Ana sayfa 151. Sayı Hocam Yaman Örs’e hoşça kal derken

Hocam Yaman Örs’e hoşça kal derken

213
PAYLAŞ

Yaman Hoca inandığı, sevdiği güzellikleri, değerleri bizimle paylaşır, akademik konuların dışında da bir birey olarak gelişmemizde öncülük yapardı. Kendi yaşamsal ve entelektüel birikimini biz öğrencilerinin olgunlaşma süreçlerine katkı sağlayarak, bizlerin estetik değerlerimizin ve pek çok yaşam inceliklerimizin oluşmasında da etkili rol oynamıştır.

Bu garip bir veda olacak
çünkü aslında hep bizimlesin
ne kadar uzağa gitsen de
dünya değiştirsen de
kavramların, yazıların ve düşüncelerinle bizimlesin…

Sunuş

Bu yazı hocam Yaman Örs’ün 4 Ağustos 2016’da ölümünden sonra 6 Ağustos 2016 tarihinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Yerleşkesi Abdülkadir Noyan Salonunda düzenlenen cenaze töreninde yaptığım konuşma temel alınarak oluşturulmuştur.

Bir yandan tüm yaşanmışlıklar arasından seçim yapmanın güçlüğü öte yandan bunları olduğu gibi aktarmanın olanaksızlığı… Üstelik hocamın ölümünün acısını yüreğimde böyle derinden ve sessizce yaşarken… Oysa yaşam nedir, pek çok yanıtı olan bir soru bu. Bana göre karanlık evrende bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan ışıklı bir ay ile onun etrafındaki yarı saydam hare… elbette birbiri ardı sıra giden görüntüler ve anılar değil.

Yaman Hocamın 80 yıllık yaşamının son 26 yılına tanıklık etmiş bir insan olarak ya da onun sözleriyle “yaklaşım ve bakış açısını oldukça benimsemiş” bir öğrencisi olarak sözlerime devam edeceğim. O Türkiye’de geleneksel anlamdaki “hocalık” kalıplarının dışına çıkmış, bana ve pek çok akademisyene rol-model olmuştur. Kuşkusuz bu kısacık anı yazısının bana göre özü bu satırlardır. Onu yakından tanıma olanağı bulmuş asistanı, meslektaşı ve dostu olarak hocamın “akademik tutum ve davranışlarını” oldukça öz olarak ve bütünsel olabilme kaygısını gözeterek sizlere aktarmak istiyorum şimdi.

Yaman Hoca öğrencilerini ya da daha genel anlamda birlikte çalıştığı insanları oldukça iyi tanır, onları ilgi alanlarına göre yönlendirirdi. Özellikle ortak noktaları olanları tanıştırır, akademik bir üretim için bir araya gelmemizi yüreklendirirdi. Sanırım akademik ortamlarda doğru ortak seçimleri yapmanın yanı sıra birlikte çalışmalar yürütmek, bir sinerji yaratmanın ötesinde daha kapsamlı ve verimli sonuçlar almamızı da sağlıyordu. Paylaşımcıdır ki, bu akademik yaşamda oldukça güç bir iştir. Ona göre “paylaşımların en güzeli de, akademik paylaşımdır”. Akademik konuları ilgili kişilerle paylaşır ve birlikte makale, kitap yazmamızda da öncülük ederdi. Bu açıdan onu değerlendirdiğimde pek çok insanın birbirini tanımasında ve birbirini etkilemesinde kilit bir rol oynadığını söyleyebilirim.

Fuat Aziz Göksel, intörn öğrencimiz, Serap Şahinoğlu, Erdem Aydın, M. Cemil Uğurlu, Berna Arda, Yaman Örs.

Onun bu özelliğini ben de kişisel olarak oldukça benimsedim. Doktora programımızın ilk yılı verdiğim “Etik ve Etik Metodoloji” ders programımızda onun makale ve kitaplarından bazı bölümleri okur ve sonunda da Yaman Hocayla doktora öğrencilerimizi tanıştırırdım. Böylece ben de ondan öğrendiğim bu yaklaşım ile onunla yeni öğrencilerimiz arasında bir köprü olmaya çalışırdım. Bunu genç akademisyenlerin de benimsediğini Yaman Hocanın ölümünden sonra bölümümüzün doktora öğrencilerinden Emine Topcu’nun bana yazdığı aşağıdaki mesajda açıkça görebiliyorum:

“Bizi Yaman Hoca ile tanıştırdığınız için çok teşekkür ederim. Parlak aydın bir beyin olduğu ve çok nazik bir insan olduğu tek bir buluşmada bile anlaşılıyordu. Sizin sayenizde tanıdık kendisini. İyi ki de tanımışız. İyi ki tanıştırmışsınız.

