Ana sayfa 150. Sayı Narsisizm nedir?

Narsisizm nedir?

2048
PAYLAŞ
John William Waterhouse’un “Eko ve Narkisos” adlı tablosu.

Her devir kendi kişilik yapılanmasını gerektirir. Yeni dönemde yeni insan, yeni kişilik ve yeni psikopatoloji! Temelde dürtüsel arzuların bastırılmasına dayanan nevrotik kişilik örgütlenmesi artık sistem için kullanışlı olmaktan çıkmış, arzuları tatmin edebilecek nesnelerin gerçekten de var olduğu sanrısına kapılmış, önündeki engellerin gereksiz olduğu inancıyla arzuya sınırsız serbestlik talep eden sapkın/pervert ruhsal çekirdeğin çatlayıp ortaya döküldüğü yeni bir kişilik örgütlenmesi ön plana çıkmıştır: Narsisistik kişilik.

Hikâyemiz hem erkek hem dişi olarak yaşamış yegâne kişi olan Tiresias ile başlıyor. Zeus ve Hera, cinsel eylemden kadının mı yoksa erkeğin mi daha çok zevk aldığına dair yaptıkları tartışmada birbirlerini ikna edemeyince bunu bilebilecek tek kişi olan Tiresias’ın hakemliğine başvururlar. Tiresias’ın tercihi kadınlardan yana olur. (Ancak, mitin bazı versiyonlarında Tiresias diplomatik biçimde, kadınların zevki on kat daha şiddetli hissettiklerini, erkeklerin ise on kat daha sık yaşadıklarını belirtir.) Bu yanıt üzerine son derece öfkelenen Zeus, Tiresias’ı kör eder, ancak Hera, bu cezayı telâfi etmek için Tiresias’ın gönülgözünü açar ve ona kehânet becerisi bahşeder.

Narkisos, annesi Liriope’nin ırmak-tanrısı Sefisus’un tecavüzüne uğramasının ardından doğar. Doğumundan itibaren müstesna bir güzelliğe sahiptir; bu öylesine bir güzelliktir ki, haset dolu dedikoducular Tiresias’a gelip, böyle güzel bir yaratığın uzun bir süre yaşayıp yaşayamayacağını sorarlar. Tiresias gizemli bir yanıt verir: “Uzun yaşayabilir, kendini tanımazsa şayet!”.

Bir süredir, Hera kocası Zeus’un su perilerinden biriyle düşüp kalktığından kuşkulanmaktadır. Zeus’un sevgilisinin hangi peri olduğunu bilmeyen Hera, bunu öğrenmek için bir gün korulara iner. Hera’nın geldiğini sezen perilerin hepsi kaçışır; bir tek Eko kalır ortada. Hera, “Zeus’un sevgilisi olsa olsa bu peridir” diye düşünür ve onu cezalandırır. Eko artık konuşamayacak, kendinden önce kim konuştuysa onun son kelimesini tekrarlayacaktır ancak.

Narkisos büyümüş; yakışıklı, herkesi kendine âşık eden, yürekler yakan bir delikanlı olup çıkmıştır. Narkisos’a âşık olan Eko hep onun peşinde dolaşır ama ağzını açıp da tek bir kelime söyleyememektedir. Bir gün eline bir fırsat geçer. Narkisos arkadaşlarına “Kimse var mı burada?” diye seslendiğinde son kelimeyi sevinçle tekrarlar: “Burada, burada”. Ağaçların arkasında durmaktadır. Narkisos göremez onu. “Gel” diye bağırır. Eko “Gel” der ve kollarını açarak ağaçların arasından çıkar. Periyi görünce pek şaşırır Narkisos, “Bana dokunmana izin vermektense ölürüm daha iyi” der ve kaçıp gider. Bu kırdığı ilk kalp değildir Narkisos’un, daha evvel de ona âşık pek çok periyi reddetmiştir. Bunun üzerine beddua eder periler ve yakararak tanrılara, Narkisos’un cezalandırılmasını isterler:

“Narkisos da düşsün aşka

Ve acı çeksin, aynı bize çektirdiği gibi

O da, bizim gibi, âşık olsun

Ve görsün umutsuzluğu”

Yakarışları duyan yüce tanrılar “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin!” derler ve katı yürekli delikanlının cezalandırılması işini adı “Haklı Öfke” anlamına gelen Tanrıça Nemesis’e bırakırlar. Nemesis’in görevini yerine getirmesi uzun sürmez. Avdan dönen Narkisos susayıp da duru bir pınara eğilince suda kendi yüzünü görür. Neden sonra, yansımanın kendine ait olduğunu fark eder ve “Başkaları benim yüzümden ne acılar çekmiş; şimdi anlıyorum” der. “Kendime olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl kavuşabilirim? O güzellikten vazgeçemem de. Artık yalnız ölüm kurtarır beni.”

“Anlıyorum o benim, aldatmıyor beni artık hayalim

Tutuşturan da ben, tutuşan da, kendime olan sevgimle yanıyorum

Ne yapayım? İsteneyim mi, isteyeyim mi? İstenecek ne kaldı artık?

Beni yoksul ediyor varlığım; arzuladığım benliğimle

Ayrılabilsem vücudumdan; garip bir dilek seven için ama

Sevdiğim uzak olsa keşke!

Kemirsin artık gücümü acı; geldi son günleri ömrümün

Göçüyorum hayatımın baharında

Ölüm zor gelmeyecek bana, dinecekse acılarım

Sevdiğim daha uzun ömürlü olsun dilerdim

Ve şimdi can verelim, ikimiz de bir solukta”

Böylece, su kıyısında eriyip gider Narkisos. Canı Ölüler Irmağı’nı geçerken suya eğilir ve son bir kez bakar o güzel yüzüne. Su perileri, gömmek için boşa ararlar Narkisos’un ölü gövdesini. Ancak, eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açar. Sevdiklerinin adıyla adlandırırlar onu, Narkisos (nergis) derler.

Can çıkar huy çıkmaz, derler. Söylendiğine göre, Narkisos, şimdi de Ölüler Ülkesi’ndeki Stiks sularına bakıp kendi görüntüsünü seyredermiş. Eko’ya gelince… Narkisos onu reddettiğinden beri derin ve karanlık mağaralara ve ıssız koyaklara çekilmiştir. Tek başına yaşar dağlarda ve kim yüksek sesle bir şey söylese, son kelimeyi tekrarlar hâlâ. (Hughes, 1997; Hamilton, 1996; Estin & Laporte, 2002)

“Kendime olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl kavuşabilirim? O güzellikten vazgeçemem de. Artık yalnız ölüm kurtarır beni.” (Gerard-van-Kuijl’in “Narkisos” adlı tablosu)

Narsisizm sorunsalının doğuşu

İnsanoğlu diğer hayvanlarla benzer içgüdülere (beslenme, savaş-kaç, üreme, vb.) sahip olmasına rağmen, benzersiz evrimsel geçmişi dolayısıyla, söz konusu içgüdüleri tatmine taşıyacak yeterlilikte beceri ve donanımdan, genetik olarak belirlenmiş, bedene içkin “organik ego[1]”dan yoksundur. İçgüdüleri nötralize edecek yetkinlikte organik egonun yokluğu sonucu gelişen acizlik nedeniyle içgüdüsel uyaranların nöral düzeyde kronik biçimde frustrasyona (doyumsal yoksunluk) uğraması, bedeniyle kendini özdeşleştiren benliği[2] -[“Ego her şeyden önce beden-egodur” demişti Freud (1923)]- kronik bir yetersizlik hissiyle sakatlar. Narsisistik sorunsal esas itibarıyla işte bu acizlik ve yetersizlikten türer.

Psikanalizin kurucu ismi Sigmund Freud (1996), narsisizmi “egonun[3] libidinal yatırıma uğraması” olarak tanımlamıştı. O hâlde öncelikle yaşam dürtüsünün enerjisi olarak bildiğimiz libidonun niteliğine ve libidinal yatırım davranışına bir göz atalım. Libido doğası gereği benliği tatmine ve dolayısıyla hazza taşıyacak (içsel ve/veya dışsal) nesnelere[4] bağlanma eğilimindedir. Söz konusu bağlanma fenomenolojik planda ilgili nesneye yönelik sevgi, tutku, güven ve memnuniyet gibi duygularla kendini belli eder. Narsisizm söz konusu olduğunda özellikle vurgulamak gerekir ki, bu nesne benliğin bizatihi kendisi de olabilir, zira libidonun kaynaklandığı “id”[5] açısından yatırımın hedefi olarak benliğin diğer nesnelerden herhangi bir farkı yoktur. Dolayısıyla, libidonun benliğe yönelik narsisistik yatırımı duygusal planda benlik değeri, özsevgi, özgüven ve kendinden memnuniyet olarak deneyimlenecektir.

İnsani ego, içgüdüleri tatmine taşıyacak yapısal yeterlilikte olmadığı içindir ki benliğe yönelik narsisistik yatırım mutlak olmayacak, libido benlikten ziyade, nesne ilişkilerini oluşturacak biçimde, güç ve yeterlilik atfettiği nesnelere yönelecektir. Nitekim libidonun temel davranışını incelediğimizde benliği tatmine taşıyacak nesne olarak benlikten ziyade nesneleri tercih ettiğini gözleriz. Bir başka deyişle, sevilen, saygı duyulan, beğenilen, hayran olunan, özenilen, onun gibi olunmak istenen çoğu kez hep bir başkasıdır.

Dikkat edilirse ileri sürdüğüm bu ruhsal şemada benliğin yetersizliği ve/veya eksikliğine işaret eden narsisistik sorunsal dışsal birinin müdahalesinden, travmatik ihmali ve/veya ihlalinden, kişilerarası ilişkilerde geçen gerçek bir yaşantıdan kaynaklanmaz. Daha ziyade egonun içgüdüsel uyaranlar karşısındaki içsel çaresizliğinden kökenlenen ilişki-dışı diyebileceğimiz ontolojik bir yetersizliktir söz konusu olan. Dışsal nesnelerle (insanlarla) ilişki bu ontolojik yetersizliğin gölgesi altında başlayacak; olumlu yaşantılar benlikteki bu yetersizliği hafifletirken olumsuz yaşantılar pekiştirip derinleştirecektir. Bu açıdan ele alındığında, psiko-antropolojik bir fenomen olarak tanımlayacağım narsisizm, son tahlilde, insanı insan yapan koşullar ve imkânlarla ilişkilidir ve insani egonun ontolojik yetersizliğinden türer.

Egonun ontolojik yetersizliği salt libidinal yatırımda eksiklikle sonuçlanmaz; benlik egonun yetersizliği ölçüsünde agresif yatırımın da hedefi hâline gelir. Egonun içgüdüleri nötralize etmekteki zafiyeti benliğin kendinden daima -en hafifiyle bir parça- nefret etmesine, ne yapsa gideremediği bir hoşnutsuzluk duymasına neden olur. İnsanoğlunun kökensel yetersizlik ve acizlik dolayısıyla kendine yönelik agresyonu, kendinden ve varoluşundan duyduğu kronik ve kökensel hoşnutsuzluk dışarıya yansıtıldığında nesneye yönelik agresyona dönüşür. İçsel acizlik ve hoşnutsuzluktan dışsal nesneyi sorumlu tutmak ve agresyonu ona yansıtmak suretiyle, benlik, aslına bakılırsa, kendi acizliğini ve yetersizliğini gerekçelendirirken örtbas da etmiş olur.

Tüm bu saptamalardan hareketle, eğer benlik yalnızca kendini tatmine taşıyan nesneyi sevebiliyorsa (Freud, 1915) ve eğer narsisizm benliğin libidinal yatırıma uğramasının sonucu olarak insanın kendinden memnuniyeti, kendini sevmesi ile ilişkiliyse, o hâlde insan en temelde kendinden memnun değildir; kendinden ziyade nesnesini sever. Ancak öte yandan nesneye bağımlı olmanın frustrasyona açık doğası gereği kendine yetebilmek, kendi gereksinimlerini tatmine taşıyacak yeterliliğe sahip bir egoya da sahip olmak ister.

Narsisistik psikopatolojide en belirgin hâliyle ortaya çıkan yetersizlik, değersizlik ve yabancılık hislerinin ve tüm bu hislerden kurtulmak üzere kullanılan büyüklenmeci, şişinmeci, kibirli ve güç odaklı savunmaların kökeninde, türümüzün bu dünyadaki varoluşsal yabancılığı ve yetersizliği yatar aslında. Bu nedenledir ki, narsisizm, yalnızca, bazılarımızın kendi özel tarihlerinin arızi sonucu olarak yaşadığı şahsi bir mesele değil, türümüzün ortak meselesidir. Varoluşumuzun kalbindeki bu temel arıza ile kendi bireysel yazgımız içindeki temas ve baş etme tarzımız kişisel psikopatolojimizi ve/veya “normalliği”mizi belirler.

Cenneti ararken dünyayı cehenneme çeviren insanoğlu, tanrısallık peşinde koşarken şeytanileşir; arzusu en büyük azabı ve gazabı olur. (Michelangelo’nun İlk Günah ve Cennetten Kovuluş adlı tablosu.

Tanrısallık arzusu ve cennet fantezisi

Psikanalitik kurama göre insan ruhunun işleyiş mekanizması, acı veren ve/veya tatminden yoksun varoluş durumundan, haz ve tatmini içeren, her tür eksikten muaf narsisistik tamlık durumuna meyleden fanteziler oluşturmaya ayarlıdır. Organik yetersizlik nedeniyle içgüdülerin nöral frustrasyonu dolayısıyla insan yalnızca içgüdüsel gereksinimlerin tatminini değil, daha ziyade gereksinimlerini tatmine taşıyacak kudrette egoya sahip olmayı arzular. İçgüdüsel tatminin zora girmesi ve yaşanan şiddetli frustrasyonlar tatmini kaçınılmaz biçimde güçle ilişkili hâle getirir, muktedir olma arzusu tatmin arzusuyla iç içe geçer ve benlik her arzusunu tatmin edebilecek kudrette tümgüçlü, tanrısal bir “ego ideali” fantezisine kapılır. Öyle ki, söz konusu fantezi, içgüdüsel boyuttan özerk bir ruhsal bileşen olarak, insanda bitmez tükenmez bir iktidar tutkusuna yol açar.

Özdeşleşildiği takdirde egoyu acizliğinden kurtaracağı umut edilen ego ideali, benliği mutlak narsisizm durumuna taşımayı vaat eder. İnsanın kökensel yetersizliğinden türeyen, nesne ilişkileri içinde yaşadığı frustrasyonlarla güçlenen mutlak narsisizm fantezisi ilhamını erken çocukluk çağına özgü tatmin olma deneyimleri esnasında yaşadığı yoğun hazdan alır. Ruhsallığın tamlık idealini amaçlayan temel arzu kipidir mutlak narsisizm; tatmin için arzulamanın yeterli koşul sayıldığı, insanlık durumunun sınırlarını yıkmaya yönelik tutku dolu bir arzu. Her ihtiyacın tatmin olacağı, benliğin sınırsız imkân ve kudrete, sonsuz mutluluk ve huzura ve nihayet ölümsüzlüğe kavuşacağı ideal bir varoluş hali, ruhun ütopyası bir başka deyişle. Mutlak narsisizm ve onun kişileşmiş temsili olan “ego ideali” bireysel ve kolektif tüm narsisistik fantezi ve ütopyaların merkezinde rol alan ruhsal çekirdektir. Nitekim geçmişten bugüne mitolojik ve dini tüm cennet tasvirlerinde, birçok ideolojik ütopyada bu nihai arzunun izine rastlarız; açlığın, yoksunluğun, kaybın ve hayal kırıklığının, tatminsizliğin ve mutsuzluğun, emniyetsizliğin ve nihayet ölümün olmadığı mükemmel bir varoluş hayali.

