Ana sayfa 152. Sayı ‘Dünyayı Açıklamak’

‘Dünyayı Açıklamak’

287
PAYLAŞ

Sedat Ölçer

Geçmişin, günümüzün değerler sistemi ve bilgi birikiminin ışığı altında değerlendirilip yargılanması her ne kadar doğru bir yaklaşım olarak düşünülmese de, Weinberg, aksine, böyle bir tutumu benimsediğini açıkça ifade ediyor ve zaten kitabının esas özgünlüğü de bu. 

Antik Yunan çağından modern çağlara uzanan zaman dilimi, pek çok bilim tarihçisinin kitabına konu olmuştur. Bu kitaplar arasında Steven Weinberg’in Dünyayı Açıklamak adlı yeni eseri (Steven Weinberg, To Explain the World, Penguin Books, 2015), yazarının Fizik Nobel Ödülü’ne sahip olması ve alışılagelmişin dışında değerlendirmelere yer vermesiyle dikkat çekici.

Kitabının önsözüne “Ben bir fizikçiyim, bir tarihçi değil” diye başlayan Weinberg, bakış açısını peşinen ortaya koyuyor. Zaten eserini ilginç kılan da, Weinberg’in konuyu, bu sıfatı kapsamında işlemesidir. “Çalışmalarını sürdürmekte olan modern bir biliminsanının, geçmiş zamanın bilimine bakışıdır.”

Kadim zamanlardan beri doğal dünyayı gözlemleyen insanoğlu, mevsimlerin birbirini izleyişinde, gökyüzü cisimlerinin hareketlerinde ya da Ay’ın evrelerinde bir düzenliliğe tanıklık etmiş ve bu tür olaylar ile yeryüzünde gözlemlediği birtakım olaylar arasında nedensellik ilişkileri ortaya koyma ihtiyacını hissetmiştir. Ateşin sıcak olduğu, buzun suyun üzerinde yüzdüğü, şimşeğin fırtınanın habercisi olduğu gibi birtakım faydalı genellemelere ulaşabilmiştir. Kimi insanlar ise, gözlem biriktirmemin ötesinde bir adım daha ileri gitmeye, dünyayı açıklamaya merak sarmışlardır.

Ancak dünyayı bir nebze de olsa açıklayabilmek, insan aklının karşısına son derece çetin bir problem olarak çıkmıştır. Bizler gibi atalarımız da dünyayı gözlemleyebiliyordu elbette, ama dünya hakkında tam olarak neyin bilinmesi gerektiği sorusunu, bırakın yanıtlamayı, sormayı dahi akıllarına yüzyıllarca getiremediler. Bu temel zorluğu bertaraf edebilmek, belki de bilimsel düşüncenin en önemli zaferi olmuştur. Geçmiş çağlar insanının dünyayı algılaması, günümüz insanının algılamasından son derece farklıdır. Dolayısıyla geçmişin bilimi de, sıkça, günümüz biliminden son derece uzak, bizler için anlaması zor hatta anlamsız bir sorgulama faaliyeti olarak ortaya çıkmaktadır. “Bu kitap, sadece dünya hakkında farklı şeyleri nasıl öğrendiğimizi ele almıyor. Bu zaten her bilim tarihi kitabının ilgi odağıdır. Bu kitaptaki odak noktam ise biraz farklıdır: dünya hakkında öğrenmeyi nasıl öğrenmişizdir?”