“Sizinle olan ilişkisi ise hayalini kurduğum bir ilişkinin var olduğunu gösterdi bana. Kim bilir belki bizler de yakalarız bu enerjiyi diye ümitlendirmişti beni. Siz hem öğrencisi hem dostu hem çalışma arkadaşıydınız görebildiğim kadarıyla. O nedenle size başsağlığı dilemek istedim. Hangi kelimeler kullanılır bu acıları paylaşmak ve hafifletmek için hiç bilemiyorum. Hocasını, çalışma arkadaşını kaybetmenin acısının ne olduğunu da net olarak bilemiyorum. Ama büyük bir acı ve boşluk yarattığını tahmin edebiliyorum…”

Yaman Hoca biz öğrencilerini tanır, bizleri akademik olarak doğru bir biçimde yönlendirirdi. İlgilendiğimiz konularda araştırma yapmamızı, bilimsel toplantılarda bunları sunmazı ve yazmamızı destekler ve tüm akademik süreçlerde bizleri her zaman yüreklendirirdi. Kuşkusuz biz de kendimizi tüm bunlardan sonra değerli ve önemli hissederdik. Bizlerle kurduğu ilişki biçimi alışılmış bir hoca-öğrenci ilişkisinin hiyerarşik yapılanmasının oldukça ötesindeydi. Sanki onun eşitiymişiz gibi sürdürdüğü bu ilişki ile özgüvenimizin oluşmasında etkili bir rol oynadığını ve bunun önemini yıllar geçtikçe ve başka örnekleri gördükçe daha da iyi kavramışımdır. Kuşkusuz o yalnızca bizlerle değil, neredeyse tüm ilişkilerindeki yaklaşımının temel motifi olan eşitlikçi, tarafsız ve ayrımcılıktan kaçınan yanıyla bizlere farklı bir tutumun olabileceğini göstermiştir.

Yaman Hoca inandığı, sevdiği güzellikleri değerleri bizimle paylaşır, akademik konuların dışında da bir birey olarak gelişmemizde öncülük yapardı. Kendi yaşamsal ve entelektüel birikimini biz öğrencilerinin olgunlaşma süreçlerine katkı sağlayarak, bizlerin estetik değerlerimizin oluşumunda; müzik zevkimizin gelişmesinden, Ankara’da nerede lezzetli balık yeneceğine kadar pek çok yaşam inceliklerimizin oluşmasında da etkili rol oynamıştır.

Bildiği, inandığı konularda sonuna kadar gittiğini ve girişimci bir ruha sahip olduğunu ancak tüm bunları bürokrasiden olabildiğince kaçarak gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebilirim. Bilimsel Felsefe Çevresi’nin kurulması ve sürdürülmesindeki çabası da bunun en çarpıcı örneğidir. Bu “çevre” son üç kişi kalana kadar her zaman yapılacakları planlayıp çalışmalarını sürdürmüştür. Sonunda benim ve Kumru’nun (Kumru Arapgirlioğlu, Bilkent Üniversitesi Peyzaj Mimarisi ve Kentsel Tasarım Öğretim Üyesi) ümitsizliğe kapılmamızı engelleyerek bunun akademik yaşamda olabilecek bir durum olduğunu hissettirerek bizlerin olgunlaşmasında etkili olmuştur.

Onun akademik yaşamdaki bir başka farklı rolü de “yöneticiliği”dir. Yaman Hoca sıklıkla “yöneticilik” vasfını pek de beğenmediğini dile getirirdi. Ben ve onu yakından tanıyan pek çok kişinin bu yoruma pek katılmadığını söyleyebilirim. Çünkü o yine geleneksel anlamda bir “idarecilik” yapmadığı için anlaşılamamıştı ve bunun sonucunda da böyle bir düşünceye kapıldığını sanmaktayım. Oysa gerek kurucusu olduğu Türkiye Biyoetik Derneği’nin yönetiminde rol almayıp bunu gençlere bırakması, gerek on yıl süresince yürüttüğü Anabilim Dalı Başkanlığı sırasında izlediği yol ile bunu bizlere doğrudan göstermiştir. Hiçbir zaman “koltuk” kaygısına düşmemiş, katılmasa bile anabilim dalındaki meslektaşlarının düşüncelerine saygı göstererek, çoğunluğun ve azınlığın düşüncelerini alarak, kısaca zor olanı özgürlük ve demokrasi için uygulayarak ortak bir kararda uzlaşmaya varmaya çalışmıştır.

Alanımızla ilgili olarak etik, tıp etiği ve biyoetiği Türkiye’de tanıtan ve yaygınlaştıran, ‘faklılaşmış uzantı’, ‘etikte amaç araç ilişkisi’, ‘benzerlikler farklılıklar’, ‘bilimsel felsefe’, ‘antifelsefe’, ‘tıp evrimi’ onu neredeyse doğrudan çağrıştıran anahtar sözcüklerdir. Bu kavram ve konuların yaygınlaşmasında önemli rol oynamış, doğru bildiğini söylemekten de asla kaçınmamıştır. ‘Atatürk’, ‘Evrim’, ‘laiklik’ gibi çağdaş ulusal ve evrensel konuların tartışılmasında ve savunulmasında belirgin bir rol üstlenerek bizlere örnek olmuş bir akademisyendir.