Psikanalitik kuram bu arzunun işaret ettiği ideal durumu, ruhsal bir homoestasisi çağrıştıracak biçimde birincil narsisizm olarak kavramsallaştırır. Psikanalizin, yaşamın başına yerleştirdiği yarı mitik gelişim dönemi birincil narsisizm, rahim içi fetal döneme dek izi sürülen, benlik-nesne ayrımının henüz gerçekleşmediği, libidonun sadece ve sadece benliğe yatırıldığı, benliğin sadece kendini sevdiği ruhsal dünyanın yitik asr-ı saadet dönemidir. Kurama göre birincil narsisistik dönemde benlik gereksinimlerini kapalı devre solipsist ruhsal evreni içinde kendi başına doyurabildiğini sanrılar. Ancak, günü geldiğinde, benliğin dürtüsel gereksinimlerini kendi içinde kalarak tatmin edemeyeceğini, tatminin dışsal erişkin bir nesneye bağlı olduğunu fark etmesiyle beraber nesne ilişkilerinin başlaması insanın ruhsal tarihinde bir dönüm noktası olur. Freud’un hilflosigkeit kavramında ifadesini bulan çocuksu benliğin dürtüleri karşısındaki acizliğinin ayırdına varması narsisistik tümgüçlülüğü yerle bir eder ve benliğin kendine atfettiği bütünlük/tamlık hissiyatını parçalar. Bu andan itibaren benliğin feragat edip ego ideali biçiminde nesneye yansıttığı narsisistik tümgüçlülük tüm bir yaşam süresi boyunca nesne yatırımları, özdeşleşmeler ve içselleştirmeler aracılığıyla parça parça benliğe geri alınmaya çalışılacak ancak arzulanan geri dönüş asla yaşanamayacaktır. Öyle de olsa, benliğin gereksinimlerini nesneye muhtaç kalmadan kendi başına tatmin edebildiği ve dolayısıyla yetersizlik, doyumsuzluk, eksiklik ve hayal kırıklığı gibi “hayatın arızaları”ndan muaf olduğu birincil narsisistik dönem ruhsal bellekte sonraki her yaşantının ona göre kıyaslanacağı eksiksiz bir mutluluk hatırası ve tümgüçlü bir tamlık hissi olarak yaşamayı sürdürecektir. İnsan olmak her şeyden evvel eski mükemmellik durumunun hasretini çekmektir, demişti Fransız psikanalist Janine Chasseguet-Smirgel (1985) ve eklemişti: İnsan tüm yaşamı boyunca, her edimiyle, illetli bir hayvan misali yitip gitmiş o görkemli bir mazinin peşinde nafile koşup duracaktır.

Dinlerle klasik psikanalitik kuramı beklenmedik biçimde benzer bir yanılsamada birleştiren narsisistik fantezinin yine benzer biçimde kayıpla ilişkilendirilmesi özellikle dikkate değer. Peki, ama neden her daim bir kayıptan söz edilmektedir; kayıp bir cennetten, kaybedilen ilksel mükemmellik hâlinden veya kayıp bir nesneden? Muhtemelen şu nedenle: Kaybın içerdiği anlam itibarıyla, (maddi veya ruhsal) evrende hiçbir şeyin gerçekte kaybolmayacağını, yalnızca yer değiştirebileceğini düşünürsek, şimdi ve burada çektiğimiz acıların, yaşadığımız hayal kırıklıkları ve kaygıların ve nihayet ölümün aslında kaybın ardından gelişen geçici birer durum olduğunu; kaybettiğimiz mükemmel varoluşu nihayet bulduğumuzda eski görkemli maziye tekrar döneceğimizi -bilinçli ve/veya bilinçdışı- umut etmek pekâlâ işimize gelir. Dinsel düşünce cennet tasarımı aracılığıyla kurguladığı narsisistik mükemmellik durumunu gerçekten öngörür ve vaat ederken psikanaliz insanoğlunun bu hayalin peşinde durmaksızın koşmasına rağmen bunu gerçekte asla başaramayacağının farkındadır. Tamlık, eksiksizlik, tümgüçlülük, mutlak ve ebedi saadet bir hayaldir; yaşam içinde yol almak için, belki, peşine düşülmesi ama asla kanılmaması gereken nafile bir hayal.

Âdem ile Havva’nın cennetten kovulma mitinde de örneğini gördüğümüz üzere, insan(lık) zihni aslında hiç yaşamadığı bir ruhsal mükemmelliği kaybettiğine inanarak avutmaktadır kendini. Ruhsal bir saltanatı kaybetmiş olmak, ona hiç sahip olmamış olmaktan daha az umutsuz ve daha az gurur kırıcıdır besbelli ki. Birincil narsisizmi, aynen çocuksu cinsel kuramların gördüğü işleve benzer biçimde, travmatik insanlık durumunu çarpıtmak suretiyle anlamlandırmaya çalışan insan ruhsallığının sığındığı çocuksu ontolojik kuramlarından biri olarak yorumlamalı kanımca: Bu dünyada kendini imkânlarının çok ötesinde arzulara kapılmış şekilde buluveren, elde etmekte yetersiz kaldığı nesnelere ihtiyaç duyan insanoğlunun yaşadığı çaresizliği ve hayal kırıklığını açıklamak için başvurduğu ve bu durumdan kurtulmakta umut olarak kullandığı bir psiko-mit.

Sapkın bir davranış biçimini betimlemek üzere Narkisos mitine ilk kez göndermede bulunan İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis (1859-1939).

Birincil narsisizm, psikanalitik kurama da sızmış bir arzunun yanılsamasıdır dolayısıyla, ancak öyle de olsa libidonun tümünü benlikte toplamaya çalışan arzu dolu iradenin nihai hedefini (yani mutlak narsisizmi) temsil eder ve narsisizmi anlamak bakımından önemli bir dayanak noktası oluşturur. Zira narsisizmin gerçekte ne olduğu en iyi mutlak narsisizm temsilinde anlaşılır hale gelir, narsisizm en mutlak haline eriştiğinde içyüzünü apaçık eder: Mutlak narsisizmde artık dolayımsız temsiline ulaşan narsisizm her türlü yoksunluk ve engelden arınmış varlık haline ulaşmak isteyen, tanrısallığa terfi etmek suretiyle yoksunluğunu, aczini, yetersizliğini ve çaresizliğini tatsız bir mazi gibi geride bırakacağını ve böylelikle insanlık durumundan kurtulup insan olmanın ıstırabına nihayet son vereceğini uman insanoğlunun en kadim, en insani, en tutkulu ama aynı zamanda en tahripkâr arzusuna işaret eder. İnsan en temelde travmatik mevcudiyetini aşmaya meyilli bir varlıktır; aczini sıfırlamak, muktedir olmak, kursağında kalmış tüm heveslerini gerçekleştirecek, “Ol!” dediğini olduracak tanrısal kudrete erişmek ve cenneti yaşantılamak, organik empotansın acısını ruhsal omnipotans rüyasıyla dindirmek ister.

Aczin sıfırlanabileceği ve tamlık idealine ulaşabileceği yanılsamasına kapılmış insanoğlu için tüm mesele artık bunu mümkün kılacak nesnenin peşine düşmektir. Hayat, bundan böyle, büyülü nesnenin bitmez tükenmez ama nafile arayışına dönüşecektir. O denli tutkulu bir arayıştır ki bu, büyülü nesneyi elde etmek ve ruhsallığın tanrısal krallığına girmek uğruna insanoğlu hemen her zorluğu ve uğursuzluğu göze alabilir. Tutkulu aşkın, gözü kara cesaretin, coşku dolu umudun, sarsılmaz inancın olduğu kadar nefretin ve hıncın, yıkıcılığın ve zalimliğin ve hasedin ardında da aynı güdülenme yatar.

İnsanoğlunun en büyük arzusu insan olmaktan kurtulmaktır anlaşılan. İnsan olarak şekillenirken bu hali yadsımak üzere de şekillenmişiz, besbelli. Ancak bedeli gerçeklikten kopmakla ödenen, bozguna uğramaya mahkûm, belki hoş ama boş bir hayali içeren bu varoluşsal yadsıma gerisinde hep çokça hayal kırıklığı ve acı, bolca gözyaşı ve kan bırakır. Cenneti ararken dünyayı cehenneme çeviren insanoğlu, tanrısallık peşinde koşarken şeytanileşir, arzusu en büyük azabı ve gazabı olur. Umut edilecek bir başka seçenek daha mevcut oysa. Gün olur da “varoluşsal mutsuzluğu”nun sebebinin boş yere suçladığı nesne(ler) değil de bu dünyadaki mevcudiyet biçimi olduğunu fark eder ve gerçekleşmesi imkânsız tümgüçlü narsisistik hayalinden feragat edebilirse, insan için yepyeni bir varoluşun kapısı aralanır. Kendisine ve dünyasına farklı bir bilinçle yaklaşır, nefretin ve arzunun fuzuli yükünden kurtulur. İnsan olmanın sınırları ve imkânlarıyla yetinebilecek kalenderliği gösterebildiği ölçüde ise kendisiyle ve dünyasıyla içtenlikle barışma imkânına kavuşur, varoluşun belki gösterişsiz ama hakiki neşesiyle tanışır.

1911’de Sigmund Freud narsisizm terimini genetik olarak gelişimsel bir dönemi tarif etmek, dinamik olarak ise kibir ve kendine hayranlık gibi belirli tutumları açıklamak amacıyla kullanmıştır.

Tarihçe ve literatür

Narsisizm terimi, psikanaliz tarafından sahiplenilmeden evvel, oldukça spesifik ve sınırlı bir klinik fenomeni, bir tür cinsel sapkınlığı tanımlamaktaydı. Freud, Narsisizm Üzerine: Bir Giriş (1914) adlı makalesinde bunu özlü biçimde betimler: “…kendi bedenine genellikle cinsel bir nesnenin bedenine davranıldığı gibi davranan, yani kendi bedenine tam bir tatmin elde edene kadar bakan, onu okşayan, seven bir insanın tutumu…”.

Bu sapkınlık daha evvel psikiyatri literatürü içinde betimlenmişse de ilk kez İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis tarafından Narkisos mitolojisiyle ilişkilendirilmiştir. (Ellis, 1898) Ellis, 1898’de yayınlanan makalesinde yalnızca yukarıda sözü geçen spesifik sapkınlığa göndermede bulunmamış aynı zamanda kavramın yüzeyde cinsel nitelik taşımayan davranışlarla ilişkisine de ilk kez dikkat çekmiştir: “…daha çok kadınlarda rastlanan, cinsel heyecanlardaki, kendine hayranlık ile meşgul olma ve onun içinde zaman zaman bütünüyle yitip gitme eğilimi…”. (Cooper, 1986) Kısa bir süre sonra 1899’da Paul Nacke (1899) Ellis’in makalesinin Almanca bir özetini yayınladı ve “narsisizm” terimini ilk kez bu özetlemede kullandı. Dolayısıyla, terimi icat eden kişi Ellis’in görüşlerini yorumlayan Nacke’dir, ancak, Autoerotism: A Psychological Study (1898) eserinde, sapkın bir davranış biçimini betimlemek üzere Narkisos mitine ilk kez göndermede bulunan ise Ellis’tir.

Narsisizm psikanalitik bir kavram olarak ilk kez 1908’de Sadger’in bir makalesinde gündeme gelir. (Sadger, 1908) Makaleye Stekel, Viyana Psikanaliz Topluluğu’nun 27 Mayıs 1908 tarihli toplantısında göndermede bulunur. Freud, Viyana Psikanaliz Topluluğu’nun 10 Kasım 1909’daki toplantısında Sadger’in 1910’da yayınlayacağı bir makaleyi tartışır ve açıkça kavramı gündeme getirmenin onurunun Sadger’e ait olduğunu belirtir: “Sadger’in narsisizmle ilgili yorumu, yeni ve değerli görünmektedir.” (Nunberg ve Federn, 1967) Sadger (1910), sözü geçen bu makalesinde terimi normal ruhsal gelişim süreci içinde yer alan bir döneme işaret edecek biçimde kullanmaktadır: “Cinselliğe uzanan yol her zaman narsisizm üzerinden geçer; bir başka deyişle, kişinin kendini sevmesi üzerinden.”

Freud, narsisizm kavramını ilk kez Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) adlı eserine 1910 yılında ilave ettiği bir dipnotta erkek eşcinsellerdeki nesne seçiminden söz ederken kullanmıştır. (Laplanche ve Pontalis, 1988) Bu ifadede narsisizm, erkek eşcinsellerin libidinal gelişimlerindeki bir evre olarak, genetik bir anlamda tarif bulmaktaydı. Burada narsisizm hâlâ spesifik bir sapkınlığa işaret etmektedir: “Müstakbel sapkınlar, çocukluklarının ilk yıllarında bir kadına (genellikle annelerine) oldukça yoğun ancak kısa süreli bir fiksasyon yaşadıkları bir evreden geçerler… Bu evreyi geride bıraktıktan sonra, kadınla kendilerini özdeşleştirirler ve kendilerini kendilerinin cinsel nesnesi olarak seçerler. Bir başka deyişle, narsisistik bir temelden hareketle, kendilerine benzeyen ve annelerinin bir zamanlar kendilerini sevdiği gibi sevecekleri genç bir erkek ararlar.” Freud, birkaç ay sonra Leonardo eserinde narsisizme yaptığı daha uzun bir göndermede de terimi aynı anlamda kullanır. (Freud, 1910)

Kavramın gelişimindeki bir sonraki adım, 1911’de Rank’ın narsisizmle ilgili ilk psikanalitik makaleyi yayınlaması olmuştur. (Rank, 1911) Bu makalede narsisizm hâlâ öncelikli olarak benliğin tensel olarak sevilmesi anlamında ele alınmaktadır ancak aynı zamanda görünürde cinsel olmayan ruhsal fenomenlerle de ilişkilendirilmektedir: Kibir ve kendine hayranlık. “Kendi bedenlerini sevmeleri normal kadın kibrinde önemli bir etkendir.” Rank, bu makalede aynı zamanda ilk kez narsisizmin savunmacı niteliğini tarif etmiştir. Kadın bir hastasından söz ederken: “Hasta, erkeklerin o denli kötü ve sevgi konusunda o denli beceriksiz; bir kadının güzelliğini ve değerini takdir etme yetisinden o denli mahrum olduklarını düşünmekteydi ki, önceki narsisistik duruma dönmesinin ve erkekten bağımsız olarak kendi kendisini sevmesinin daha iyi olacağını düşünüyordu.” diye yazar.

1911’de Freud narsisizm terimini genetik olarak gelişimsel bir dönemi tarif etmek, dinamik olarak ise kibir ve kendine hayranlık gibi belirli tutumları açıklamak amacıyla kullanmıştır. Schreber (1911) olgu öyküsünün ikinci bölümünde narsisizm, cinsel gelişimde otoerotizm ile nesne sevgisi arasındaki bir evre olarak tanımlanır. Freud, söz konusu metinde “benliğin libidinal yatırıma uğraması” anlamında narsisizm kavramına kısaca değinir. Bu kavramsallaştırma sonraları narsisizmin temel tanımı haline gelecektir. Benzer görüşler Totem ve Tabu (1913) eserinde de ileri sürülür.