Geçmişin, günümüzün değerler sistemi ve bilgi birikiminin ışığı altında değerlendirilip yargılanması her ne kadar doğru bir yaklaşım olarak düşünülmese de, Weinberg, aksine, böyle bir tutumu benimsediğini açıkça ifade eder ve zaten kitabının esas özgünlüğünü de bu yaklaşıma borçlu olduğunu söyleyebiliriz. “Bu, saygısız bir tarihçedir: geçmişin metot ve teorilerini modern bir bakış açısından eleştirmek istemiyor değilim” diye ifade eder Weinberg. Ve şöyle devam eder: “Geçmişteki büyük bir adamın eserlerini incelemeye yıllarını adamış bir tarihçi, kahramanının başarılarını abartma durumuna gelebilir. Bunu özellikle, Platon, Aristo, Avicenna (İbn-i Sina), Grosseteste ve Descartes hakkında eserlerde gördüm. Ama benim buradaki amacım, geçmişteki şu veya bu doğa felsefecisini aptal diye nitelendirerek töhmet altında bırakmak değildir. Daha doğrusu, bu çok zeki kişilerin günümüz bilim algısından ne kadar uzak olduklarını göstererek, modern bilimin keşfinin ne kadar zor olduğunu göstermek istiyorum.” Ve bu ilginç cümleyi de ekler: “Bu, aynı zamanda, bilimin henüz son şeklini almış olmayabileceğine dair bir uyarıdır.”

Weinberg’in bu son cümlesindeki gözlemi, bir diğer fizikçi olan Eugene Wigner’in 1960 yılında yazmış olduğu The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences (Matematiğin Doğa Bilimlerindeki Akla Ters Düşen Etkinliği) isimli makalesinde öne sürdüğü benzer görüşü çağrıştırır. Modern bilimin esas olarak matematiğe dayandığı, bu yüzden doğal dünyayı “sadece” matematiğin ışığı ile aydınlatabildiği için, doğanın bazı gerçekleri algılamamızın dışında kalabilir, Wigner’e göre. Doğa bilimlerinde matematiğin fiziksel olayları bu denli etkin şekilde aydınlatabiliyor olmasını tam olarak anlayamadığımız içindir ki, “matematiksel kavramlar üzerinden formüle edilmiş bir teorinin tek başına uygunluğu bilinemez. Eline bir sürü anahtar verilmiş olup art arda birçok kapı açması gereken, sürekli ilk ya da ikinci denemede doğru anahtarı bulan bir kişinin durumundayız. Anahtarlar ve kapılar arasındaki eşleşmenin tekliği hakkında kuşku duymaya başlar o kişi.”

Weinberg, kitabında ele aldığı konuları genel olarak dört başlık altında toplamış: Yunan Fiziği, Yunan Gökbilimi, Ortaçağlar ve Bilimsel Devrim. Kendisi bir fizikçi olduğu için, bu kitapta sadece fizik ve astronomi bilimlerinin tarihine odaklanmış olması anlaşılabilir (örneğin biyoloji veya kimyanın tarihçesine değinmemiştir).

Yazımızın geri kalan kısmında, Weinberg’in kitabını etraflıca gözden geçirmektense, Antik Yunan dönemine odaklanıp yazarın bazı kişisel düşünce ve görüşlerini vurgulayalım.

Miletli Thales, maddenin ilk öğesinin ‘su’ olduğunu öne sürdü.

Sokrates öncesi filozoflar

Yunanlılardan önce, Babilliler, Çinliler ve Mısırlılar gibi farklı medeniyet ve kültürlerin teknoloji, matematik ve gökbilimine önemli katkılar sağladığının altını çizen Weinberg, ancak modern bilimin Avrupa’da doğduğunu ve Avrupa’nın bilimsel kazanımlarının temelinde de Yunan biliminin yattığını hatırlatır. Weinberg okuru ilk önce, rivayete göre MÖ 585 yılında bir Güneş tutulmasını öngörmüş olan Miletli Thales ile tanıştırır. Bertrand Russell, felsefenin Thales ile başladığını söylemiş olsa da, Thales’ten günümüze herhangi bir yazılı belge kalmamış olduğunu anımsatalım. Hatta ünlü Thales Teoremi’nin, ilk olarak Thales tarafından ortaya atılıp kanıtlandığına dair delil de yoktur. Weinberg’e göre Thales hakkında elimizde bulunan en önemli bilgilerden biri, bu düşünürün maddenin oluşumu hakkında akıl yürütmüş olmasıdır. Thales, maddenin ilk öğesinin ‘su’ olduğunu öne sürdü. Bu düşüncenin herhangi bir bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu biliyoruz, öte yandan maddenin temel bileşenlerini keşfetme çabasının modern fizik biliminin de en önemli uğraşlarından biri olduğunu hatırlamamız gerekir.

