Ana sayfa 150. Sayı Sencer Divitçioğlu ve Osmanlı toplumu

Sencer Divitçioğlu ve Osmanlı toplumu

283
PAYLAŞ

Özel mülkiyetin serbest bırakılmasının varıp varacağı noktanın ne olduğu Osmanlı Devleti’nin kurucuları açısından da bir sır sayılmazdı. Osmanlı Devleti’nin toprakta özel mülkiyet konusundaki tutumu tamamen bir tercih meselesidir ve özü gereği güvenlik politikasına bağlıdır. Üstelik bu temel politika da son derece başarılı olmuş ve Osmanlı’yı dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri haline getirmiştir.

Türkiye’de Marksistlerin Osmanlı toplum ve devlet biçimini neden doğru tahlil edemedikleri, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Aslında Marksizm Türkiye’nin entelektüel hayatında en başından beri zihin açıcı bir işlev görmüş, bizim aydınlarımızın bildiklerini sandığı pek çok konuyu bir daha düşünmelerini sağlamıştır. Belki de fikir hayatımızda işlenmemiş meselelerin bolluğu yüzünden Türkiye’de Marksist tahliller üzerinde kalem oynatan pek çok fikir adamı olağanüstü bir hamlık sergilemişlerdir. Dolayısıyla iler tutar tarafı olmayan bazı fikirlerin eleştirisine bile gerek olmamakla birlikte Sencer Divitçioğlu’nun yazdıklarını bunların dışında tutmak gerekir. Amacım Sencer Divitçioğlu’nu eleştirirken sadece onun Marksizme vukufunu sorgulamak değil, aynı zamanda Marx ve Engels’in Doğu toplumlarının üretim biçimlerini tahlil ederken düştükleri bazı yanılgıları da tespit etmeye çalışmaktır.

Sencer Divitçioğlu (1927-2014)

Osmanlı sistemi ‘geri’ miydi?

Sencer Divitçioğlu’nun Osmanlı toplumu üzerine incelemeleri pek çok doğruyu içinde barındırır. Esasen Osmanlı toplumundaki üretim ilişkilerini şöyle formüle eder:

“Reaya (çiftçi -y.n.) toprağın mülkiyetinden yoksundur. Fakat reaya, toprak üzerinde ırsi ve daimi bir kiracı durumunda olan hür köylüdür. Üretim aracı olan topraktan ayrılmamıştır ve bağımsızdır. Yarattığı artık-ürünün devlete geçiş şekli, devletin yüce otoritesi ile belirtilir. Reaya ile devlet arasında cebri tahakküme ya da serbest akde dayanan fiili bir durum yoktur. Reayanın yarattığı artık-ürünün devlete geçiş şekli, yasalarla gösterilmiş bir vergileme esasına göre yapılmaktadır.” (1)

Sencer Divitçioğlu, Osmanlı toplumunu ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) içinde değerlendirir. Dolayısıyla onun tanımlamalarında Osmanlı toplumunun hem Avrupa feodalizminden farkının açıkça görünmesi hem de ondan daha geri bir aşamayı temsil etmesi gerekmektedir. Oysa onun tanımlamaları kendinden umulan bu iki beklentiyi de yerine getirmekten çok uzaktır. Birinci beklentiyi yerine getiremez çünkü reayanın Avrupalı serften farkı, rantiyecinin, birinde toprakları sınırlı bir senyör, diğerinde (Osmanlı’da) doğrudan devletin kendisi olmasından ibarettir. Bu fark önemliymiş gibi görünür ama Sencer Divitçioğlu bile ısrarla vurguladığı bu fark hususunda kuşkuya düşer gibi olur ve şunu yazar:

“İncelediğimiz 14. ve 15. yüzyıllardaki Osmanlı toplumunun bünyesi sanki anonim-tek senyörlü bir feodal (?) üretim tarzı kimliği göstermektedir. Fakat yine de bu üretim tarzında servaj yoktur.” (2)