Bireyin gelişimi ile insanlığın evreni kavrayış tarzını karşılaştırdığı Totem ve Tabu (1913) adlı eserinde Freud, ilkel insanın animistik omnipotansını (tümgüçlülük) ve megalomanisini narsisizmle ilişkilendirir. Bu eserinde Freud, insanoğlunun evreni kavrayışındaki aşamaları animistik, dinsel ve bilimsel olarak üçe ayırır: “Animistik evrede insanlar omnipotansı kendilerine atfetmektedirler. Dinsel evrede omnipotansı tanrılara aktarırlar; ancak arzularına uygun yollarla tanrıları etkileme gücünü korudukları için omnipotansı kesin olarak da terk etmiş sayılmazlar. Evrenin bilimsel görüşü, kişinin omnipotensına yer bırakmaz; insanlar kendi küçüklüklerini kabul ederler ve ölüme teslimiyetle boyun eğerler.” Freud, animistik evreyi narsisizmle eşleştirir. Nesne ilişkilerinin (kişilerarası ilişki) geliştiği aşama dinsel evreye karşılık gelmektedir. Çocuk bu evrede kendi birincil megalomanisini nesnesi lehine terk etmek zorunda olduğunu kabul eder. Bilimsel evre ise bireyin gerçekliğin gerekliliklerini kabul ettiği olgunluk evresidir

Freud’un tamamıyla narsisizm kavramına adanmış yegâne eseri olan Narsisizm Üzerine: Bir Giriş (1914) makalesine gelindiğinde kavramın temelleri zaten çoktan atılmıştır. “Narsisizm” yapıtında narsisizm kavramı psikanalitik kuramla bütünleştirilmekte, özellikle libidinal yatırımlarla ilişkilendirilmektedir. Freud bu makaleyle birlikte libido kuramını ve psikoseksüel gelişim kuramını narsisizmi kapsayacak tarzda genişletir.

Narsisizm makalesinden hemen sonra yazılan İçgüdüler ve Değişimleri (1915) adlı yapıtında narsisizmin ele alınışı sürdürülür. Narsisizm ile otoerotizm arasındaki ayrım ise belirsizleşir: “Egonun gelişiminin, cinsel içgüdülerin otoerotik doyum bulduğu erken evresine ‘narsisizm’ adını vermeye alışığız… Başlangıçta zihinsel yaşamın en erken dönemlerinde ego, içgüdülerin yatırımına sahiptir ve belli ölçüye dek onları kendi başına doyurabilmektedir. Bu duruma ‘narsisizm’, doyum elde etmenin bu biçimine de ‘otoerotizm’ adını veriyoruz.”

Yas ve Melankoli makalesinde Freud (1917) normal yas sürecinde, kişinin zaman içinde kaybettiği nesnesinden vazgeçebilecek aşamaya geldiğinde libidosunu söz konusu nesneden geri çektiğini ve yeni bir nesneye yatırımda bulunabilecek serbestliğe kavuştuğunu saptar. Ancak melankolide benlik kayıp nesneden yatırımını geri çekmemekte direnir; kaybı inkâr etmek ve nesneyi elde tutabilmek amacıyla nesneyle narsisistik özdeşleşmeye girer. Melankolik depresyonda gözlenen kendini suçlama ve özdeğer kaybının benliğe dâhil edilmiş kayıp nesneye yönelik saldırganlığı yansıtır Freud’a göre.

Freud ilk nesnesiz narsisistik durumla nesne ilişkileri arasında mutlak bir karşıtlık öne sürer. Grup Psikolojisi (1921) eserinde, birincil narsisizm olarak adlandırılan bu ilkel durumun dış dünyayla herhangi bir ilişkiden mutlak yoksunlukla, ego ve id arasında ayrışmanın yokluğuyla ayırt edildiği ileri sürülmekte; rahim içi varoluş onun prototip biçimi olarak düşünülürken uykunun söz konusu ideal durumun az çok başarılı bir taklidi olduğu ifade edilmektedir.

Ruhsal yapıyı id, ego ve süperego biçiminde kavramsallaştırdığı yapısal teorisini öne sürdüğü Ego ve İd (1923) eserinde Freud, narsisizm kavramına söz konusu yapısal kuram ışığında yeni bir içerik kazandırmış, kavramı ego gelişimindeki özdeşleşmelerle ilişkisi bağlamında ele almıştır: “Ego cinsel nesnenin özelliklerini özdeşleşme sonucu kazandığında kendisini ide bir sevgi nesnesi olarak dayatmakta ve şöyle demektedir: ‘Bak beni de sevebilirsin. Ben nesnene çok benziyorum.’”… “Dolayısıyla, egonun narsisizmi nesnelerden geri alınmış olan ikincil bir narsisizmdir.”. Psikanalizin Özeti’nde (1940) başlangıçta egonun libidonun tümünü içermesi “mutlak birincil narsisizm” olarak adlandırılır. Birincil narsisizmin, egonun narsisistik libidoyu nesne libidosuna dönüştürmek için, nesne temsillerini libido ile yüklemeye başlamasına dek sürdüğü belirtilir.

Freud’un bu katkıları yaptığı erken dönemlerde eşzamanlı olarak başka bazı önemli teorisyenlerin değerli katkılarına da rastlıyoruz. Örneğin, Ernest Jones (1913) “narsisistik” terimini kullanmamakla beraber bozukluğu tanımlamada oldukça yararlı bilgiler vermiştir. Tanrı Karmaşası’nda (1913) Jones’un, açık büyüklenmeci özellikler gösteren narsisistik bireyi betimleyen ilk analitik yazar olduğu söylenebilir. Bu makalesinde Jones teşhirci, soğuk, duygusal açıdan ulaşılmaz olan, omnipotens fantezilerine sahip, kendi yaratıcığını aşırı derecede önemseyen ve yargılayıcı eğilimle ayırt edilen bir kişilik tipini tarif eder. Bu gibi kişileri, psikozdan normale uzanan ruhsal sağlık yelpazesinde betimler: “Bu gibi insanlar delirdiklerinde gerçekte tanrı oldukları hezeyanını açıkça gösterme eğilimindedirler ve her tımarhanede böylelerine rastlanır.”

Wilhelm Reich

Hem sağlıklı hem de patolojik gelişim açısından narsisizmin temel önemini vurgulayan ilk yazar Wilhelm Reich’tır. Karakter Analizi (1933) adlı kitabının bir bölümünü “fallik-narsisistik karakter”e ayırmıştır. Betimlediği karakter “kendine güvenli…kibirli…enerjik, çoğu kez davranışlarıyla etkileyici… yaklaşmakta olan saldırıya erken davranıp kendi saldırısıyla karşılık veren”, rastgele cinsel ilişkiler kuran, eleştiriye karşı tepkisel davranan; sadistik eğilimler, eşcinsellik, madde bağımlığı, süperego eksiklikleri gösteren biridir. Reich, narsisistiklerin libidosunun nesne sevgisi pahasına kendilerine yöneldiğini belirtmiştir. Temel psikopatoloji Reich’a göre derindeki aşağılık duygularıdır.

Karl Abraham (1919) “anal karakterli narsisistik nevroz” olarak nitelediği psikopatolojiye sahip hastalardaki aktarım direncini tanımlayan ilk psikanalisttir. “Obsesyonel nevroz” olarak da tanımladığı patolojideki baba karmaşasına işaret eder. Büyüklenmeci fantezilere sahip söz konusu hastaların psikanalisti aşağı gördüklerini, onu seyirci olarak kullandıklarını, hasetle dolu olduklarını, düşmansı ve rekabetçi özellikler sergilediklerini, görünüşte uysal bir izlenim verseler de aslında âsi bir tutum içinde olduklarını, serbest çağrışım yerine planlı, hazırlanılmış bir anlatımları olduğunu ve analizin akışına kendilerini teslim etmediklerini belirtir. Riviera (1936) psikanaliz sürecinde ortaya çıkan narsisistik dirençlerin, olumsuz terapötik tepkilerin gelişiminde önemli bir neden olduğunu belirtmiştir. Bu hastalar iyileşmeye tahammül edemezler, zira iyileşme bir başkasından yardım almış olduğunu kabullenmeyi gerektirir.

Daha yakın dönemlere gelirsek, Melanie Klein’ın Haset ve Şükran (1957) kitabını temel alan Rosenfeld (1964) narsisistik kişiliklerin psikolojik yapı özelliklerini ayrıntılı olarak betimlemiş, psikanaliz sürecinde ortaya çıkan aktarım gelişmelerini anlatmıştır. Narsisizm üzerine özgün çalışmalarıyla tanınan Fransız psikanalist Béla Grunberger’in (1979) narsisizm kuramında insan yavrusunun dürtüleri karşısındaki temel acizliği önemli bir çıkış noktasıdır. Ruhsal gelişimi narsisizm-dürtü diyalektiği bağlamında ele alan yazar narsisistik bütünlüğü doğum öncesi rahim-içi yaşamla özdeşleştirir. Optimal gelişim süreci içinde insanın gelişimsel ödevi narsisistik bütünlüğün dürtüsel sisteme entegrasyonu aracılığıyla rahim-içi narsisistik iyilik hâlinin nesne-ilişkisel düzlemde bir eşdeğerini oluşturmaktır. Ego ideali üzerine yaptığı son derece değerli kuramsal çalışmasında Janine Chasseguet-Smirgel (1985), Freud’un ego idealinin birincil narsisizmin mirasçısı olduğu yönündeki saptamasından hareket eder ve ruhsallığın gelişim sürecini ve yapılaşmasını egonun idealiyle özdeşleşme çabası üzerinden okur. Chasseguet-Smirgel kuramsal çalışmalarında birincil narsisistik tamlığı yeniden ele geçirmeye yönelik tutkulu çabanın, biri, egonun haz ilkesinin egemenliğinde idealiyle kısa yoldan kaynaştığını sanrıladığı, idealini gerçekmişçesine yaşantıladığı, dolayısıyla gelişimi ketleyen sapkın/pervert regresif hatta; diğeri, egonun idealini ileriye yansıtıp ikincil sürece ve gerçeklik ilkesine tabi içselleştirme ve özdeşleşmelerle zenginleştiği hatta yürüdüğü iki farklı güzergâhı ayrıntılarıyla işler.

Benlik Psikoloji (Self Psychology) ekolüne öncülük eden Heinz Kohut (1913-1981)

Narsisizme dair yaptığı çalışmalardan hareketle psikanaliz içinde özgün bir kuram olan Benlik Psikoloji (Self Psychology) ekolüne öncülük eden Heinz Kohut (1971, 1977, 1984) narsisistik kişilerin, çocukluklarında ebeveynlerin temin etmesi gereken özgül narsistik tepkilerden yoksun kaldıkları için gelişimsel duraksamaya uğramış olduklarını, dolayısıyla sağlıklı ve bütünleşmiş bir benlik geliştiremediklerini öne sürer. Ebeveynlerin vakt-i zamanında çocuğun döneme uygun (teşhirci, ikizlik ve idealleştirme) narsisistik gereksinimlerine karşılık gelen benlik nesnesi işlevi görmekte empatik bir başarısızlık göstermiş olduklarını düşünür. Hüsrana uğramış olan ve ısrarla doyum talep eden narsisistik gereksinimler psikanalitik süreçte analiste yönelik teşhirci-büyüklenmeci, idealleştirme ve ikiz aktarım tepkilerine yol açarlar. Psikanalistin temel terapötik görevi zamanında hastanın ebeveynleri tarafından uygun biçimde aynalanmamış bu gereksinimlere gerekli benlik nesnesi işlevlerini sağlamak olacaktır.

Narsisizm üzerine çalışan bir diğer önemli isim olan James Masterson (1990) narsisistik bozukluğunu Mahler’in ayrışma-bireyleşmeyi esas alan gelişim kuramı bağlamında düşünür. Yaşamın ilk üç yılında gerçekleşmesi beklenen anneden ayrışma-bireyleşme sürecinde çocuğun annesinden özerkleşmeyi başarması ve yaşamla başa çıkacak benlik kapasitelerini geliştirmesi sayesinde kişilikte gerçek benlik yapılaşır. Bu süreç içinde kritik nokta, annenin çocuğun ortaya çıkmakta olan gerçek benliğini algılaması, gelişimini teşvik etmesi, desteklemesi ve yapılaşması için gerekli ortamı sağlamasıdır. Bu destek olmadığında çocuk annenin, gerçek benliği oluşturan birincil, spontan gereksinimlerini ve bireyselleşme gayretlerini onaylamadığını yaşantılar. Bu çocuk açısından ciddi bir travmadır ve patolojik narsisizme zemin hazırlar. Sonuç olarak gerçek benlik yapılaşmaz; onun yerine, enerjisini gerçek benliğin bastırılmasından alan sahte bir benlik gelişir. Sahte benlik çocuğun hakiki gereksinimleri tarafından değil, annenin ve yaşamın ileri evrelerinde, benlik açısından önem taşıyacak tüm kişilerin ondan beklentileri tarafından yönlendirilir. Masterson’a göre ortaya çıkmakta olan benliğin nesne desteğinden yoksun olması çocuk tarafından terk edilme olarak yaşantılanır ve terk depresyonu olarak adlandırdığı bir dizi şiddetli duyguya yol açar. Masterson’ın kendi özgün kavramı olan “terk depresyonu” deneyimi günlük yaşamımız içinde gelip giden depresyon biçimlerinden çok daha ciddi ve tahrip edicidir. Benlik bu zihinsel duruma karşı kendini savunmak için, sahte benlik tarafından teşvik edilen ve yıllar içinde bu terk depresyonunu savuşturacağını öğrendiği savunmacı paternlere sığınır. Terk depresyonu aslında şemsiye bir kavramdır: depresyon, panik, öfke, suçluluk, çaresizlik, umutsuzluk ve boşluk. Masterson’a göre sahte benlik kabaca birbirinden net biçimde ayırt edilebilecek iki tip psikopatoloji üretir; sınır ve narsisistik kişilik. Sınır kişilik (borderline personality) sönmüş bir sahte benliğe sahipken, narsisistik kişilik şişmiş, büyüklenmeci bir sahte benliğe sahiptir.

Otto Kernberg

İsmini anacağımız son kişi çağdaş Nesne İlişkileri Kuramı’nın önde gelen kuramcılarından Otto Kernberg psikanaliz içinde narsisizm üzerine son derece değerli çalışmalarıyla tanınır. Kernberg’ün narsisizm ve narsisistik bozuklukları hakkındaki görüşlerine yazı içinde ayrıntılarıyla yer vereceğim.

Narsisizm ve patolojik narsisizm

Narsisizme dair elimizde Freud’dan miras kalan, Heinz Hartmann’ın (1950) netleştirdiği neredeyse tek tanım vardır; Otto Kernberg de (1975) bu tanımı sahiplenir ve narsisizmi benliğin libidinal yatırıma uğraması olarak tanımlar.

Kernberg, “benliğin libidinal yatırıma uğraması”nın veya bir başka ifadeyle sağlıklı özsevgi, özsaygı ve benlik değerinin basitçe içgüdüsel libidinal enerji kaynağından kökenlenmediğini belirtir. Söz konusu yatırım, benlikle diğer ruh-içi (intrapsişik) yapılar ve dışsal etmenler arasındaki çeşitli ilişkilerden kaynağını alır.

Benliğin libidinal yatırımını, yani sağlıklı narsisizmi, belirleyen ruh-içi yapılar ve dışsal etmenler nelerdir?

1) Dışsal etmenler: İnsan ilişkilerinden sağlanan libidinal tatmin, kültürel, entelektüel arzuların tatmini benliğin libidinal yatırımını artırır, dolayısıyla sağlıklı narsisizme katkı sunar.

2) İçgüdüsel ve organik etmenler: İyi bir genel sağlık hali, benliğin libidinal yatırımını artırdığı gibi, kişinin içgüdüsel gereksinimlerini kişisel ve sosyal olarak kabul edilebilir bir şekilde tatmin etme becerisi de aynı işlevi yerine getirir.

3) Süperego etmenleri: Süperegonun eleştirel veya cezalandırıcı özelliklerini kışkırtmayacak tarzda yaşamak benlik değerini ve özsaygıyı artırır. İdeal benlik ve ideal nesne imgelerinin bütünleşmesi sonucu oluşan diğer bir süperego yapısı olan ego idealinin talepleri ve beklentilerine uygun davranıldığı takdirde benlik değeri artar.