Thales’ten sonra birçok filozof, aynı soruya yanıt aradı: Miletli Anaksimander ve Anaksimenes, sonrasında Ksenofanes (maddenin ilk öğesinin toprak olduğunu ileri sürmüş olabilir), Heraklitus (maddenin ilk öğesinin ateş olduğunu ileri sürdü) ve Empedokles (maddenin dört temel öğeden oluştuğunu ileri sürdü: su, hava, toprak ve ateş) bu düşünürlerin sadece bazılarıdır.

Weinberg’e göre, Sokrates öncesi tüm düşünürlerin entelektüel başarısızlığı, dünyanın sadece gözle görünür dışyüzünü açıklamaya yeltenmelerinden, önsel muhakemelerinin tutsağı olmaktan kurtulamamalarından kaynaklanmaktadır. Daha yüzyıllar sürecek olan bu davranış, modern bilimin kök tutmasına büyük bir engel oluşturmuştur. Örneğin ünlü Parmenides, bugün anlamakta zorlandığımız bir argümanla, doğadaki çeşitliliğin bir yanılsamadan ibaret olduğunu ileri sürdü. Takipçisi olan Elealı Zeno, hareketin bile mümkün olmadığını iddia etti. Ünlü bir düşünce deneyini kullanarak örneklemeye çalıştığı gibi, herhangi bir mesafeyi kat etmek için, ilk önce o mesafenin yarısını, sonra geri kalan yarısının yarısını, sonra geri kalan yarının yarısını, vs. aşmak gerekir. Hedefe varılabilmesi için mesafenin sonsuz sayıda yarılanması gerektiğinden, erişim sonsuz bir zaman alacak ve dolayısıyla gerçekte mümkün olmayacaktır. Bu da, Zeno için, hareketin olanaksızlığına dair bir kanıt niteliğindedir. Görüldüğü gibi bu düşünürler, kuramlarının gerçek hayat deneyimleri ile uyumlu olup olmadıkları hakkında pek kafa yormadılar…

Onlar fizikçi değil, şairdi

Sokrates’ten günümüze yazılı bir eser kalmamıştır, ancak bu ünlü filozofun doğa bilimlerine yakından ilgi duymadığı düşünülüyor. İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen Platon, Sokrates’in öğrencisi ve Aristo’nun hocası idi. O da, Sokrates gibi, maddenin yapısı ile pek fazla ilgilenmedi. Gerçi Timaeus adlı eserinde, maddeyi oluşturan dört temel elemanı, Demokritus’un atom kavramı ile harmanlamaya çalıştı. Arkaik Dönem (MÖ yaklaşık 800-450) ve Klasik Dönem (MÖ yaklaşık 450-300) Yunan biliminin, modern bilimsel anlayışa önayak olduğu pek çok tarihçi tarafından öne sürülmüş olsa da, Weinberg bunun bir abartıdan ibaret olduğunu ve eski çağların Yunan biliminde modern unsurların aranmaması gerektiğini savunmaktadır. “Onların eserlerini okurken, sürekli ‘Nereden biliyorsunuz’ diye sorma ihtiyacı hissedilir. Günümüze kalan kitap bölümlerinin hiçbir yerinde, maddenin atomdan oluştuğunu göstermeye yönelik herhangi bir teşebbüs yoktur.” Arkaik ve Klasik Dönem Yunan düşünürlerinin bilimsel çalışmalarını anlamlandırabilmek için, onların birer fizikçi ya da biliminsanı olduğunu değil de, daha ziyade birer şair olduklarını düşünmek daha faydalı olacaktır, Weinberg’e göre…

