Ana sayfa 150. Sayı “Halil Bey”

“Halil Bey”

249
PAYLAŞ

Özer Or

“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,” dense de yakından bakmak, ona sokulmak isteyen okur, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2005’te basılmış Tarihçilerin Kutbu başlıklı nehir söyleşiyle yola koyulabilir kolaylıkla. Söyleşinin bir yerinde “aşk hakkında ne düşünüyorsunuz,” diye sorulduğunda cevabı:

“En yükseği insanda olmak üzere, bence bütün canlılarda tanrısal bir enerji, içten bir atılma, aşk vardır. İnanıyorum, aşk, ruh, vücuda ve maddeye hâkimdir.  İnsan, tüm canlılar gibi denge bozulunca yeni şartlara uyum sağlar. Schopenhauer, bütün kâinat canlıdır, der; aşk kâinatı yürüten, canlandıran güçtür. Toprağı kazıyorsunuz, orada da hayat var; yaşama hırsı, gücü, o irade bütün tabiata yayılmıştır. O hırs, aşktır. Yaşama iradesi bütün canlılara hâkim bir iradedir. Tanrı onun önlenemez itici gücü olarak aşkı vermiş… Yavrunuza, eşinize, vatanınıza. Şair diyor ki;

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kîlükal imiş ancak”

Öğrencilerinin, dostlarının anlatmaya doyamadığı uçsuz bucaksız enerjisini, azmini, hevesini, sabrını izah edebilmemiz için bir ipucu veriyor sanırım dilinden dökülen bu sözcükler. Yalnızca aşka değil, aynı zamanda hayatın bütününe dair bir yaklaşımı var hocanın. 100 yıllık ömründe ortaya koyduğu yapıt, boyutu ve niteliğiyle herkesi etkiliyor. “Bizim aramızda hocanın lakabı; şeyh-ül müverrihin,” diyor İlber Ortaylı onun için. Kendi güzergâhında zirveye tırmanmış biri Halil İnalcık. Osmanlı tarihi konusunda ismini dünya çapında en ön sıralara yazdırmış bir bilim insanı.

Haldun Taner’in “istediği işi yapmak mutluluğu” başlıklı denemesinde Arif Müfid Mansel’i tasvirini anımsıyorum:

“Kendini çok sevdiği arkeolojiye adamıştı. Bu alan onun aşkını, ihtirasını, tek mutluluğunu teşkil ediyordu. Olumlu yapıtların sahibi olmanın, tarihi eserler çıkarıp uygarlığa kazandırmanın, ülkücü öğrenciler yetiştirmenin verdiği, o hiçbir şeyde bulunmayan tatlı doygunluk, onu bütün gerçek bilim adamları gibi, şen ve iyimser, hatta niye saklamalı, biraz naif bile yapmıştı.” Onu tanıyanların çoğuna göre İnalcık da böyle, şen ve iyimser bir derviş hoca.

Bibliyografyasını oluşturan bini aşkın başlık üretkenliğinin, merakının boyutları hakkında yeterince ipucu veriyor. Okurlar ve öğrenciler tarafından daha çok Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar ile Donald Quataert ile birlikte yayımladığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi başlıklı kitaplarıyla tanınsa da Balkanlar, Kırım Hanlığı, Karadeniz ticareti, İstanbul’un fethi, Osmanlı’nın kuruluşu, Tanzimat, Osmanlı idare yapısı ve ekonomik, sosyal, kültürel tarih kapsamında daha pek çok konuda dikkate değer yayınlar yapmış. Cemil Meriç’in deyimiyle “engin bir tecessüs.”

Olgunluk dönemi üzerinde çok duruluyor; ben erken Cumhuriyet dönemine denk gelen gençliğinden bahsetmek istiyorum. Balıkesir Muallim Mektebi’nden(tarihçiliği kadar öğreticiliğiyle de anılmasında bu okulun etkisi olabilir mi?) mezun olduktan sonra Dil Tarih Coğrafya  Fakültesi’ne ilk kabul edilen 40 öğrenci arasında. Atatürk’ün fakülteyi zaman zaman ziyaret ettiği, Türk tarih tezinin revaçta olduğu yıllar. Dönemin genel eğiliminin aksine antropoloji ve eski Türk tarihini değil, tarihimizdeki yerini ilginç bulduğu, arşivi de büyük ve zengin olduğu için Osmanlı devrini çalışmayı tercih ediyor. “Rahattık, yatılıydık, akşamları büyük salonda garp müziği dinlerdik,” diyor. Bütünüyle Cumhuriyet’in kurumlarında yetişmiş ve kendisini daha buradayken ispatlamış bir bilim insanı.

Fuad Köprülü’nün öğrencisi. Timur’un ele alınışı konusunda hazırladığı karşılaştırmalı bir ödevle hocanın dikkatini çekmiş ve mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak kalmasında Köprülü’nün kanaati etkili olmuş. DTCF’nin zengin ortamında diğer disiplinlerin bazı derslerini de takip edebilmiş. Örneğin beşeri coğrafya derslerini izleyebilmiş. Henüz Annales Okulu ve Braudel ile tanışmamışken dahi Annales yaklaşımına ilham veren coğrafyacı Paul Vidal De La Blache’ın çalışmalarıyla karşılaşabilmiş.

Bulgar isyanı hakkında Abdülhamit’in hazırlattığı raporları incelerken konuyu salt komitacıların kışkırtmasına bağlamanın yanlışlığını teşhis ediyor. Tımar sisteminin kalkmasıyla miri toprakların Müslüman ağaların kontrolüne geçmesinin Bulgar köylülerini bu topraklarda yarıcı gibi çalışmak zorunda bıraktığını ve toprak mülkiyeti konusunda çatışmaların isyanlara zemin hazırladığını fark ediyor. Buradaki sosyal çatışmayı doktora tezinde işliyor ve sonra aslında Balkanlardaki isyanların çoğunun benzer nedenlerden kaynaklandığı görülüyor. Öğrencilerinden Grigor Boykov’a göre “Halil Bey” bu çalışmalarıyla Bulgaristan’da Türkiye’de olduğundan daha meşhur.

Osmanlı tarihi konusunda gerek Batı’da gerek Türkiye’de üretilen pek çok mitolojik örtüyü kaldırıp, önyargıları kırıp hakikati aramaya çalışmış ömrünce. Belki de siyasetin çalışmalarının bilimselliğine gölge düşürmesinden endişe ettiği için gündelik siyasete karşı mesafeli olmuş hep. Röportajlarında Atatürk’ün demokrasi ve batılılaşma idealine Ziya Gökalp’in sosyolojik perspektifini de gözardı etmeden bağlı kaldığı görülüyor. Pek çok konuda güncelliğini yitirmeyecek eserler ortaya koyduğu alanın önde gelen tarihçileri tarafında kabul ediliyor. Halil Bey’in kaybıyla yapıtı da bir noktalı virgülle kesintiye uğradı şimdilik. Yayına hazırlamakta olduğu çalışmaları var mıydı, varsa kimler tarafından, nasıl, ne zaman hazırlanacağını konuşmak için henüz erken. Eldeki mirası iyi değerlendirmek, tekrar tekrar dönüp irdelemek, konuşmak, tartışmak ödevi geride kalanların.