4) İdeal benlik ve ego etmenleri: Egonun kendi içinde yer alan ego amaçları gerçek benliğin ona kıyasla ölçüldüğü hedefleri temsil eder. Söz konusu hedeflere ulaşmak benliğin libidinal yatırımını artırır. Sahip olduğumuzu hissettiğimiz kişilik ile olmak istediğimiz kişilik birbirine ne kadar yakınsa ve ideal benliğimize ne kadar kolay ulaşabiliyorsak benliğin libidinal yatırımı o kadar yüksek olur.

5) İçsel nesne dünyası: Benlik ile içsel nesne dünyası arasında olumlu ve sevecen ilişkinin hâkimiyeti benlik değeri için bir başka önemli kaynaktır. Bu ilişki, içsel huzurun, yaşam sevincinin, mutluluğun ve iyimserliğin temel kaynağıdır. Ayrıca, böylesi olumlu içsel nesne dünyası, özellikle kişi gerçek yaşamında hayal kırıklıkları ve frustrasyonlarla karşı karşıya kaldığında benliği sevgi ve iyilik hissiyle destekler.

Özetlemek gerekirse iyi bir sağlık hali, ego amaçlarının gerçek hayatta kazanılan başarılar aracılığıyla gerçekleştirilmesi, dışsal nesnelerden elde edilen sevgi ve tatmin, içgüdüsel gereksinimlerin gerçeklik ilkesi çerçevesinde tatmini, benlikle süperego yapıları arasındaki uyum, süperegoya paralel bir yaşam tarzı, özdeşleşmek istediğimiz ideal benliğe ulaşabilmek, sevdiğimiz ve sevildiğimiz iyi bir içsel nesne dünyası benliğin libidinal yatırımını, dolayısıyla benliğin kendinden memnuniyetini artırır. Kernberg’e göre normalde benliğe yapılan libidinal yatırımın artması nesnelere yönelik libidinal yatırımın artışını da beraberinde getirir; zira nesne ilişkilerinde nesnelere yatırım ile benliğe yatırım eşzamanlı ve iç içe gerçekleşir. (Van der Waals, 1965) Libidinal yatırımı artmış, kendisiyle barışık ve mutlu bir benlik, insanlarla ve bu insanların içselleştirilmiş temsillerine daha fazla yatırım yapabilir. Genel olarak agresif yatırıma kıyasla benliğe yönelik libidinal yatırım arttığında sevme ve verme, şükran duyma ve bunu ifade etme, başkaları için tasa duyma, cinsel sevgi, yüceltme ve yaratıcılık yetisi de bunun paralelinde artar.

Buna karşılık, narsisizmi düzenleyen sözü geçen çeşitli yapılardan ve dış gerçeklikten kaynaklanan benliğe yönelik agresif yatırım benlik değerini azaltır. Dışsal sevgi kaynaklarının kaybı, ego amaçlarına ulaşmada veya ego beklentilerine uygun yaşamada başarısızlık, süperegonun kabul edilemez addettiği içgüdüsel itkilere yönelik baskısı, ego idealinin taleplerine uygun yaşayamama, içgüdüsel gereksinimlerin genel olarak frustre olması veya kronik fiziksel hastalık gibi durumlarda benliğin libidinal yatırımı azalır ve bu durum patolojik narsisizm oluşumuna zemin hazırlar. Bu alanların herhangi birindeki başarısızlık veya kayıp diğer alanlarda yankısını bulur; zira benliğin libidinal yatırımından sorumlu ruh-içi yapılar birbirinden izole değil, dinamik bir denge içinde yer alırlar.

Klinik planda, “narsisistik çatışmalar”dan her söz ettiğimizde aslında benlik ile benliğe libidinal veya agresif yatırımı etkileyen intrapsişik yapılar ve çevresel faktörler arasındaki sağlıklı ve patolojik ilişkilerden söz etmiş oluruz. Bir başka deyişle, benlik ile söz konusu yapılar ve faktörler arasındaki ilişkiler, benliğe yönelik yatırımın libidinal veya agresif oluşunu belirlerler. Sağlıklı narsisizm, benliğe yönelik libidinal yatırımın agresif yatırıma kıyasla daha baskın olduğuna işaret eder.

NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU (NKB)

“Patolojik narsisizm” terimi Kernberg’e göre nevrozdan narsisistik kişilik bozukluğuna dek uzanan geniş bir bozukluk yelpazesini kapsar. (Kernberg, 1975) Kernberg’ün “patolojik narsisizmin saf kültürü” olarak nitelediği narsisistik kişilik bozukluğu narsisistik patoloji spektrumunun prototipik bozukluğudur. Narsisistik kişilik bozukluğu bir bakıma insan ruhsallığına içkin narsisistik çekirdeğin sağlıklı ruhsal yapılanmalarla dengelenmediğinde kişiliğin nasıl bir hal alacağını tüm çıplaklığıyla açığa vurur. Bir başka deyişle, narsisistik kişilik her birimizin içinde yaşattığı narsisistik benliğin tüm kişiliğimizi ele geçirdiğinde sergileyeceğimiz karakteri betimler. Metin boyunca bu bozukluğa sahip kişilerden söz ederken anlatım kolaylığı sağlamak amacıyla “narsisistik kişi/narsisistik kişilik” ifadeleri kullanılacaktır.

Narsisistik kişiler, benlik değerlerinde, kendine güven ve saygı duymada ciddi sorun yaşayan kişilerdir. Narsisistik kişinin tüm çabası bu dünyada değerli, anlamlı ve meşru bir varlık olduğunu diğer insanlara tasdik ettirmektir. Görünüş itibariyle, narsisistik kişi, genellikle, kibirli, üstten bakan, kendini beğenmiş, soğuk, mesafeli ancak çoğu kez çekici bir izlenim verir. Diğer insanlara kıyasla özel ve üstün biri olduğunu düşünür. Yüzeyde bu kişiler ciddi bir davranış bozukluğu göstermeyebilirler, hatta bazıları sosyal ve mesleki olarak oldukça başarılıdırlar.

Kendilerinden memnuniyet duymak, kendilerini sevilebilir hissetmek için mükemmel, kusursuz görünmeye ihtiyaç duyarlar. İnsanların takdirini, onayını, sevgisini, beğenisini, karakteristik olarak ise hayranlığını kazanmanın peşindedirler. Başkalarından aldıkları takdir ya da kendi büyüklenmeci fantezileri dışında hayattan pek zevk almazlar. İnsanların hayranlığını kazandıklarını, onların gözünde mükemmel göründüklerini veya idealize ettikleri kişinin onayını hissettikleri durumda ancak kendilerini iyi, sevilebilir, güven dolu ve mutlu hissederler. Bu olmadığı takdirde hissettikleri huzursuzluk, sıkıntı ve çökkünlüktür. Narsisistik kişi, mükemmel görünmediğini hissettiğinde “ya hep ya hiç” kuralını işletir; kendini değersiz, önemsiz, yetersiz ve kusurlu hisseder. Büyüklenmeci benliğin çöktüğü depresif dönemlerinde hipokondriya, ölüm endişesi, paranoid kaygılar yoğunlaşır. Bu duygulanımlar, narsisistik bireyin kendini neye karşı savunduğunu açığa çıkarır. Tüm gayreti, ona derin bir ıstırap veren değersizlikle yüklü benliğin inkârına yöneliktir. Mükemmel olmaktaki başarısızlık şiddetli utanç duygularını açığa çıkarır. Nevrotik bireydeki suçluluk duygusuna karşılık narsisistik kişinin merkezi duygusu yetersizlik hissine bağlı olarak ortaya çıkan utançtır.

Salvador Dali, Metamorphosis of Narcissus.

Narsisistik kişi sürekli olarak mükemmel imajını diri tutacak, besleyecek aynalamalara ihtiyaç duyar. Bu tepkileri elde etmek için uğraşır durur. Dolayısıyla, kendini iyi hissetmenin yolu olarak narsisistik kişi tipik olarak büyüklük ve üstünlük hissini pekiştirmek için sürekli bir şeyler yapmak zorunda hisseden, performans zorlantısı içindeki kişidir. Narsisistik kişi, benliğinin uzantısı olarak yaşantıladığı çevresindeki canlı ve cansız tüm nesnelerin de kendi mükemmelliğini yansıtmasını, onların da mükemmel görünmelerini bekler; ev, araba, giysi, gidilen mekanlar, partner, ilişki içinde oldukları insanların mükemmelliği, bir bakıma, onun mükemmelliğinin kanıtıdır. (Masterson, 1990) Dünyayı şöhretli, zengin, büyük ve önemli insanlar ile aşağılanabilir, değersiz,”düşük kalite” insanlar biçiminde ikiye böler. Büyük, önemli, zengin ve güçlü gruba değil de “düşük kaliteli” gruba ait olmaktan korkar. (Kernberg, 1975) Sıradan olmak narsisistik kişi için aşağılayıcı ve korkutucudur.

Özellikle idealize ettikleri insanların kendileri hakkındaki duygu ve düşüncelerine aşırı bir hassasiyet gösterirler. İmaj, dışarıya karşı nasıl göründüğü narsisistik kişi için hayati bir önem taşır. Gerçekte ne olduklarından ziyade nasıl göründüklerini daha çok önemserler. Kendilerini, dışarıdan bir gözle izlerler. Bu nedenle, narsisistik kişinin zihni tipik olarak sürekli biçimde kendisiyle, insanların gözündeki izlenimiyle meşguldür. Ötekinin gözüne girmek, benliği ifade etmenin önüne geçmiştir. Bu kişiler kendilerine hayranlık kazandıracak sahte, gerçek özdeşleşmelerden uzak, yüzeysel özdeşleşmeleri yansıtan imajlara, davranışlara bürünürler. İdealize ettikleri kişiye/kişilere özenir, onu/onları görünüş, davranış olarak taklit ederler. Sürekli biçimde benliklerini özdeşleşmek istedikleri büyüklenmeci ideal benlikleriyle kıyaslar ve uygunluğunu sınarlar. Başkalarına olduğu kadar kendilerine karşı da acımasız biçimde eleştireldirler ve kendilerini sürekli biçimde olmaları gerekenden eksik hissederler. Eleştiriye ve başarısızlığa karşı oldukça hassastırlar. Bu durumda kendilerini incinmiş ve küçük düşmüş hisseder, öfkeyle tepki verirler. Bu kişiler açısından “başarısızlık” rekabet içeren bir ortamda birinci, önde gelen ya da tercih edilen kişi olamamak anlamını taşır.

Gücünü kendi benliğinden değil, narsisistik yatırımda bulunduğu ötekilerin gözündeki hayranlık dolu ışıltıdan alır narsisistik kişi. Kendini iyi hissetmenin tümüyle nesneye endeksli bu yolu yabancılaşmaya işaret eder; narsisistik kişi yabancılaşmış kişidir. Spontan, olduğu haliyle değil, ancak, hayranlık uyandıracağını düşündüğü, benliğine yabancı sahte, büyüklenmeci bir benlik sayesinde sevilebileceğine derinden inanmıştır. Aslında, çoğu kez zannedilenin aksine narsisistik kişi kendini seven değil kendinden nefret eden kişidir. Bilinçdışında kendini değersiz, eksik, kusurlu ve küçük görür. Tüm savunmaları nefret ettiği benliğini bastırmak ve hayranlık elde etme yoluyla temel öteki nezdinde kendini sevilebilir hale getirmeye yöneliktir. Ancak bu durumda, benlik değerini yükseltebilir ve dolayısıyla kendini iyi hissedebilir. Benliğiyle dışarı yansıttığı imajı arasındaki bu zıtlık narsisistik kişinin yapaylık, yapmacıklık ve sahtelik hissi yaşamasına yol açar. Sevgiyi, beğeniyi, hayranlığı elde ettiğindeyse içten içe gerçekten sevilmediğini, aslında sevilenin sahte benliği olduğunu hisseder. Bu farkındalık, elde ettiği hayranlığın keyfini ve coşkusunu gölgeler.

Narsisistik kişi sürekli olarak mükemmel imajını diri tutacak, besleyecek aynalamalara ihtiyaç duyar.

Sevgi ve hayranlık narsisistik kişinin iç dünyasında eş anlamlıdır. Sevmek ve sevilmek için kusursuz, mükemmel, hayranlık uyandırıcı olmak gerektiğine inanır. Psikanalitik inceleme, sevilmemekten ve değer görmemekten yakınan narsisistik bireyin aslında kendisinin kimseyi gerçekten sevmediğini ve değer vermediğini ortaya çıkarır. Narsisistik kişinin sorunu aslında sevilmemek değil sevememektir. Sevgisizlik, iç dünyada agresyonun libido üzerindeki hâkimiyetinin fenomenolojik duygusal göstergesidir.

Narsisistik kişiler benliklerini ve dolayısıyla tüm spontan duygulanımlarını ketlediklerinden, duygu ve düşüncelerini tarif ederken sıklıkla “hissiz” terimini kullanırlar; hiçbir hakiki duygu yaşayamadıklarından yakınırlar. Bu noktada, mitolojideki “Narkisos”la “narkoz”un ortak “nark-” kökünden geldiğini ve “hissiz” anlamını taşıdığını kaydetmek ilginçtir. (Gabbard, 1994) Günlük yaşamlarında sorumluluklarını adeta görev icabı, sürükleniyormuşçasına yerine getirirler. Yaşamlarının merkezinde ürpertici bir boşluk, can sıkıntısı ve anlamsızlık hissederler. İçsel boşluklarını doldurmak için çeşitli dışavurum davranışlarına yönelirler. Derinliği ve geleceği olmayan gelişigüzel yüzeysel ilişkiler, anlamsız ve/veya sapkın cinsel etkinlikler, alkolizm, madde kullanımı, aşırı başarı hırsı, işkoliklik; ideolojik, dinsel ve grupsal fanatizm yaygın dışavurumlardır.

Narsisistik kişi için varoluş henüz burada olmayan, gerçek hayatın ve gerçek aşkın başlayacağı ânı arama ve bekleme sürecidir. (Bromberg, 1986) Şu an, daima kusurlu ve eksiktir. Umut hep karşı kıyıdadır. Büyüklenmeci benlik tatmine ulaştığında ve bu sayede insanların hayranlığını kazandığında sonsuz emniyet, tatmin, mutluluk ve sevgiye kavuşacağı tipik fantezisidir. Onu hayatın risklerinden, acılarından, tatminsizliklerinden ve tehlikelerinden; aslında temelde bir türlü başa çıkamadığı dünya karşısındaki âcizliğinden kurtaracak ideal, tatmin edici, sevgi dolu tümgüçlü nesneyle, onun hayranlığını kazanmak suretiyle kaynaşma arzusu tüm davranışlarının ardındaki temel güdülenme kaynağıdır. Yaşam, bu fantastik kaynaşmanın peşinde koşarken geçen zamandır; kâh bunu bir süreliğine de olsa yakaladığı yanılsamasına kapılır, kâh hayal kırıklığıyla umudunu sonrasına erteler. Ancak, hiçbir zaman bu kaynaşma fantezide olduğu gibi gerçekleşmez; ancak, narsisistik kişi hep bu umutla sürekli başarı, hayranlık, ideal aşk, ideal partner peşinde sonsuz bir arayış içinde koşar durur. Bu arada hayat geçip gider.