Sencer Divitçioğlu’na göre Osmanlı (Asya Tipi) üretim tarzının klasik Avrupa feodalizminden en büyük farkı, reayanın serf olmamasıdır ama bu bile yorum meselesinden başka bir şey değildir, çünkü “Toprakların mülkiyeti devlete ait olduğundan, bu köy topluluklarında yaratılan artık-ürün de devlete aittir.” (3) Ama bu el koymayı, tam anlamıyla kamu hizmetinin karşılığı olarak kabul etmek de zordur. Çünkü yine kendisinin yazdığı gibi, “Devlet, köy topluluklarında yaratılan artı-ürünü kendisine geçirmektedir. Bu işin meşruluğu ise ancak devletin üzerine aldığı kamu işlerini başarması ile mümkündür. Fakat devlet karar almada serbest olduğundan artık-ürünün bir kısmını kamu yatırımlarına tahsis ederken, diğer bir kısmını kendi tüketimi için alıkoyacaktır. Nitekim devlet, tüketilen zenginliği ve lüksü temsil eder.” (4)

Bu tanımlamaya göre devletin kamu hizmeti görevi ile devleti temsil edenlerin keyfi harcama serbestisi arasında ince bir çizgi vardır ve bunu birbirinden ayıracak belli bir mekanizma da yoktur. Dolayısıyla devletin reayanın artı-ürününe el koyması, bir senyörün kendi serflerinin artı-ürününe el koymasından pek de fazla ayırt edilememektedir. Çünkü senyör de kendi toprakları üzerinde küçük bir devletçiğin başkanlığını temsil eder ve kamu hizmeti niteliğindeki bazı harcamaları da yapmak zorundadır.

Osmanlı üretim tarzı klasik Avrupa feodalizminden ne kadar farklıydı?

Sencer Divitçioğlu, sıkıştığı bu açmazdan kurtulmak ve Osmanlı (Asya Tipi) üretim tarzının Avrupa feodalizminden farkını daha da belirginleştirmek için yeni bir saptamaya daha girişir ve reayayı “hür” ilan eder. (5) Reayadan alınan artık-ürünün kişinin kişiyi sömürüsü olmayıp daha ziyade devletin üzerine düşen üretim çalışmaları için zorunlu olarak yaptığı bir sömürü olduğunu (yani aslında sömürü olmadığını) anlatır (6) ve daha da ileri giderek, aslında sultanın bile içine doğduğu devlet aygıtının bir tür kulu (kölesi) olduğunu tespit eder. (7) Yani çelişkili bir sürü kavram havada uçuşur. Böylece bütün kavramlar aslında nereden baktığınıza bağlı hale gelir. Ona göre reayayı kul (ya da serf) olarak kabul etmek pek akla yatkın olmamakla birlikte sultanın bizzat kendisini “kul” olarak kabul etmek bir çelişki sayılmaz. Her iki kesim bu kadar birbirine yaklaştığına göre aslında her ikisi de “hür” sayılabilir! İşin bu kısmını geçelim.

İkinci olarak Osmanlı Devletinin, kapitalizme kendi iç koşullarıyla geçemediği için, basit bir mantık çıkarsamasıyla, Avrupa feodalizminden daha geri bir üretim ilişkisini temsil ettiği iddia edilir. (8) Oysa Sencer Divitçioğlu’nun da fark ettiği gibi Avrupa feodalizmine tevafuk eden serflik türü üretim ilişkileri ancak Anadolu’nun iç karışıklığa sürüklendiği beylikler döneminde tebarüz etmiştir. (9) Dolayısıyla bizim tarihimizde klasik Avrupa feodalizmine en yaklaştığımız dönem, aslında bir ara dönemden başka bir şey değildir ve hiçbir tarihçimiz Selçuklu sonrası beylikler dönemini tarihimizin en parlak dilimi olarak kabul etmeye yanaşmaz. Üstelik bu ara süreç çabucak aşıldığına göre, beylikler dönemi feodalizminin ATÜT’ten daha ileri bir aşama olduğunu çıkarsamak Sencer Divitçioğlu’ndan başka kimsenin aklına gelmez. Zaten böylesi bir iddia ATÜT fikrinin temel çıkış noktasına da aykırıdır çünkü Osmanlı’nın, henüz Selçuklu sonrası küçük bir beylik olarak daha ileri bir üretim biçimini temsil ederken imparatorluğa dönüştükçe daha ilkel bir üretim biçimine evrildiğini kabullenmeyi gerektirir.