Erken Yunan çağında matematik başlıca geometriden oluşuyordu. Ünlü Pitagoras’ın (Pisagor) MÖ yaklaşık 530 yılında Güney İtalya’nın Crotone ismindeki Yunan şehrinde iki yüzyıl sürecek olan bir dinsel topluluk kurmuş olması, bilim tarihi açısından bir kilometre taşı niteliğindedir. Pitagorasçıların matematiğe ilgileri ve bundan yola çıkarak bilime sağladıkları katkıların, müziğe duydukları ilgiden kaynaklanmış olabileceği düşünülüyor. Weinberg’e göre bu katkılar, her ne kadar önemli nitelikte olsa da, aynı zamanda doğa bilimlerinin gelişmesi üzerine olumsuz etki yapmıştır. Bunu en iyi şekilde, daha sonra Öklid’in yazacağı Öğeler ismindeki eser ile örneklemek mümkün (Öklid’in Öğeler’de sunduğu geometri bilgisinin büyük bir kısmının Öklid’den önce bilindiği düşünülüyor). Öğeler’in sürekli taklit edilecek olan tümdengelimli (dedüktif) akıl yürütme yöntemi, deneyler ile beslenmesi gereken doğa bilimlerinin gelişmesi için uygun ve verimli bir yaklaşım olmaktan uzaktı…

Platon ve Aristoteles. Weinberg’e göre, “Sıkça hatalı olan Aristo aptal değildir – Platon’un ara sıra olduğu gibi.”

Sıkça hatalı olan Aristo…

Aristo çağı ile doğa bilimcilerin yaklaşımı, şairane bir üsluptan arınıp daha tartışmacı bir üsluba bürünür. Aristo, sonuçlarını elde ederken, ilham yerine akıl kullanmaya özen gösterdi. Platon’un aksine, her ne kadar genel sınıflandırmalar yapmaktan kaçınmadığı halde, organizmaların ve canlı varlıkların bireysel önemini algıladı ve bu açıdan modern bir doğa bilimci sayılır. Fakat sınıflandırma (örneğin taksonomi) alanındaki pek çok çalışmasının, sonuçları itibariyle anlamsız ve beyhude olduğu düşünülebilir. Weinberg’in sözleriyle, “Aristo’nun meyveleri nasıl tasnif etmiş olabileceğini düşünebiliyorum: Tüm meyveler üç farklı çeşide ayrılır: elmalar, portakallar ve ne elma ne de portakal olan meyveler.” Ama şunu da eklemeyi ihmal etmez Weinberg: “Sıkça hatalı olan Aristo aptal değildir – Platon’un ara sıra olduğu gibi.”

Aristo, eserlerinin birçok yerinde, bir diğer sınıflandırmaya başvurur: doğal-yapay sınıflandırması. Ve kendi düşünce sistemini inşa ederken sadece doğal olanı öne çıkarıp dikkate alır. Ancak Aristo’nun bu yaklaşımı, bilimin gelişimi için büyük bir engel teşkil etmiştir. Belki bu yüzdendir ki, Aristo, her ne kadar gözlemlere başvurmuş olsa da, deney yapmaktan imtina etmiş, deney kurgulamanın önemini takdir edememiştir. Gerçi o çağlarda, bilim ile felsefe arasında bir ayrım yapılmıyordu: bilim, felsefeydi. Modern bilimin ortaya çıkabilmesi için, bilimi felsefeden ayırmak gerekti. Felsefe tarihinde hiç kimsenin kendisi kadar etkili olmadığı söylenebilecek olan Aristo, Arap filozofların hayranlığını kazanacak, düşünceleri Thomas Aquinas (Aquinolu Thomas) tarafından Hıristiyan dini ile uyumlu hale getirilecek ve Aquinas’tan sonra öğreti ve düşünceleri tüm Avrupa’da üniversite eğitiminin temel materyalini oluşturacaktı.

Kitabının ana temalarından birine dönen Weinberg, Aristo’nun başarısı üzerine yorum yapan tarihçi Lindberg’in argümanına atıfta bulunur: “Bir felsefe sisteminin ya da bir bilimsel teorinin doğru ölçümü, modern düşünceyi ne kadar öngörebilmiş olması değildir, kendi zamanının felsefi veya bilimsel problemlerini ele alırken ulaştığı başarıdır.” Bu argümana karşı çıkan Weinberg, “Bilimde önemli olan (felsefeyi başkalarına bırakıyorum) kişinin yaşadığı yıllarda birtakım popüler bilimsel problemlere çözüm getirmektense, dünyayı anlayabilmektir.”