Narsisistik kişi, narsisistik çatışmaların yol açtığı içsel güçsüzlüğünü ya güce sahip olarak ya da gücün parçası olarak -ki bu durumda da dolaylı olarak güce ulaşır- aşmaya çalışır. Kendini “potent” hissedemediği için “omnipotent” olmaya çalışır; bilinçdışında kendini “hiç” hissettiği içindir ki “hep” olmak ister. Büyüklenmeciliğin yanı sıra güç atfettiği kişileri idealize etmesi, ancak ilk kusurlarında ya da yaşadığı hayal kırıklıklarında hızla gözden düşürmesi narsisistik bireyin tipik davranışıdır. Yakından incelendiğinde idealize ettiği kişinin kendi büyüklenmeci benliğinin yalnızca bir uzantısı olduğu anlaşılır. Duygusal yaşamları sığdır. Duygusal derinlikten yoksun, diğer insanlardaki karmaşık duygulanımları fark etmede başarısız olmanın yanı sıra kendi duyguları da farklılaşmamıştır; çabuk alevlenen ve ertesinde sönen duygulanımlara sahiptirler. Gerçek üzüntü ve yas içeren özlemden özellikle yoksun oldukları gözlenir; depresif tepkiler yaşantılama kapasitesine sahip olmamaları temel özelliklerindendir. Terk edildiklerinde veya hayal kırıklığına uğradıklarında görünüşte depresyona benzeyen tepkiler verseler de yakından incelendiğinde bu tepkilerin değer verilen kişinin kaybında duyulan hakiki bir üzüntüden çok, intikam arzularıyla yüklü kızgınlık ve kin olduğu fark edilir.

Cynthia Decker’ın bir çalışması: “Narcissism”.

Narsisistik kişi diğer insanlara yönelik dikkat çekecek derecede ilgi ve empati yoksunluğu sergiler. İnsanların duygularına ve düşüncelerine empati göstermez. Gösterir gibi göründüğünde ise bunun ardındaki motivasyon da tanıdıktır: o kişinin minnettarlığını harekete geçirip onu kendi narsisistik gereksinimleri doğrultusunda davranmaya sevk etmek. İnsanların kendilerine has ve narsisistik kişinin arzularından bağımsız gereksinimleri, duyguları ve düşünceleri olduğunu kabullenmekte zorlanır. Kendinde görmeye tahammül edemediği, kurtulmaya, saklamaya çalıştığı eksik ve kusurlara sahip olduğunu düşündüğü kişileri küçümser, aşağılar ve değersizleştirir. Kronik ve yoğun haset bu insanların duygusal yaşamlarının temel bir özelliğidir. Narsisistik kişiler, kendilerinin sahip olmadığına sahip olan veya yalnızca hayattan zevk alıyor görünen insanlara karşı oldukça yoğun haset duyarlar. Özellikle büyüklenmeci benlikle özdeşleştiklerinde, dolayısıyla kendilerini mükemmel hissettiklerinde diğer insanların onlara haset ettiklerini düşünürler.

Narsisistik kişilerin savunmacı örüntüleri, bilinçli benliği patolojik nesne ilişkisinden korurken, öte yandan nesne ilişkilerini ciddi derecede tahrip eder. İnsanlarla ilişkileri sömürücü ve parazitiktir. İlişkilerini sanki bir limonun suyunu sıkıp posasını bir kenara çıkarırmış gibi yaşarlar. İnsanlar onun için ya içinden alınıp çıkarılacak potansiyel narsisistik besinlere sahip veya içi boş ve değersiz olarak görünürler. İnsanların narsisistik kişinin hayatında onu doyurmak; onun tarafından kullanılmak ve sömürülmek; ona biricik, özel, ayrıcalıklı, önemli ve üstün biri olduğunu hissettirmekten başka bir işlevleri yoktur adeta. Narsisistik destek bekledikleri kişileri idealleştirme, hiçbir şey beklemediklerini ise küçük görme, yok sayma eğilimindedirler.

İnsanları gerçekte sevmez, kendilerinden nefret ettikleri gibi aslında insanlardan da nefret ederler. Onları savunmacı narsisistik amaçları, gereksinimleri doğrultusunda davranmaya zorlamak tipik davranışlarıdır. Bu tutum “omnipotent kontrol” olarak adlandırılır. Adeta çocuksu bir beklentiyle dünyanın arzusuna göre şekillenmesini ve gereksinimleri doğrultusunda vaziyet almasını umar. Narsisistik yatırımda bulunduğu “iyi nesne” arzusuna uygun davranmadığında birden “kötü nesne”ye dönüşür. Agresyonu nispeten yoğun narsisistik kişilerde omnipotent kontrol zaman zaman açık bir zorbalığa, saldırganlığa ve şiddete dönüşür. Anti-sosyal özellikleri belirgin narsisistik kişiliklerde (habis narsisizm) ise bu tutum sistematik bir saldırgan davranış halini alır.

Narsisistik kişi, partnerinin narsisistik gereksinimlerini kusursuz biçimde karşılamasını bekler. Buna hakkı olduğuna derinden inanır. Ya hayranlık bekler ya da idealize ettiği partnerinin yüceliğine sığınmak ister. Bu beklentisi karşılanmadığında şiddetli bir hüsran ve öfke yaşar ve partnerini değersizleştirerek karşılık verir. Değersizleştirmeyi hayal kırıklığı olarak yaşantılar ve meşrulaştırır. Sonu gelmez ve asla doyum bulmayan narsisistik talepleri yoğun, mutlak ve ısrarcıdır. Üstelik çoğu kez de karşısındakinin karşılayabileceği türden makûl talepler değildir. İlişkilerinde hâkim taraf olmak isterler. Özel ve üstün olduklarını düşündüklerinden insanlardan ayrıcalıklı muamele beklerler. İlişkileri her zaman gizli bir gündeme sahiptir. Yüzeyde arkadaşça, samimi görünebilseler de altta ilişkinin tek bir amacı vardır: büyüklenmeci benliği ayakta tutacak narsisistik geribildirimleri/tepkileri elde etmek.

Çocuğun sahip olduğu ve/veya annenin varsaydığı üstün nitelikler, çocukta büyüklenmeci benliğin çekirdeğini oluşturur.

Tatmin edici, hakiki bir yakınlığı içeren duygusal ilişkiye giremez veya sürdüremezler. İlişkileri genelde kısa sürer veya oldukça sorunludur. Kişilik yapıları gereği kendilerini duygusal olarak içtenlikle birine adayamazlar, zira yakın ilişkiler kendini ifade etme, ortaya koyma ve empati becerisi; gerektiğinde ötekinin gereksinimleri adına kendi gereksinimlerini ikincil plana alabilme özverisi ve esnekliği gerektirdiği için narsisistik bireyin özellikle beceremediği bir ilişki tarzıdır. Ayrıca, yakın ilişkiler insanlardan ve kendinden sakladığı yaralı, boş, değersiz hissedilen ve pek doğal olarak aslında hiç de mükemmel olmayan gerçek benliğin açığa çıkma, fark edilme riskini de taşıdığı için narsisistik kişinin özellikle kaçındığı ilişkilerdir. Bu kişiler, içsel dünyalarında aslında yoğun bir yalnızlık yaşarlar. Samimi, yakın ilişki kuramamaları, kendilerini içtenlikle birine adayamamaları; kendilerini olduğu haliyle, tüm spontanlıklarıyla ortaya koyamamaları, ortaya koydukları takdirde içsel güçsüzlükleri nedeniyle travmaya maruz kalacakları endişesi sosyal hayatta mesafeli, kontrollü, ölçülü ilişkiler geliştirmelerine ve dolayısıyla kendilerini yalnız hissetmelerine yol açar. Kendilerini oldukları haliyle serbestçe ifade edememeleri, hakiki duygularını yaşayamamaları nedeniyle insanlarla ilişkilerinde kaynaşmış hissedemezler; ayrıksılık, dışarıda kalmışlık, dışlanmışlık hisleri yoğundur.

Çoğu kez narsisistik kişilerin bağımlı oldukları düşünülür. Narsisistik geribildirimler elde etme noktasında ötekilere bağımlı oldukları doğrudur; zira kendilerine dair olumsuz hisleri ve temsilleri ancak bu koşulda bilinçdışında tutabilmektedirler. Nitekim bu bağımlılık onları kişilerarası ilişkilerde kırılgan ve alıngan hale sokar. Ancak öte yandan, derin bilinçdışı düzeyde insanlara yönelik yoğun güvensizlikleri ve kuşkuları nedeniyle herhangi birine gerçekten samimiyetle güvenemez, ilişkilere kendilerini emniyet duygusu içinde teslim edemezler. Bu durumda, yoğun olarak güçsüz benliklerinin zarar göreceği kaygısı yaşarlar. Aslında bu kişilerin en büyük korkusu bir başkasına bağımlı olmaktır; zira bağımlı olmak muhtaç olmak, nefret etmek, haset duymak, kendini sömürülme, aşağılanma, kötü muamele görme ve frustre edilmeye açık hale getirmek anlamına gelir. Ötekine bağımlılığı bir zayıflık olarak değerlendirirler. Nitekim büyüklenmeci benliğin önemli bir işlevi de kişinin diğer insanlara bağımlılığını inkârına imkân tanımasıdır.

Kendine yeterlilik fantezileri ile bağımlılık gereksinimlerine karşı kendilerini korurlar; davranış düzeyinde bu savunma kendini katı bir gurur, güçlü ve kendine yeterli görünme, gerçekten ihtiyaç duyduğu bir şeyi talep edememe, reddedilme kaygıları, muhtaç duruma düşmekten korku duyma, böyle bir durumda kendini aşağılanmış hissetme ve şizoid kaçınmacı davranışlar biçiminde açığa vurur. Temel fantezilerinden biri, hayranlık elde ettiklerinde diğerlerinin onun gereksinimlerini kendiliğinden doyuracakları veya hayranlık uyandırdıkları için onlardan bunları rahatlıkla isteyebilme hakkına erişecekleri hissidir.

Narsisistik bozukluğun bir başka türü: “gizli narsisist”

Psikanalitik literatürde sıklıkla narsisistik kişilik bozukluğunun bir başka varyasyonuna işaret edilir. Kernberg’e (1975) göre narsisistik bozukluğun bu tipine mensup kişiler oldukça güçlü ve bilinçli emniyetsizlik, değersizlik ve aşağılık duyguları yaşarlar. Bazen aşağılık ve emniyetsizlik duyguları büyüklenmeci ve tümgüçlü/omnipotent fantezilerle yer değiştirir. Bazen de bilinçdışı omnipotans ve narsisistik büyüklenmecilik ancak analizde bir süre sonra su yüzüne çıkar. Bu kişiler, teşhircilikten ziyade baskın tarzda idealizasyon savunmasını kullanırlar. Paranoid özellikler, hipokondriyak şikâyetler ve şizoid kaçınmacı özellikler daha belirgindir. Benliğe dair olumsuz temsil ve hisler bilince çok yakın, çoğu kez bilinç düzeyindedir.

Masterson’ın (1990) “gizli narsisist” olarak nitelediği bu kişiler büyüklenmeciliği ve benmerkezciliği, teşhirci narsisistin yaptığı gibi cüretkâr, doğrudan ve açıkça ifade edemez/etmezler. Gizli narsisist, narsisistik kişiliğini gizlerken, narsisistik gereksinimlerini onun aracılığıyla tatmin edebileceği bir başka kişi, grup veya kurum bulmak zorundadır. Aslına bakılırsa, gizli narsisist, teşhirci narsisist ile aynı içsel yapıya sahiptir (tümgüçlü/omnipotent öteki imgesiyle kaynaşmış büyüklenmeci bir benlik imgesi) ancak libidinal yatırımı büyüklenmeci benlikten ziyade omnipotent ötekine yönelmiştir. İçsel güçsüzlüğünü idealleştirdiği bir figürün parçası haline gelerek gidermeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, bu kişiler aktif biçimde büyüklenmeci benliğin aynalanmasının peşinde değildir, daha ziyade ötekini idealleştirir ve onun hayranlığını elde etmek suretiyle “yüceliğine ve ihtişamına sığınırlar”. Büyüklenmeci benliklerini, teşhirci tipte olduğu gibi açık teşhircilikle değil ötekinin yüceliğine sığınmak suretiyle şişirirler. Gizli narsisistler, mahcup, çekingen ve içedönük görünürler. Teşhircilikleri açık davranışsal özellikler taşımaz; daha ziyade uzun vadeye yayılan başarı projeleriyle kendini gösterir. Projenin başarıya ulaşması teşhirci arzulara doyum sağlar.

Gabbard (1989) narsisistik kişilik bozukluğu gösteren hastaların dağılım gösterdiği yelpazenin bir ucunda “kayıtsız narsisistin” diğer ucunda ise “tedirgin narsisistin” bulunduğunu öne sürer. Söz konusu terimler, kişinin hem terapi içindeki aktarım ilişkisine hem de genel sosyal ilişkilerindeki hâkim ilişki tarzına işaret etmektedir. Kayıtsız tip ilgi merkezi olmaktan haz duyar. Diğer insanların gereksinimlerine duyarsızdır. Öte yandan tedirgin tipin narsisistik özellikleri çok farklı biçimde tezahür eder. Bu kişiler diğer insanların onlara yönelik davranışlarına karşı son derece duyarlıdırlar. Kayıtsız narsisistin kendisiyle meşguliyetinin aksine tedirgin narsisistin dikkati sürekli biçimde diğerlerine dönüktür. Paranoid hastaya benzer biçimde, diğerlerini, kendine yönelik olası bir eleştirel kanıt elde etmek amacıyla dikkatle dinler ve sürekli biçimde kendisini aşağılanmış ve incinmiş hisseder. Bu kişiler kendi varlıklarını unuttururcasına utangaç ve ketlenmişlerdir. İlgi merkezi olmaktan özellikle kaçınırlar. İçsel dünyalarının merkezinde kendilerini büyüklenmeci bir tarzda teşhir etmeye dair gizli arzularıyla bağlantılı yoğun bir utanç hissi taşırlar. Teşhirci arzular rezil duruma düşme korkularıyla dizginlenir.

Her iki narsisistik tip de benlik değerlerini ayarlamak için mücadele vermelerine rağmen bunu farklı yollarla yapmaya çalışırlar. Kayıtsız narsisist, diğer insanları başarıları ve meziyetleriyle etkilemeye çabalarken, diğerlerinin olumsuz tepkilerini dikkate almayarak kendisini narsisistik yaralanmadan korumaya çalışır. Tedirgin narsisist ise incinmeye açık ortam ve ilişkilerden kaçınarak ve nasıl davranması gerektiğini belirlemek için insanları dikkatle inceleyerek benlik değerini korumaya gayret eder. Kendisini sürekli biçimde kontrol altında tutar.

Tüm bu literatür bilgi ve bulguları, narsisistik kişilik bozukluğunun birbirinden farklı iki biçimi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu iki tip nadiren saf halleriyle bulunur; birçok narsisist her iki tipe ait fenomenolojik özelliklerin bir karışımını sergiler. Bu iki uç arasında sosyal olarak çok daha uyumlu ve güçlü kişilerarası cazibeye sahip birçok narsisistik kişi yer almaktadır. Aslına bakılırsa, bu iki narsisistik tipoloji birbirini tamamıyla dışlamaz; klinik inceleme, tedirgin narsisistlerin göründüklerinden daha az kırılgan olduklarını, kırılganlıklarının hemen altında şiddetli öfke yattığını; kayıtsızmış gibi görünen narsisistlerin ise iç dünyalarında yoğun bir boşluk ve umutsuzluk içinde olduklarını, görünümlerinin aksine oldukça kırılgan ve utanmaya eğilimli olduklarını açığa çıkarır. (Bateman, 1998)

NKB neden ve nasıl oluşur?