Toprakta özel mülkiyet meselesi

Sencer Divitçioğlu, Osmanlı sistemini ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) sınıflandırmasına dâhil etmek için bütün bu zahmete niçin girmiştir? Çünkü bu toplumu diğerlerinden ayıran, adeta bir tür sihirle donatan şu “özel mülkiyetin olmaması” tespitidir. Sadece Sencer Divitçioğlu değil, Marx da, özel mülkiyetin olmadığı toplumlara fazlasıyla ilgi duyar.

Sencer Divitçioğlu’nun da belgelediği gibi Marx, en olgun eseri Kapital’de dahi Asya tipi üretim biçiminden ve bu kategoride bulunan halklara ilişkin bakışından vazgeçmemiştir. Ama bu halkları tam olarak da tahlil edememiştir. Özel mülkiyete geçmemiş halklar onun zihninde ilkellikle ve daha geri bir üretim aşamasıyla eşdeğerdi. Çünkü o dönemde ilkel halklar hakkında pek çok rapor ve çalışma Avrupalı biliminsanlarının kafalarını meşgul ediyordu. Fakat ortada çok ciddi bir anakronizm var gibidir. Çünkü o sıralar yeni keşfedilen ya da keşfedilişlerinden bu yana en fazla üç yüzyıldan biraz fazla bir zaman geçmiş olan yeni kıtaların halkları, kesinlikle avcılık-toplayıcılık döneminde takılı kalmış bir tür Taş Devri kavimleriydi. Öte yandan, Hindistan ya da bizim ATÜT’çülerin yakıştırdıkları Osmanlı toplumu, belki kapitalizme ancak dış etkenlerle evrilmek zorunda kalan halklardandı ama kesinlikle Taş Devri’nde takılı kalmış değildi.

Bu durumda Osmanlı toplumunda en önemli üretim aracı olan toprakta özel mülkiyete pek yer verilmemesi gerçeği, kesinlikle doğru bir başlangıç noktasından tartışılmaya başlanmış değildi. Bunun ilkellikle bir ilgisi yoktu. Üstelik Türkler Orta Asya’da göçebe-çoban üretim biçimine sahipken bile özel mülkiyeti biliyorlardı. (10) Yani pek çoklarının göçebe-çobanlığı, avcı-toplayıcılıkla karıştırmaları ya da aynı sanmaları bu tuhaf yargının oluşmasına neden olmuş olabilir. Ama bu türden çıkarsamaların gerçekle uzaktan yakından ilgisi yoktur. (11)

Hayvan sürülerinin özel mülkiyetine sahip toplulukların, yerleşik tarımcı çiftçiler haline geçince özel mülkiyeti unutmaya başlamaları varsayımı gerçekle bağdaşmaz. O halde Selçuklu’da ve Osmanlı’da gerçek şudur ki, özel mülkiyet olgusu ancak devlet aygıtı aracılığıyla ve tamamen kasıtlı olarak baskı altına alınmıştır.

Aslında bu durum Sovyetler Birliği’nin yaptığıyla hemen hemen aynı şeydir. Orada da hukuken üretim araçlarında özel mülkiyete izin verilmemesi hiçbir şekilde yeni bir akrabalık biçimi ile biçimlenen toplumsal ilişkilerin değişiminin kapısını açmamış, eskinin ailesi, toplumun temel birimi olmaya devam etmiştir. Sovyetler Birliği dağılır dağılmaz da eski aile birimi kaldığı yerden içinde saklı kodlar uyarınca özel mülk biriktirmeye yeniden başlamıştır.

Öte yandan, ailenin olmadığı sosyal organizasyonlar ancak avcı-toplayıcı üretim biçiminde kalan toplumlarda topluluk mülkiyetiyle bir arada bulunabilmiştir. Yani birey, sahip olduğu her şeye ancak akraba bir topluluğunun üyesi olarak hak kazanmaktadır. Ama öldükten sonra bırakabileceği pek bir mülkü ve yasal evlatları olmadığı için böyle toplumlarda özel mülkiyet gelişmemiştir. Tarım, özel mülkiyetin başlangıcı için çok önemli bir aşama anlamına gelir. Ama bu aşamada özel mülkiyetin çıkışından önce kolektif çalışma biçiminin inkıraza uğraması gerekir. Çünkü tarımsal verimlilik, avcı çalışmasının verimliliğinden çok farklı ilkeler üzerine kurulmuştur. Sosyolojik anlamda aile birimi, tarımcı üretimin ortaya çıkışıyla birlikte başlamıştır ve başladığı zaman da özel mülkiyet, bir hukukçunun anladığı anlamda hâlâ ortada yoktur. Aileyi ortaya çıkaran şartlar, özel mülk olsun ya da olmasın, bir kişi ya da bir aileye tahsis edilen ya da sahiplenilen toprakta yapılan üretimle ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da da toplumun temel birimi ailedir. Aile kutsallaştırılır ve Spartalılarda olduğu gibi ailenin varlığına ilişkin devlet tarafından icra edilmeye çalışılan bir uygulama yoktur.