Sevgili Hocam, sizin deyiminizle bugün “dünya değiştirirken” size hoşça kal demek istiyorum. Her yolculuk biraz da hesaplaşmadır aslında. Ama ne mutlu bize… hiç konuşulmadık hesabımız kalmadı birbirimize…

Geçen akademik yıl sabbatikal iznimi alarak bir yıl yurt dışında bulunduğum sırada 17 Nisan 2016 tarihinde Evren’den bir mesaj aldım:

“Babam dün evde öğlene doğru bir beyin kanaması geçirmiş, ve hemen ilk önce Bilkent yakınındaki Atatürk Hastanesi (eski Trafik Hastanesi) acil, sonra da dün gece geç İbni Sina beyin cerrahisi yoğun bakıma alınmış. Ben bu öğleden sonra gelebildim ve havaalanından doğrudan İbni Sina’ya gidip gördüm: şuuru yerinde, sol tarafında biraz felç var ama kolunu ve ayağını hareket ettirebiliyor (ama sol kolda lateral hareket yok şimdilik ve sol el parmaklarını kullanamıyor). Kanama durmazsa ve basınç artarsa drenaj yapabiliriz dediler.

“Şimdilik durum böyle. Endişelenmeyin, iyiye giden bir tablo göründü bana.”

Yaman Hoca 16 Nisan 2016 ile ölümünden hemen önce 4 Ağustos sabahı 3.15’a kadar İbni Sina Hastanesi’nde kaldı. Sağlığı oldukça bozulmuştu. Zaman zaman bilinci kapanmasına, yoğun bakımda kalmasına rağmen yaşamaya çalıştı. Onu ziyaret etmekten başka elimizden hiçbir şey de gelmiyordu.

Nurtaç ile (Nurtaç Ekşi, yakın dostu ve aile avukatı) Hocamızı ziyaret ettiğimiz bir günün sonrasında, ne bir söz ne bir teselli cümlesi hiçbir insani yaklaşım, onu öylece kendi başına yaşam mücadelesi ile hastanede bırakmaya gönlümüz elvermiyordu. Üstelik içimizdeki karmaşık duyguları söze dökmenin olanaksızlığını da biliyorduk. Oysa bazen bir bakış, bir dokunuş, bir şarkı, bir film ya da bir fotoğraf tüm söylemek istediklerimizin bir yansıması gibi karşımıza çıkıveriyor birden. Kuşkusuz bu sorulara yanıt arayışı içindeki usumuzun seçiciliği değil mi! Ankara Kalesine çıkan yokuşun ara sokaklarından tepeye ulaşmak için yürürken eski, yıkık dökük belki de hiç kimsenin yaşamadığı bir evin duvarındaki yazılama, içimizdeki hüzünlü gerçeği öyle trajik anlatıyordu ki bize: “Bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin”.

Yıllar önce nedendir bilmem ama ruhumun derinliklerinde hissettiğim P. Neruda’nın “Unutmak Yok” başlıklı şiiri, şimdi birden usumda belirdi. Daha lise yıllarımda, şiirle tanıştığım ilk günlerde ezberlediğim bu şiir, uzun yürüyüşlerde bazen kendi kendime mırıldandığım dizeleriyle bana eşlik eder ya da arkadaşlarla birbirimize şiir okuduğumuz o eski zamanlarda… Şimdi kadim bir dosttan, Hocam’dan sonsuza dek ayrılırken, ölümü ve onun dayanılmaz acısını ne çarpıcı aktarıyor bana yeniden…

Unutmak Yok Nerelerdeydin diye sorarsan
Hep eskisi gibi diyeceğim
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim
Sürdükçe kendini harcayan ırmaktan
Ben yalnız kuşların yitirdiklerini bilirim.
Bir de kayıp giden zamanı…
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden kopkoyu bir gece birikiyor ağızda?
Ve ölüm neden?
Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
Unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil
Yaşlarla kaplı yüzler
Boğazımıza yapışan eller
Acıyı tatmış bir günün izleri…
İşte menekşeler işte kırlangıçlar
Bize sevinç veren ne varsa
Geçici ve küçük duyarlıkların, yan yana göründüğü süslü kartpostallarda
Ama bu sınırın ötesine geçmeliyim
Dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu
Ne karşılık vereceğimi bilmeden…
O kadar çok ki güneşin önünde setler
O kadar çok ki engeller
Ve o kadar çok ki ölüm