Narsisistik kişilik bozukluğunun temelleri erken çocukluk döneminde (3-5 yaş arasındaki bir döneme karşılık gelir) atılır. Gelişimin bu döneminde küçük çocuğun önemli kişilerle (öncelikle anne veya anne işlevini gören kimse ve ikincil olarak baba) olan ilişkisinde yaşadığı şiddetli frustrasyonlar sonucunda bir savunma olarak ideal benlik, ideal nesne ve gerçek benliğin bazı özellikleri patolojik nitelikli büyüklenmeci bir benlik oluşturacak biçimde kaynaşırlar. Büyüklenmeci benliğin içeriğini çocuğun nesnel ayırt edici özelliklerini içeren gerçek benliğin bazı özellikleri, çocuğun yaşantıladığı şiddetli frustrasyonları telâfi edecek biçimde güç, zenginlik, her şeyi bilirlik ve güzellik fantezileriyle yüklü benlik imgelerini içeren ideal benlik temsili ve çocuğun gerçeklikteki deneyiminin aksine hep veren, hep seven ve kabul edici ebeveyn imgesini içeren ideal nesne temsili oluşturur.

Muhtaç olduğu kişiyle ilişkide travmatik frustrasyonlara maruz kalan benlik için ötekine güven ve bağımlılık artık ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken travmatik bir hale dönüşür. Gelişimsel olarak ötekinin sunmakla mükellef olduğu ancak esirgediği şeye muhtaçlık frustrasyon, öfke, haset ve çaresizliğe yol açtığı bir durumda benlik çıkış yolunu dışsal ötekilere ve onların içselleştirilmiş temsillerine normal bağımlılığı inkâr etmek üzere büyüklenmeci bir benlikle özdeşleşmekte bulur. Büyüklenmeci benlikle özdeşleşen kişi, bilinçdışında, frustre olmuş muhtaç bir insandan, her türlü ihtiyaçtan arınmış tümgüçlü bir tanrıya dönüşür adeta. Tanrısallığını ilan etmek suretiyle nesneye bağımlılığın külfetlerinden kurtulduğunu sanrılar. İnsan olmaktan kurtulup tanrısallığa ulaştığını sanrılayan benlik artık sevilmeye değil hayran olunmaya gereksinim duyacaktır. Sevgi ihtiyaç içindeki insanoğlunun, hayranlık ise tanrısal yüceliğin duygusudur zira. Tanrısallığa terfi ettiğini sanrılayan benlik nesnelerden artık onun tanrısallığına biat etmesini beklemektedir. Bağımlılığın yerini kendini hemen her durumda haklı ve hak sahibi gören kibirli bir buyurganlık ve talepkârlık alır. Benliğin büyüklenmeciliği ve teşhirciliği, nesnenin ise boyun eğici hayranlığı tanrısallığını teyit eder/doğrular. Narsisistik taleplerin karşılanmaması tanrısal ve tümgüçlü olmadığı gerçeğini yüzüne vurduğu için öfke dolu frustrasyonlara, zorbalığa ve hınç dolu saldırganlığa yol açar.

Büyüklenmeci benlik, bireyin önemli nesneye ihtiyaç duyması ile ona haset etmesi ve ondan korkması arasındaki çatışmadan kaçmasına olanak tanıyan bir işlev görür. Söz konusu savunmanın kişilik bozukluğu biçiminde örgütlendiği narsisistik kişilerin travmatize bağımlılık, oral agresyon ve haset karşısında telafi edici gayretlerinde teşhirci eğilimlere bağlı güç ve büyüklük fantezileri merkezi bir yer tutar. Büyüklenmeci benlik başkalarına bağımlılığın inkârına olanak sağlamanın yanı sıra kişiyi narsisistik öfke ve hasede karşı korur, başkalarının devamlı küçük görülmesi ve değersizleştirilmesi için önkoşullar yaratır. Kendine hayranlık duyma, başkalarını küçümseme ve tüm gerçek bağımlılıkları bertaraf etme şeklindeki yıpratıcı döngü büyüklenmeci benlikle beraber işlemeye başlar. İdeal benlik, ideal nesne ve gerçek benlik imgelerinin büyüklenmeci benlik dâhilinde savunma amaçlı birleşmesinin önemli bir sonucu, yalnızca dış ötekilerin değil içselleştirilmiş kişi imgelerinin de değersizleştirilmesi ve yıkımıdır. Narsisistik kişilerin nesneleri ve nesne imgelerini değersizleştirmesi sosyal hayatlarında sürekli bir boşluk yaratır ve içsel boşluk yaşantılarını pekiştirir. Haset duymayı önlemek için elde ettikleri her şeyi değersizleştirme ihtiyacı duyarlar. Bu durum narsisistik hastaların trajedisidir; başkalarından bir şeyler almaya çok ihtiyaç duyarken, haset doğuracağı için bir şeyler almakta olduklarını kabul edemezler. Bunun sonucunda kendilerini sürekli boş hissederler. Hasetle bağlantılı çatışmalar nedeniyle ötekinden elde ettikleri nedeniyle şükran duyamazlar. Şükran duyma becerisinden yoksun olmaları elde ettikleri sevgiyi sevecenlikle takdir etme yetisinin gelişmesine engel olur. Kendinden esirgenen ve haset edilen şeyin öfkeyle gasp edilmesi ve açgözlü biçimde ele geçirilmesi narsisistik benliğe tatmin sağlamaz, zira gereksinim duyulan nesneye yönelik bilinçdışı nefret içe alınanı kirletir; kişi nihayetinde kendini daima boş ve frustre olmuş hisseder.

Bu kişilerin iç dünyalarında benliğin idealleştirilmiş temsilleri, başkalarının değersizleştirilen gölgemsi imgeleri ve korkulan düşmansı nesneler ikamet eder. Psikoterapi içindeki patolojik büyüklenmeci benlik kapsamındaki savunma örüntüsünün analizi frustre edildiği için empotan öfkeyle dolu, bu öfkesinden dolayı nesnenin misillemeci saldırısından ölesiye korkan, savunmasız, yapayalnız, kimsesiz, çaresiz, âciz, aç; kendini sevgisiz, besinsiz ve tehlikelerle dolu bir dünyada terkedilmiş, değersiz, önemsiz, bomboş, anlamsız, aşağılanmış ve tehdit altında hisseden bir benlik imgesini açığa çıkarır. Kişi tüm hayatını, bilinçdışında özbenliği olarak yaşantıladığı bu benlik imgesiyle yüzleşmemek üzerine kurmuştur; bilinçdışı derin düzeyde adeta bir ölüm kalım mücadelesi vermektedir. Büyüklenmeci benlik, söz konusu nesne ilişkisinin üzerini örtüp bilinçten uzak tutmaya çalışsa da bu nesne ilişkisi bilinçdışı düzeyde varlığını sürdürür.

Jess Collins’in Narkissos adlı çalışması.

Kernberg narsisistik hastaları incelediğinde bu hastaların geçmişlerinde örtük, sözel olmayan ancak yoğun ve incitici bir agresyona sahip; kronik olarak soğuk, duyarsız, ilgisiz, görünüşte iyi işlev gören bir anne figürüne sıkça rast geldiğini belirtir. Buna ek olarak, çocuğun gelişiminin ilk dönemlerinde annenin narsisistik dünyasına dâhil edilmesi, sonrasında çocukta büyüklenmeci fantezilerin etrafında kristalleştiği “kendini özel hissetme” eğilimine yol açar. Bu kişiler, çoğunlukla nesnel olarak fiziksel güzellik; özel, üstün bir yetenek, zekâ vb. gibi gerçekten de diğerlerinin hayranlığını uyandıran bazı doğal fiziksel ve zihinsel niteliklere sahiptirler. Bu ayırt edici özellikler, çocuğu annenin sevgisizliğinden, ilgisizliğinden, nefretinden, kısacası agresyonundan koruyucu bir işlev görürler. Bazen de annenin çocuğu narsisistik olarak kullanmasının bizatihi kendisi çocuğun kendini özel hissetmesine yol açar.

Çocuğun sahip olduğu ve/veya annenin varsaydığı üstün nitelikler, çocukta büyüklenmeci benliğin çekirdeğini oluşturur. Çocuk kendini üstün niteliklere sahip hissettiğinde ideal benlikle özdeşleştiğini ve bu ideal benliğin de ideal nesne tarafından sevildiğini hisseder. Ancak, çocuk içten içe, çoğu kez bilinçdışında olduğu haliyle değil, bu ayırt edici özellikleri dolayısıyla sevildiğini hisseder. Çocuğun belli koşullara bağlı olarak kendini özel hissetmesi/hissettirilmesi veya bu hissin teyit edilmesi büyüklenmeci bir benliğin yapılaşmasının ardındaki temel dinamiktir ve kişiliğin neden narsisistik bozukluğa evrildiğini açıklar. Bu noktadan sonra, çocuk ancak bu ayırt edici özellikleri taşıdığı, bu özellikleri içeren performanslar gösterdiği, ötekinin narsisistik beklentilerine uygun davrandığı müddetçe sevilebileceği, fark edilebileceği ve gereksinimlerine duyarlı davranılacağı mesajını içselleştirir; sonuçta kendine yabancılaşmış, salt ötekinin hayranlığını kazanmanın peşinde koşan bir kişilik oluşur. Benliğinden kökenlenen spontan ve meşru gereksinimlerini ketleyen, ötekilerin beklentileri doğrultusunda, onların beğenisini ve hayranlığını kazanacak tarzda davranan, yeri geldiğinde ise psikolojik ve/veya fiziksel zorbalığa başvuran biri haline gelir.

Narsisistik birey, üstün özellikleri dolayısıyla kendini mükemmel hisseder ancak “mükemmelliğini” her an teşhirciğiyle somutlamalıdır, aksi takdirde alttaki değersizlik hisleriyle yüklü agresif nesne ilişkisinin bilince çıkma riskiyle karşı karşıya kalır. Büyüklenmeci benlik zayıfladığı anda benlik bu olumsuz nitelikleriyle beraber bilince yansır ve şiddetli duygulanımlara, özellikle narsisistik bozukluğun özgül kaygısı olan dağılma kaygısına yol açar. Bu nedenledir ki narsisistik birey sürekli olarak büyüklenmeciliğini ayakta tutacak uğraşlarla meşguldür. Adeta dağılmamak için büyüklenir. Agresif yatırıma uğramış benlik temsili bastırılsa da söz konusu benliğe ilişkin değersizlik, önemsizlik, utanç, yetersizlik, eksiklik, korunmasızlık vb. duygulanımlar sınır durum kişilik örgütlenmesine has karakteristik bir savunma olan “bölme”(split) ile bilinçte büyüklenmeci benlikle yan yana birbirlerini etkilemeksizin durur. Agresyonun ruhsal dünyadaki hâkimiyetinden kökenlenen ve aslen libidonun agresyon tarafından yutulmasına karşı işlev gören söz konusu savunma, birbirine zıt imge ve duygulanımların yan yana durabilmesini mümkün kılar. Kişi büyüklenmeci benlikle özdeşleştiği vakit olumsuz duygulanımlarını tümden inkâr edebilir. Narsisistik kişinin bir yandan kendini üstün hissedip öte yandan büyüklenmeci benlik irtifa kaybettiğinde kendini değersiz hissetmesi ve benlik değerinin düşmesi sık gözlenir ve tipiktir.

Narsisistik patolojinin seyri   

Narsisistik kişiler, çoğu kez fiziksel olarak çekici, sosyal olarak cezbedici, akademik ve mesleki alanlarda hatırı sayılır derecede başarılı bireylerdir. Ancak, benliklerindeki boşlukla yüzleşmeyi erteleyebilseler de bundan ebediyen kaçamazlar. (Gabbard, 1994) Yıllar geçtikçe büyüklenmeci benliği diri tutacak narsisistik besinleri elde etmek güçleşir; zira sıradan bir yaşam süreci içinde çoğu narsisistik tatminin, ergenlik ve erken yetişkinlikte yaşandığı; narsisistik zaferlerin, başarı ve kazanımların ağırlıklı olarak yetişkinlik boyunca elde edildiği düşünülürse, ilerleyen yıllarla beraber uzun yaşam döngüsünün olağan ve kaçınılmaz sonuçları olan yaşlılık, hastalık, fiziksel ve zihinsel sınırlılıklar, ayrılık ve kayıplar savunmaya yönelik narsisistik kaynakların azalmasına yol açar. (Kernberg, 1975) Dolayısıyla, narsisistik çatışmaları bastırabilmek için gerekli aynalamalardan mahrum kalan büyüklenmeci benliğin, çatışmalar üzerindeki bastırıcı hâkimiyetinin sarsılması, narsisistik bireyi o güne dek kaçındığı çatışmalarıyla karşı karşıya bırakır. Bu durum, genelde yüzeysel uyumu nispeten iyi olan narsisistik kişilerin işlevselliklerini önemli ölçüde tahrip eder.

Patolojik büyüklenmeci benliğin etkisi altında bilinçdışı olarak (bazen bilinçli olarak) ebedi gençliklerine, güçlerine, güzelliklerine, zenginliklerine; onay, hayranlık ve emniyet kaynaklarının sonu gelmez elverişliliğine inanmış olan narsisistik kişiliklerin, bu kaynaklar tükendiğinde içine düştükleri durumu görmek oldukça dramatiktir. Genelde popüler psikolojide “orta yaş krizi” denerek adeta olağanlaştırılan bu durumdan kaçınmak amacıyla bazı narsisistikler, son bir gayretle yeni savunmacı çabalara girişirler. Örneğin, genç bir sevgili bulmak, ağır fiziksel güç gerektiren sporlar yapmak suretiyle ve/veya estetik ameliyatlarla yaşlılıklarını inkâra çalışırlar. Bunun yanı sıra, yaklaşan ölümden duyulan şiddetli korkunun ve yalnızlaşmanın güdülediği dini eğilimlerdeki artış da sık gözlenen savunmacı davranışlardır.

Narsisistik kaynakların azalmasıyla beraber narsisistik birey kendini yalnız, destekten yoksun ve şimdiye dek boş bir hayat sürmüş olduğunu hisseder. Derin bir umutsuzluğun eşlik ettiği bu hisler o güne dek herhangi bir tedaviye gerek duymamış narsisistik bireyi terapiye sevk edebilir. Kernberg, narsisistik bozukluğun, mükemmel yüzeysel uyuma sahip ve hastalığın ıstırabının çok az farkında olan nispeten genç hastalarda bile uzun vadede tehlikeli prognostik olasılıklara sahip olduğunu ve koşullar elverdiği ölçüde tedavi edilmesi gerektiğini vurgular. Narsisistik hastalar, terapistler için oldukça çetin vakalardır. Bu hastaların psikoterapisi, oldukça uzun sürse de, hatta sonucunda elde edilen terapötik başarı sınırlı da olsa, ileriki yıllarda karşılaşacakları riskleri azaltması bakımından gösterilen çaba buna değerdir. Tedavi imkânının yanı sıra, yapılan bazı takip çalışmalarından anlaşıldığı kadarıyla sürdürülebilir başarılar, benliği harekete geçiren sürpriz ilişkiler ve derin içgörüler hastalığın, en azından, şiddetini azaltmaktadır. (Evren, 1997)

NKB’nin psikoterapisi

Narsisistik kişiler, terapiye genellikle büyüklenmeci benliğin başarısızlığa uğraması (narsisistik gereksinimleri elde etmede güçlük, büyüklenmeci benliğin amaçlarına ulaşamaması, ideal nesne tarafından terk edilme vb.) sonucunda yaşadıkları depresyon, anksiyete, cinsel işlev bozuklukları veya tüm narsisistik tatminlere ulaşmalarına rağmen hissettikleri anlamsızlık, sıkıntı ve boşluk duyguları veya bir türlü birini sevememe nedeniyle başvururlar. (Kernberg, 1975; Masterson, 1990)

Narsisistik hastanın tüm çabası, büyüklenmeci benliğin üzerini örttüğü bilinçdışı değersiz benliğiyle yüz yüze gelmemek, sadistik omnipotent nesneyi hayranlık uyandıracağını umduğu büyüklenmeci performanslar ve özellikler yoluyla sevecen, tatmin edici ve koruyucu iyi nesne haline getirmeye çalışmaktır; narsisistik hasta adeta tüm hayat tarzını bu amaca yönelik biçimlendirir. Karakter formasyonu, bilinci bu nesne ilişkisinden korumaya yönelik şekillenmiştir. Duygu, düşünce, davranışları, ilişkileri, savunmalarının hemen tümü alttaki bu nesne ilişkisiyle özdeşleşmekten kaçınmaya yöneliktir. Keza, tüm libidinal ve agresif yatırımlar da bu nesne ilişkisinden kaçınmaya ve onu bastırmaya yönelik işler.