Samoslu Aristarkhos, Dünya, Güneş ve Ay’ın arasındaki mesafeleri hesaplamıştı.

Helenistik dönem

Klasik Yunan Dönemi’ni izleyen Helenistik Dönem’de (MÖ 323-31), bilimin merkezi, MÖ yaklaşık 330 yılında bir edebiyat ve filoloji merkezi olarak kurulan İskenderiye Müzesi’nin önem kazanmasıyla, İskenderiye kentine kaydı. Mısır ile Yunan toprakları arasında gelişen entelektüel alışveriş, her iki bilim merkezini karşılıklı besledi (Weinberg bu durumu, 20. yüzyılda Amerika ile Avrupa arasındaki entelektüel işbirliğine ve alışverişe benzetiyor). Ancak her iki merkezin merak konuları ve yaklaşımları farklıydı. İskenderiyeli düşünürler, Atinalı düşünürler gibi genel teoriler kurmak peşinde değillerdi. Onlar, aksine, somut ilerlemeler kaydedebilecekleri spesifik problem ve konular ile uğraşmayı tercih ettiler (öncelikle, optik, hidrostatik ve astronomi). Dolayısıyla, Helenistik Dönem’deki bilimsel ilerleme, teknolojik ve pratik nitelikte problemler üzerine odaklanmanın bir sonucu idi. Bu döneme; Strato, Philo, Öklid (optik üzerine de çalışmıştır), Hero, gökbilimci Claudius Ptolemaios, Arşimet, matematikçi Apollonius gibi pek çok ünlü düşünür damgasını vurdu.

Geometriye ağırlık veren Yunalıların matematiği çok eksik kaldı. Weinberg, onların hiçbir zaman cebirsel formül kullanmadıklarının altını çizer. Oysa E=mc2 ya da F=ma gibi denklemler modern bilimin temelini oluşturur.

Eski çağlarda en büyük ilerlemeler, astronomi alanında meydana geldi. Bunun bir nedeni, gökyüzü olaylarının, yeryüzü olaylarından görece daha basit olmasıdır. Bir diğer neden ise, o zaman için, astronomi dalının, fizik dalının aksine, faydalı bir bilim dalı olmasıdır (örneğin zaman ölçümü ve yöngüdüm için kullanılmasıdır). Yunan astronomisinin en büyük başarılarından biri; Dünya, Güneş ve Ay’ın çaplarını tahmin etmek olmuştu. Elde edilen değerlerin gerçek değerlerden önemli ölçüde sapması bir yana, esas olan şudur ki, dünya hakkında bilgi edinmek için ilk olarak hesap kullanılmıştı. Daha sonra Samoslu Aristarkhos, etkileyici bir çalışmaya imza atarak, Dünya, Güneş ve Ay’ın arasındaki mesafeleri de hesaplayacaktı.

“Aristarkhos ile modern astronom ve fizikçiler arasındaki en önemli fark, Aristarkhos’un elde ettiği sonuçların gerçek değerlerden uzak olması değildir, fark, hesaplamalarında hata payını tahmin etmeye çalışmamasıdır, ya da bulduğu değerlerin tam gerçeğe uymayabileceğini kabul etmemesidir.” Weinberg’e göre, ne eskiçağlarda ne de ortaçağlarda hiçbir biliminsanı bir ölçümdeki hata payını tahmin etmeye çalışmamıştır, hatta Newton bile bu konuda kayıtsız davranabiliyordu… (Dünya-Ay arasındaki mesafe, büyük astronom Hiparkus tarafından sonraları çok daha doğru şekilde hesaplanacaktı.)

Dünyayı Açıklamak, bilimin doğuşunu öykülerken, “modern bilimin keşfinin ne kadar zor, yöntem ve standartlarının aşikar olmaktan ne kadar uzak olduğunu” yansıtmaktadır. Weinberg bizlere bilimin, “insanlık tarihinde en muhteşem ve ilginç hikâyelerden biri” olduğunu hatırlatmaktadır.