Öte yandan, Osmanlı Devleti’nde en önemli üretim aracı olan toprağın özel mülkiyetinin istisnai durumda bulunması ya da vakıf kurumlarına hapsedilmesi çok önemli bir husustur. Bu durum kesinlikle daha eski devirlerden tevarüs eden ilkel bir uygulama değil, bilinçli bir tercihtir. Yani Osmanlı devlet düzeninde toprakta (üretim aracında) özel mülkiyete pek de izin verilmemesi durumu, kesinlikle özel mülkiyete geçememiş daha ilkel halkların ATÜT içine dâhil edilmesi yöntemiyle açıklanamaz. Osmanlı devletinin kuruluşundan bu yana, hatta Selçuklulardan itibaren toprağın büyük oranda miri (devlete ait) olması kesinlikle bir tercih meselesiydi. Nasıl ki Antik Çağ’da Sparta toplumunun özel mülkiyeti sınırlama gayretleri, onların Atinalılardan daha ilkel olmalarıyla açıklanmamışsa, ondan bin küsur yıl sonra kurulan Osmanlı Devletinin uyguladığı özel mülkiyet karşıtı iktisat politikasının da ilkellikle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Temel üretim aracı toprak olan tarımcı bir toplulukta özel mülkiyetin yaygınlığı asayiş sorunlarından başka bir anlam taşımaz. Çünkü toprağın alınıp satılabilir olması, bir yanda belli ellerde arazi birikimine neden olacakken, diğer yanda bazı kişilerin ve ailelerin geçimlerinin teminatı olan topraktan mahrum kalması anlamına gelir. Bu ikinci grup her türlü adi suçlar için gerekli potansiyeli yaratacak ve devamında pek çok isyan girişiminde aktif rol oynayacaktır. Bunlara izin vermemek için toprak alım satımının yasaklanması, yani toprak mülkiyetinin devlete ait olup şahıslara devredilmemesi en iyi çözüm yolu olacaktır.

Tabi yasak sadece hukukun bir meselesi olarak kaldığı sürece hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü yasaların sosyal dayanağı olmazsa, ne kadar yasaklarsa yasaklasın o mülkün el altından satışı her zaman mümkün olacaktır. Bu, elbette ki toprak için de geçerlidir. Toprak satışının önüne geçilebilmesi, ancak nüfus artışıyla ortaya çıkan nüfus fazlasının istihdam edilebileceği kadar bol miktarda işlenmemiş toprağın hâlâ rezervde olmasına bağlıdır. Öyle anlaşılıyor ki Anadolu’da ve Rumeli’de bu türden işlenmemiş arazi hâlâ fazlaydı ve Osmanlı Devleti bu konuda da öncü rolü oynuyordu. Sencer Divitçioğlu bu konuda şunları yazar:

“Osmanlı ekonomisinde toprak boldur. Ve hatta bu toprak bolluğundan yararlanmak için Osmanlı Devleti daima sürgünler kullanmak zorunda kalmış, özellikle Rumeli, hatta Anadolu’da bile toprakları şenlendirmek için devamlı önlemler almıştır. Kuruluş sırasında ve onu izleyen yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin asli görevlerinden biri toprak açma olmuştur.” (12)

İşte tam da bu nedenle Osmanlı Devleti toprakta özel mülkiyet eğilimini baskı altında tutabilmiştir. Toprakta özel mülkiyetin yolunu açan tarihsel gelişmeler, ekilebilir toprağın sınırlılık hali durumunda ortaya çıkar. Arazinin nüfus artışını karşılayabilecek kadar bol olduğu durumlarda toprağın alış-satışının hayati bir önemde olamayacağı ortadadır. Dolayısıyla biraz da devletin benimseyeceği bir güvenlik politikası uyarınca, kolayca özel mülkiyet hakkı baskı altında tutulabilir. Kısacası toprakta özel mülkiyetin ortaya çıkması kesinlikle artık-nüfusun belirmesinin bir sonucudur.