Narsisistik kişilik bozukluğunda, bilinçdışına bastırdığı değersiz benliğinden kaçınmanın yolu büyüklenmeci benliği şişkin halde tutmaktır. Ancak, büyüklenmeci benlik aynen patlak bir balon gibi, sürekli hava üflenmediği sürece söner. Bu nedenle, narsisistik kişi, büyüklenmeci benliğini büyüklenmeci performanslar yoluyla şişkin halde tutmak için didinir. Terapi içinde terapistle geliştireceği aktarım ilişkisinde de temel motivasyonu, bu olumsuz benlik temsilini her ne pahasına olursa olsun bastırmaya devam etmek, olumsuzlanmış benliğinin ve narsisistik çatışmalarının neden olduğu içsel güçsüzlüğünü, terapistten elde etmeyi umduğu narsisistik aynalamalar sayesinde şişirdiği büyüklenmeci benliği aracılığıyla aşmak olacaktır. Bunun yanı sıra, terapistle olan ilişkisini söz konusu

nesne ilişkisini uyarmayacak ve savunmacı narsisistik gereksinimlerini elde edecek tarzda kontrol etmeye çalışacaktır: omnipotent kontrol.

Alttaki olumsuz benlik temsili terapi sürecinde gelişecek olumsuz aktarımın kaynağını oluşturur; narsisistik bozuklukların terapisinde temel terapötik hedef, yeterli ego gücüne sahip hastalarda dirençlerin ardına saklanmış bu olumsuz aktarımı açığa çıkarıp derinlemesine çalışmaktır.

Narsisizm çağı

Her toplumsal sistem, kendi yapısına ve işleyişine uygun kişilik örgütlenmesine ihtiyaç duyar ve kendi kültürünü -yani, normlarını, temel kabullerini, deneyimi örgütleme tarzlarını- sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyde kişilik biçiminde yeniden üretir. Başta aile olmak üzere, okul ve diğer karakter oluşturucu kurumlar eliyle icra edilen sosyalleşme süreci, insan doğasını hâkim sosyal normlara uydurmaya çalışır. (Lasch, 1979) Hâkim sistem, bir bakıma, sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyi kendi gereksinimleri doğrultusunda şekillendirir. Keza, her toplum, evrensel çocukluk krizlerini (anneden ayrılma travmasını, terk edilme korkusunu, annenin sevgisi için diğerleriyle rekabetin ıstırabını) kendi meşrebince çözmeye çalışır ve söz konusu ruhsal krizlerle baş etme tarzı o topluma özgü bir kişilik örgütlenmesini ve onun patolojik türevi olan özgün psikopatoloji biçimini ortaya çıkarır. Dolayısıyla, hâkim toplumsal sistem ile hâkim kişilik yapısı ve giderek psikopatoloji arasında her zaman yakın bir ilişki vardır; her çağ ve toplum kendi özgün kişilik biçimini ve patolojisini üretir. Psikopatoloji bir anlamda o kültürün karakteristik ifadesidir ve bize toplumun örgütlenme tarzı, hâkim ilişki biçimi ve en önemlisi insan doğasıyla çelişen yönleri hakkında ipucu verir. Psikoz, der Jules Henry (1963), bir kültürün içerdiği tüm yanlışların nihaî sonucudur.

Sosyo-ekonomik ve kültürel koşullardaki değişimler, temel kişilik örgütlenmesinde yansımasını bulur, zira yeni sosyal koşullar yeni kişilik biçimlerini, yeni sosyalleşme tarzlarını ve yeni örgütleyici yaşantılama yollarını gerektirir. Nitekim Otto Kernberg (1975), çağdaş kültürdeki değişimlerin nesne ilişkileri üzerinde belirleyici etkilere sahip olduğunu belirtmektedir. Genelde kişilik bozukluklarının, özelde ise narsisistik bozukluğun hâkim psikopatoloji biçimi olarak ortaya çıkması ve bu gelişimi güdüleyen kişilik yapısındaki değişim, sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarda çağımıza has değişimlere işaret ediyor. Peki, nasıl bir çağda yaşıyoruz; nedir içinde yaşadığımız çağın ayırt edici özellikleri?

Aslına bakılırsa, şimdiye dek insanlığın tecrübe ettiği tüm toplum biçimleri, sağlıklı bir benlik oluşumunu engellemek bakımından birbirine benzerler. Sınıflı toplumlarda sosyalleşme süreci, insan doğasının meşru talepleriyle çelişecek tarzda yürür zira.

Feodal-geleneksel toplumda, sistem bireyden geleneklerde ve törelerde ifadesini bulan kurallara itaat etmesini talep etmekteydi. Üretim biçimi toprağa bağlıydı; üstün, farklılaşmış beceriler gerektirmiyordu. Bireyler kendi ihtiyaçlarının en azından bir kısmının nesnesini, meta dolayımına girmeden kendileri üretebiliyor, kendi gereksinimlerini bir ölçüde kendileri karşılayabiliyorlardı. Kapitalizmle birlikte üretim biçimi ve ilişkileri nitel bir dönüşüm geçirse de erken kapitalizm de daha ziyade yasaklar ve baskılar düzeniydi; zira bu dönemde teknolojik gerilik ve emek verimliliğinin düşük olması, meta birikimi için sistemin insanlar üzerinde açık baskı geliştirmesine neden olmaktaydı. Ağırlıklı olarak kol emeğine dayanan üretim çarkı, istediği verimi alabilmek için bireyin güdülenmelerini üretimin gerekleri çerçevesinde tutmak ve denetlemek ihtiyacını duymaktaydı. Sistemin gerekleriyle çatışan güdülenmeler, üretimin bekâsı gereği şiddetle bastırılmalıydı. Sistemin mantığı dönemin kişilik yapılanmasında birebir karşılığını bulmuştu; arzu ve yasaklar arasında sıkışmış birey, bu çatışma karşısında arzusunu bastırma yoluna gidiyor, kuralları ihlâl ettiğinde suçluluk hissediyordu, sistem suçluluk içinde kıvranan nevrotikler üretiyordu.

Psikanaliz, 19. yüzyılın sonlarında tarih sahnesine çıktığında, karşısında çağın hâkim patolojisi olan nevrozu buldu. Erken dönem psikanalizin, yoğun biçimde meşgul olduğu histeri ve obsesyonel nevrozlar, henüz gelişiminin erken evresinde bulunan kapitalist düzenle ilişkili kişilik özelliklerinin (maddiyatçılık, fanatik biçimde kendini işe adama, haz arayışının iş disiplinini, üretim ilişkilerini ve dolayısıyla toplum düzenini bozma riski dolayısıyla kontrol altına alınması ve dolayısıyla cinselliğin şiddetli biçimde bastırılması gibi) aşırı uçlara taşınmasından başka bir şey değildi aslına bakılırsa. (Lasch, 1979)

Modern kapitalist toplumda üretim giderek toplumsallaşmış, karmaşık bir hal almıştır. Teknolojik ilerleme beraberinde üretimde bolluğu getirmiş ve emeğin üretim içindeki rolünü değiştirmiştir. Meta ekonomisinin had safhaya ulaşması ve tüm yaşam alanlarını kuşatmasıyla beraber artık günümüz insanı, tüm gereksinimleri için ötekine muhtaç hâle gelmiş; bu gereksinimleri karşılayabilmek için kaçınılmaz olarak meta ekonomisinin dolayımına girmek zorunda kalmıştır. Meta ekonomisine dayalı sistemin temel mantığı gereği gereksinimlerini karşılayabilmek öteki için (daha doğrusu birbiri için) nesneleşmiştir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, günümüz insanı tüm gereksinimlerini karşılamak için meta üretmek (veya sahip olmak) zorundadır; sistem ancak meta üretiminde bulunduğu (veya meta sahibi olduğu) takdirde gereksinimlerini karşılayacak nesneleri ona sunmakta, aksi takdirde onu ölümcül acizliğine terk etmekle tehdit etmektedir. Çağdaş toplumda insanın sistem içindeki konumu ve değeri, sistemin ondan beklediği niteliklere sahip olma derecesiyle belirlenmektedir; zira sistemin üretim çarkı nitelikli işgücü talep etmektedir. Sistem açısından bireyin âdeta kendi olarak bir değeri kalmamakta, sistemin gereksinimleri bireyinkilerin önüne geçmektedir. Sistemin gereksinimleriyle ilgisiz veya çatışan her şey; her nitelik, her gereksinim ve arzu değersizleştirilmektedir.

Öte yandan, üretim araçlarındaki teknolojik gelişimle beraber kapitalist sistemde kaliteli üretim artık sorun olmaktan çıkmış, hemen her markanın üç aşağı beş yukarı birbirine yakın kalitede üretimde bulunabildiği piyasada içerikten ziyade pazar payı, sunum, imaj ve reklâm rekabetin kızıştığı alan hâline gelmiştir. Ekonomik piyasada içerikten ziyade görünümün ve imajın değer kazanması “ilişki piyasası”nda da yansımasını bulur. Günümüz insanından, mesleğinin gerektirdiği yüksek niteliklere sahip olması, “prezantabl” olması, en az bir yabancı dil bilmesi, iyi ve markalı giyinmesi, zayıf, sağlıklı ve genç kalması, kendini iyi sunması, etkileyici, karizmatik olması, kendine güvenli görünmesi beklenmektedir. Ne olduğumuz, gerçekte ne hissettiğimiz veya ne düşündüğümüz, ne yaşadığımız ve gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuz değil; nasıl göründüğümüz, insanların karşısına nasıl bir görüntüyle çıktığımız önem arz etmektedir. Fark edilmek, ayırt edici olmak, kendini var hissedebilmek için artık kişinin kendini gerçekleştirmesi, derin ilişkiler kurması, erdem sahibi olması gerekmez; mezun olduğu okul, yemek yediği ve eğlendiği mekân, kullandığı araba, giydiği “blue jean”, güzel, bakımlı, genç ve zayıf görünmesi âdeta yeterli sayılmaktadır. Ancak bu koşulda, insanlar birbirine değer vermekte ve birbiriyle ilgilenmektedir. Âdeta, sistemin “tebâsıyla” ilişki tarzı “tebânın” kendi içinde birbiriyle olan ilişkilerine yansımakta, insanların arzulama kalıplarını belirlemektedir. Öyle ki, hepimizin sistemle özdeşleşmiş, işbirliği yapan bir yanı var; sistemin ödüllendirdiği insanları beğeniyor; o niteliklere sahip insanlara özeniyor, âşık oluyoruz muhtemelen.

Erken kapitalizmde “olmaması gerekenin varlığı”ndan dolayı yaşanan suçluluğun yerini modern kapitalizmde “olması gerekenin yokluğu”ndan dolayı yaşanan yetersizlik ve utanç almaktadır. Çağdaş insan, yasağı ihlâl ettiği için suçluluk içinde kıvranan nevrotik değildir artık; daha ziyade kendinden bekleneni yerine getiremediği için yetersizlik ve utanç hisseden veya sistemin gereklerini yerine getirdiği ve sistem tarafından cömert biçimde ödüllendirildiği hâlde bir türlü mutluluğu, içsel huzuru ve tatmini yakalayamayan boş, sıkıntılı ve anlamsız insandır.

Narsisizm kavramı, yakın dönem sosyal değişimlerin psikolojik etkilerini anlamamız bakımından oldukça işlevsel bir kavramdır. Nitekim narsisistik bozuklukların klinik betimlemeleri ile ailenin kültürü aktarmada rolünün azaldığı ve dolayısıyla insanların geçmişle zayıf bir bağlantı hissi içinde oldukları, devâsâ bürokratik örgütlenmeler, çokuluslu şirketler ve medya tarafından yönlendirilen bir toplum karşısında giderek yalnızlaşan ve güçsüzleşen günümüz insanının tipik kişilik yapısı ve çağdaş kültürün belirli bazı ayırt edici özellikleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır: İmajın öze ve içeriğe öncelik kazanması, imaja takılıp kalmanın sonucu olarak ortaya çıkan yüzeysellik; büyüklenmecilik, güce tapınma, güçlü görünme çabası, maddiyatçılık, tüketim ve mülkiyet hırsı, ötekinden duyulan şiddetli korku ve ötekine yönelmiş düşmanlık, yabancılaşma, samimiyet yoksunluğu, sahtelik, yapaylık, yalnızlık, anlamsızlık, kronik tatminsizlik ve memnuniyetsizlik, spontanlık kaybı, performans kaygısı, açgözlülük, başarı hırsı, şöhret hayranlığı, ideal eksikliği, ötekiyle çatışmaya dayalı bireysel kurtuluş fantezileri, rekabet, sistemi değiştirmekten ziyade sistem içinde hâkim konuma geçme arzusu, eleştirel düşünce yoksunluğu, hayatı (ve benliği) yaşayamamaktan ve gelecekte de yaşayabilme umudunun yokluğundan kaynaklanan depresyonu bastırma işlevi gören yozlaşmış hazcılık ve gündelikleşme; mistisizme yoğun ilgi; yaşlanmaktan, hastalanmaktan ve ölümden duyulan şiddetli korku, vb.

Göründüğü kadarıyla, narsisistik kişilik ile günümüz sisteminin insan doğasından talep ettiği kişilik tipi örtüşmektedir; öyle ki egemen sosyal koşullar, çeşitli derecelerde de olsa herkeste narsisistik özellikleri ortaya çıkarmış, narsisistik bozukluğu çağımızda günlük hayatın baskın psikopatolojisi hâline getirmiştir. Artık “normal” addedilen insanlar da narsisistik bozuklukta aşırı biçimiyle tezahür eden birçok kişilik özelliğini sergilemekte, narsisistik bozuklukla ilişkili karakter özellikleri çağımızın günlük yaşamında daha az şiddetli hâlleriyle de olsa kendini göstermektedir. Bu durum, narsisistik kişilik yapısının modern hayatın gerilimleri ve kaygılarıyla baş etmede hâkim yolu temsil ettiğine işaret etmektedir. (Lasch, 1979)

Joel Kovel (1976), tüketim toplumunda reklam yoluyla enfantil arzuların kışkırtılması, medyanın ve okulun ebeveyn otoritesini ele geçirmesi, sahte kişisel tatmin vaadiyle içsel hayatın rasyonalizasyonu sonucunda yeni bir “sosyal birey” tipinin ortaya çıktığını ileri sürer.

Gerçekten de erken kapitalist dönemin aksine, çağımızın en karakteristik özelliği arzuların bastırılması değil bilakis kışkırtılmasıdır. Geçmişte -erken kapitalist dönemde- arzular bastırılıp gerçeklik ilkesine uygun tatmin kanalları sunulmazken günümüzde arzular serbest kalmış, ancak beklenen tatmin gelmemiş; arzuların savunmalarından özgürleşmesi beraberinde doyumu getirmemiştir. Narsisizm çağı, bastırılmış arzuları, evet, serbest bırakmıştır bırakmasına ama bu kez de arzu tatminini anlamsızlaştırmıştır.