Antik dönemde kölecilik

Bu noktada belli başlı uygarlık merkezlerini göz önünde bulundurarak hızlı bir tarihsel süreç taraması yapmak zorundayız. Özel mülkiyetin tezahür ettiği toplumlarda her zaman kölelik de beraberinde gelmiştir. Üstelik köleci üretim biçiminin Antikite ile sınırlı sanılması aynı zamanda Avrupa uygarlığının daha ileri bir üretim seviyesine sahip olduğu yanılgısını da beraberinde getirdi. Oysa 1930’lu yıllarda Sovyet biliminsanları devrim niteliğinde çok ilginç sonuçlara ulaşmışlardır. Örneğin I. M. Diakonoff, Mezopotamya’da Sümer uygarlığının erken siyasi tarihinin derin bir tahlilini yaptığında ortaya çıkan sonuç şudur: MÖ 24-23. yüzyıllar arasında “Erken Hanedanlık” denen dönemin en önemli kenti olan Lagaş için yaptığı hesaplara göre en büyük toprak sahibi kurumlar tapınaklardır. Lagaş’ın yaklaşık 100.000’e yakın nüfusunun 35.000 kadarı bu şehir devletinin irili ufaklık yirmiye yakın tapınak arazisinde istihdam ediliyordu. Bunlardan ancak 25.000’i özgür, geriye kalan 10.000 kişi ise köleydi. (13)

Sümer uygarlığı neredeyse Batı Avrupa’nın yaşayacağı sürecin mini bir özeti gibidir. Üstelik sadece Batı Avrupa’ya özgü olduğu sanılan pek çok süreç ilk kez Ön Asya’da yaşanmış ve bitmiştir. Yaklaşık 3000 kilometrekare alana sahip Lagaş arazisinin yaklaşık 1/6’sı yani 500-600 kilometrekaresi bu tapınakların topraklarıydı. Ama ilk krallık sülaleleri tıpkı Avrupa’daki kralların Reform Dönemi’nde kilisenin ellerinden arazilerini alması gibi bu arazileri kendi zimmetlerine geçirdiler. (14)

Dolayısıyla daha büyük mülk arazileri için daha çok sayıda köle sayısına ihtiyaç vardı ve esasında ellerinden toprağı alınan her çiftçi ailesinin fertleri köleliğe düşmekten kurtulamıyorlardı. Belki de toplumu içten içe kemiren bu hastalıklı yapıdan kurtulamadıkları için Sümer uygarlığı en parlak döneminde göçebe-çoban Sami kökenli Akadların egemenliği altına girdi ve tarihten silindi.

Roma imparatorluğu verimsiz köleci sistemi sonuna kadar sürdürüp ancak verimsizliği kesinlikle anlaşılınca bırakmaya çalıştığından dolayı yıkıldı.

Benzer bir süreci yaklaşık iki binyıl sonra Roma İmparatorluğu da yaşamak zorunda kaldı. Roma toprakları üzerinde küçük çiftlikler kalmayana kadar bütün araziler büyük çiftlikler (latifundia) halinde bir avuç mülk sahibinin elinde toplanınca, bu büyük yurtlukların işletilmesi de köle emeğine dayanmak zorunda kalmıştı. Bu yurtluklar üzerinde ya hayvan yetiştiriliyor ya da yine köle emeğiyle tarım yapılıyordu ama köle emeği kârlı (rantabl) olmaktan çok uzak bir çalışma biçimiydi. Muhtemelen köleleri beslemek için ayrılan ürün miktarı satılmak için ayrılan miktardan daha fazla bir yer tuttuğu ve bu oran bir türlü düşürülemediği için kârlı değildi. Köleler istekli çalışmıyor, daha fazla ürün elde etmek anlamında hiçbir dikkat göstermiyordu. Tarımcılığın doğasında olması gereken ihtimam ve tetiktelik onların motivasyonlarında yer almıyordu. Dolayısıyla imparatorluktaki ticari şartlar bozulmaya başladığında artık besleme zahmetine katlanılamaz hale geldiler. Bu durumda Engels’in deyimiyle, “küçük tarım, yeniden tek kârlı biçim durumuna geldi.” (15)

Bu yurtluklar birbiri ardına küçük parçalara bölündüler ve soydan geçme kiracılara (kolon) tahsis edildiler. Bu kiracılar ürettikleri ürünün çok büyük bir bölümünü mal sahibine bırakıyorlardı. Köle değillerdi, ama özgür de sayılmazlardı. Çoğunlukla üzerindeki toprakla birlikte satılıyorlardı. Engels, bunların Ortaçağ serflerinin habercisi olduğunu yazar. (16)

Kısacası hiçbir yerde köleci üretim biçimi sonsuza kadar devam edemiyordu. Tarımın öz doğası, yarattığı ürüne yabancılaşmayı kaldıramıyordu. Üretimin verimliliği kesinlikle sahiplenmeye dayanıyor, bunun için de en azından toprağın veriminde artışın kendi çıkarına olduğunu bilen bir kiracıya gereksinim duyuluyordu. Emeğine ve ürününe tamamen yabancılaşmış bir köle, tarımın ihtiyaç duyduğu özeni sağlayamıyordu.

Roma imparatorluğu bu verimsiz üretim biçimini sonuna kadar sürdürüp ancak verimsizliği kesinlikle anlaşılınca bırakmaya çalıştığından dolayı yıkıldı. Sonu baştan belli olduğu halde çılgınca bir hayatta kalma savaşı verdiği için ancak kaçıklara, çılgınlara ve sapkınlara ilham kaynağı olan bir uygarlık yaratabildi.

Kısacası, özel mülkiyetin serbest bırakılmasının varıp varacağı noktanın ne olduğu ve olacağı Osmanlı Devleti’nin kurucuları açısından da bir sır sayılmazdı. Osmanlı halkının toprakta özel mülkiyeti bilmeyecek kadar ilkel bir aşamada olduğu, ciddiye bile alınamayacak bir görüştür. Osmanlı Devleti’nin toprakta özel mülkiyet konusundaki tutumu tamamen bir tercih meselesidir ve özü gereği güvenlik politikasına bağlıdır. Üstelik bu temel politika da son derece başarılı olmuş ve Osmanlı’yı dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri haline getirmiştir. Ama sonunu hazırlayan süreç, pek çok Marksist araştırmacının sandığı gibi Batı Avrupa’daki muadillerinin toplumsal ve iktisadi yapılarından daha geri bir üretim aşamasında bulunmasından kaynaklanmıyordu. Kapitalizm ilk önce Batı Avrupa’da başlamış ve Osmanlı da dâhil dünyanın bütün devlet ve toplumları bu gelişime intibak etmek zorunda kalmışlardır. Ama ne yazık ki, Avrupa’daki bu evrilmenin gerçek nedenini bulmak için şimdiye kadar pek de doğru teşhisler yapılamamıştır.

Dipnotlar

1) Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Alfa Yayınları, s.138.

2) A.g.y., s.137.

3) A.g.y., s.101.

4) A.g.y., s.49.

5) A.g.y., s.138.

6) A.g.y., s.101.

7) A.g.y., s.79.

8) Sencer Divitçioğlu, Asya Tipi Üretim Tarzı ve Az-Gelişmiş Ülkeler, Elif Yayınları, s.6.

9) Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Alfa Yayınları, s.146.

10) Bkz. S. G. Agacanov, Oğuzlar, Selenge Yayınları, s.162 ve B. Y. Vladimirtsov, Moğolların İçtimai Teşkilatı. Türk Tarih Kurumu Yayınları, s.92.

11) Bu konuda bkz. Kaan Polatlar Göçebe-Çoban Halkların Tarihsel Rolleri, Doğu Kitabevi Yayınları.

12) A.g.y., s.127.

13) I. M. Diakonoff, “The Rise Of The Despotic State In Ancient Mesopotamia” Ancient Mesopotamia Sosyo-Economic History, Nauka Publishing House, s.174-176.

14) A.I. Tyumenev, “The Working Personnel On The Estate Of The Temple Of (dingir) BA-Ü İn Lagaş During The Period Of Lugalanda and Urukagina” Ancient Mesopotamia Sosyo-Economic History, Nauka Publishing House, s.89.

15) F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, s.179.

16) A.g.y., s.179.