Görünen o ki kapitalizmin evrimine paralel olarak yeniden örgütlenen toplumsal hayat arzunun dinamiğini karşıt kutba savurmuştur. Teknolojik gerilik, sermaye birikiminin azlığı ve dolayısıyla meta üretimindeki sınırlılık nedeniyle erken evresinde toplumsal ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalan kapitalizm insanları arzuları karşısında geri çekilmeye, tasarrufta bulunmaya, biriktirmeye, tahammül etmeye çağırmaktaydı.

Gün geldi devran döndü; teknolojik ilerleme, sermaye yoğunlaşmasının artışı ve sermayenin muazzam hareket serbestîsiyle tüm dünyayı yekpare bir pazara dönüştüren, “katı olan her şeyi buharlaştıran”, maddî-manevî hemen her olguyu metalaştırmak suretiyle varlığına varlık katarak yepyeni bir evreye giren kapitalizm için artık sorun geçmişteki gibi toplumsal talebin gerisinde kalan meta arzı değil bilakis toplumsal talebi kat be kat aşan fazlalıktı. Zaman tasarruf zamanı olmaktan çıkmıştı. Vakt-i zamanında tasarruf telkin edilen, arzularından feragat etmeleri veya ileri bir geleceğe ertelemeleri, sabretmeleri ve sebat etmeleri istenen kitleler artık tüketmeye ve daha çok tüketmeye çağrılıyordu.

Geçmişte para biriktirmeleri için çocuklara kumbara hediye eden bankaların yerini çoktan çocuklara özel kredi kartı pazarlayan bankalar almıştı bile. Devir biriktirmek değil harcamak, perhiz değil tüketmek, sabretmek değil hemen elde etmek, sebatla çalışmak değil ne yolla olursa olsun parayı bulmak, tasarruf değil israf devri olup çıkıvermişti. (Gürbilek, 2001)

Her devir kendi kişilik yapılanmasını gerektirir, demiştik. Yeni dönemde yeni insan, yeni kişilik ve yeni psikopatoloji! Temelde dürtüsel arzuların bastırılmasına dayanan nevrotik kişilik örgütlenmesi artık sistem için kullanışlı olmaktan çıkmış, arzuları tatmin edebilecek nesnelerin gerçekten de var olduğu sanrısına kapılmış, önündeki engellerin gereksiz olduğu inancıyla arzuya sınırsız serbestlik talep eden sapkın/pervert ruhsal çekirdeğin çatlayıp ortaya döküldüğü yeni bir kişilik örgütlenmesi ön plana çıkmıştır: Narsisistik kişilik.

Arzu nesnesi kendini yalnızca biyolojik kökenli içgüdüsel gereksinimleri değil varoluşsal sınırlılığı sıfırlamak suretiyle benliği, her arzunun tatmin edilebildiği yanılsamasını içeren mutlak narsisizm cennetine taşıyacak büyülü bir nesne olarak takdim eder. Kapitalizm arzu nesnesinin bu sapkın/pervert dinamiğini kendi çıkarları doğrultusunda kanırtırcasına kullanır; bizi mutlak narsisizm yanılsamasının mümkün olduğuna inandırmaya çalışır; cep telefonlarından, son model arabalara, son nesil teknolojik ürünlerden ışıltılı giysilere,“eskort arkadaşlık”lardan cinsel fantezi ürünlerine dek arzu nesnesini somutlayan bilcümle fetiş-nesneleri satın alırsak şayet, ontolojik gediğin kapanacağını ve mutlak narsisizm durumuna kavuşacağımızı vaat eder bize; her bir ürünüyle her birimize pazarladığı bu yanılsamadır aslına bakılırsa. Kapitalizm gücünü, esnekliğini, yenilenebilirliğini asıl olarak bu vaatten ve elbette her birimizin bu vaade kapılıp peşine takılmasından alır.

Fetiş nesnelerin büyüsüyle baştan çıkarılan arzular, giderek, gerçeklik ilkesi çerçevesinde bir ihtiyacı tatmin etmekten ziyade mutlak narsisizm umuduyla benliğin nihayet eksiğinden, gediğinden kurtulacağı hırsıyla alabildiğine kışkırtılır ve yozlaştırılır. Sonuçta, ortaya, benlikle bağını koparmış, arzu görüntüsü altında köksüzleşmiş ihtiraslar çıkar. Söz konusu savunmacı ihtiraslar her ne kadar tatmin bulsa da imkânsız bir hayalin peşinden koştukları için her bir hüsranda benliğin açlığı giderek derinleşir; kişi bilinç düzeyinde hatalı biçimde yorumladığı bu açlığı sahte tatminler, kazanımlar ve parlak başarılarla gidermeye çalışır. Günümüz insanının doymak bilmez ihtiraslarını, hırslarını ve açgözlülüğünü güdüleyen gerçekleşmesi imkânsız boş bir hayâle kanmış, “karşılıksız aşk”la baştan çıkmış olmasıdır. Ne denli tatmin bulsa, kazanım sağlasa, ne denli başarı elde etse de hep bir şeyler eksik ve yarım kalmaktadır.

Fetiş-nesneleri elde ettiğimizde elimizde nasıl birer bayağı nesneye dönüştüğünü hepimiz kendi deneyimlerimizden biliriz. (Gürbilek, 2001) Arabamızın modeli eskir, vitrinde mankenin üzerinde beğenip satın aldığımız ışıltılı elbise nedense bizim üzerimizde o kadar da şık durmaz; bir zamanlar peşinden koşulan o güzel sevgili zamanla sıradanlaşır, eski heyecanı uyandırmaz; üzerine titrenen yeni eşya çok geçmeden hor kullanılır. Ancak her hüsranın ardından bir başka nesneyle arzumuz yine baştan çıkıverir; “Onunla olmadı, belki bununla olur” diyerek. Sistemin kışkırtmasıyla boş bir hayâlin peşinde koşup yorulmuş, beyhude bir arayışın çıkmazında tıkanmış ruhun son durağı nihilist depresyondur.

Ancak bir ihtimal daha var; şu dünyada, varlığın insan hâlinde, yaşanması mümkün olan en iyi tecrübe her neyse onu yaşayabildiğimiz, bu dünyada hakkımız olan her ne varsa elde edebildiğimiz; kendimizden ve insanlardan memnun ve yaşıyor olmaktan bahtiyar ama öte yandan zamanı geldiğinde de yaşamak oburluğuna kapılmaksızın aç oturduğu sofradan doyup da kalkan biri misali, tevekkül içinde ölüme gitmeyi becerebildiğimiz daha iyi bir gelecek umudu.

Bitirirken

İnsanın ruhsal doğasına nüfûz edebilmemizi sağlayan kuramsal ve pratik çalışmalar, bize ruhsallığın hangi koşullarda yapılaşırsa bireye, topluma ve yeryüzüne kötülük, şiddet, acı ve mutsuzluk, hangi koşullarda yapılaşırsa iyilik, barış, olgunluk, huzur ve getirebileceğinin sezgisini kazandırır. Bu sezgi ruhsallık çalışmalarını (psikoloji, psikanaliz, psikoterapi vb.), insan ruhunu bireysel ölçeklerin ötesinde sosyo-ekonomi-politik tüm değişkenleriyle beraber ele almaya, dünyayı insan ve tüm varlıklar için daha güzel kılmaya dönük toplumsal mücadeleye eklemleyecek bir potansiyele de sahiptir. 

Dipnotlar

[1] “Organik ego” kavramını, egonun içerdiği psikanalitik anlamın ötesinde, ruhsal işleyişi idare eden, genetik olarak belirlenmiş zihinsel yapı ve işlevlere işaret edecek biçimde kullanıyorum.

[2] Türkçe psikanalitik literatürde İngilizcedeki “self” kavramı daha çok “kendilik” terimiyle karşılansa da Türkçenin gündelik kullanımında, geleneksel ve modern edebiyat ve söylemindeki “benlik” teriminin “self”in işaret ettiği yapı ve deneyime daha uygun düştüğü kanısındayım.

[3] Freud bu dönemde ego terimini benliği (self) kastedecek biçimde kullanır. Ego ruhsal bir yapı olarak ancak “Ego ve İd(1923) yapıtında kavramsallaştırılacaktır.

[4] Psikanalitik terminolojide “nesne”nin anlamı kuramsal ve tarihsel nedenlerden ötürü gerçekte ve/veya fantezide ilişki içinde bulunulan “insan” anlamına gelir. “Nesne ilişkisi” kişilerarası ilişkinin içsel temsilidir.

[5] Freud ruhsal yapıyı id, ego ve süperego biçiminde düşünür. İd bilinçdışı kişiliğin en ilkel ve en dürtüsel kısmını oluşturur. Haz ilkesinin egemenliği altındadır.

Kaynaklar

– Abraham, K. (1919). A Particular Form Of Neurotic Resistance Against The Psycho-analytic Method. Selected Papers On Psycho-analysis, London: Hogarth Press, 1949:303-311.

– Bateman, A.(1998). Thick- And Thin-Skinned Organizations And Enactments In Borderline And Narcissistic Disorders. International Journal Of Psychoanalysis,79:13-26.

– Bromberg P. The Mirror And The Mask: On Narcissism And Psychoanalytic Growth. Essential Papers On Narcissism içinde, Ed.: Morrison A.P., New York: New York University Press, 1986.

– Chasseguet-Smirgel, J. (1985). The ego ideal: A psychoanalytic essay on the malady of ideal. New York, NY: W. W. Norton & Company.

– Cooper M. A. (1983). Psychoanalytic Inquiry And New Knowledge. Reflections On Self Psychology içinde. Ed.: Joseph D. Lichtenberg, Samuel Kaplan. Broadway: The Analytic Pres.

– Cooper M. A. Narcissism. Essential Papers On Narcissism içinde, Ed.: Morrison A.P., New York: New York University Press, 1986.

– Ellis H.(1898). Auto-Eroticism: A Psychological Study, Alienist And Neurologist,19:260-299.

– Estin, C.& Laporte H. (2002). Yunan ve Roma Mitolojisi. Çev.: Musa Eran. TÜBİTAK Yayınları, 21. Basım, Ankara.

– Evren, C. (1997). Narsisizm. İstanbul: BDS Yayınları.

– Freud S. (1905). Three Essays On The Theory Of Sexuality. Standard Edition, Cilt 7, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964.

– Freud S. (1910). Leonardo da Vinci And A Memory Of His Childhood. Standard Edition, Cilt 11, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964.

– Freud S. (1911). Psycho-analytic Notes On An Autobiogrophical Account Of A Case Of Paranoia (Dementia Paranoids). Standard Edition, Cilt 12, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J, London: Hogarth Press Ltd, 1986.

– Freud S. (1913). Totem And Taboo, Standard Edition, Cilt 13, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J., Hogarth Press Ltd, London, 1964.

– Freud S. (1914), On Narcissism: An Introduction, Standard Edition, Cilt 14, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964.

– Freud S. (1915). Instincts And Their Vicissitudes. Standard Edition, Cilt 14, Almancadan İngilizceye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964.

– Freud S (1921). Group Psychology And The Analysis Of The Ego. Standard Edition, Cilt 18, London: Hogarth Pres Ltd, 1986.

– Freud S. (1923). Ego And Id. Standard Edition, Cilt 19, Almancadan İngilizceye Çeviren:

Strachey J., London: Hogarth Pres Ltd, 1964.

– Freud S. (1940). An Outline Of Psychoanalysis. Standard Edition, Cilt 23, Almancadan

İngilizceye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Pres Ltd, 1964.

– Freud, S. (1996). Bir paranoya (paranoid bunama) olgusunun özyaşamöyküsü üzerine ruhçözümsel notlar (Schreber). (A. Eğrilmez, Çev.). Olgu Öyküleri II içinde, (s.111-191). İstanbul: Payel Yayınevi. (Özgün eser 1911 tarihlidir)

– Gabbard G. O. (1989). Two Subtypes Of Narcissistic Personality Disorder. Bull Menninger

Clin 53:527-532.

– Gabbard G. O. (1994). Psychodynamic Psychiatry In Clinical Practice, The DSM-IV

Edition. Washington DC: American Psychiatric Pres.

– Gürbilek, N. (2001). Kötü Çocuk Türk, İstanbul: Metis Yayınları.

– Gürbilek, N. (2008). Horlanmanın acısı. Mağdurun Dili içinde, (s.19-47). İstanbul: Metis Yayınları.

– Grunberger, B. (1979). Narcissism and the Oedipus complex. Narcissism: Psychoanalytic Essays içinde, (s.265-281). New York, NY: International Universities Press.

– Hamilton E. (1996). Mitologya. Çev.:Ülkü Tamer, İstanbul, Varlık Yayınları.

– Hartmann, H. (1950). Comments On The Psychoanalytic Theory Of The Ego. The

Psychoanalytic Study Of The Child, 5:74-96, New York: International Universities

Pres.

– Henry, J. (1963). Culture Against Man, New York: Knopf.

– Holmes, J. (2001). Narcissism. Ideas In Psychoanalysis. Seri Ed.: Ivan Ward, Cambridge:

Icon Boks.

– Hughes T. (1997). Tales From Ovid. London: Faber And Faber.

– Jones, E. (1913). The God Complex: The Belief That One Is God And The Resulting

Character Traits. Essays In Applied Psycho-analysis, Cilt 2:244-265, London: Hogarth Press, 1951.

– Kernberg O. F. (1975). Borderline Conditions And Pathological Narcissism. New York:

Jason Aronson.

– Klein, M. (1999[1957]). Haset ve Şükran. (Orhan Koçak, Yavuz Erten, Çev.). İstanbul: Metis.

– Kohut, H. (1998/1971). Kendiliğin çözümlenmesi. (Çev.Cem Atbaşoğlu, Banu Büyükkal, Cüneyt İşcan). İstanbul: Metis.

– Kohut, H. (1998/1977). Kendiliğin yeniden yapılanması. (Çev.Oğuz Cebeci). İstanbul: Metis.

– Kohut, H. (1984). How does analysis cure? (Ed.A.Goldberg, P.Stepansky). Chicago: University of Chicago.

– Kovel, J. (1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon.

– Laplanche, J., Pontalis, J. B. (1988). The Language Of Psychoanalysis. Fransızcadan

İngilizceye Çeviren: Donald Nicholsan-Smith. London: Karnac Books.

– Lasch C. (1979). Culture Of Narcissism. New York: W.W. Norton and Company Inc.

– Masterson, J. F. (1990). The Search For The Real Self. New York: The Free Pres.

– Nacke P. (1889). Die Sexuellen Perversitaten In Der Irrenanstalt. Psychiatrishe En

Neurologische Bladen, 3:20-30.

– Nunberg, H. ve Federn, E. (Ed.) (1962,1967). Minutes Of The Vienna Psychoanalytic

Society, 1:118 ve 2:312. New York: International Universities Pres.

– Rank, O. (1911). Ein Beitrag Zum Narzissusmus. Jb. Psychoanal.& Psycopathol. Forsch.,

3:401-426.

– Reich W. (1933). Character Analysis. New York: Farrar, Straus and Giroux, 1972.

– Riviere, J. (1936). On the genesis of psychical conflict in early infancy. International

Journal of Psychoanalysis 55:397-404.

– Rosenfeld, H. (1964). On the psychopathology of narcissism: A clinical approach.Int J.

Psychoanal. 45:332-337.

– Sadger, J. (1908). Psychiatrische-Neurologisches In Psychoanalytischer Beleuchtung. Zbl.

Gesamtgeb. Med. & Ihre Grenzbeg., No: 7/8l

– Sadger, J. (1910). Ein Fall Von Multipler Perversion Mit Hysterischen Absenzen. Jb.

Psychoanal.& Psycopathol. Forsch., 2:59-133.

– Sandler, J. ve Rosenblatt, B.(1962).The Concept Of The Represantational World.

Psychoanalytic Study Of The Child, 17:128-145.

– Van der Waals, H. G. (1965). Problems Of Narcissism. Bull Menninger Clin 29:293-311.