Ana sayfa 152. Sayı Hilesiz toplum özlemiyle hile tarihi

Hilesiz toplum özlemiyle hile tarihi

250
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Toplumsal anlamda hile, bir uygarlık çocuğudur. Toplulukların sınıflara bölünüşünün, sömürünün, yöneten-yönetilen çelişkisinin doğuşuyla ortaya çıkmış bir kavramdır. Hile, sadece bir savaş sanatı aracı olarak değil yönetim sanatı aracı olarak da kavrandığı zaman bu tespit netleşecektir. Egemenler tarafından binlerce yıldır geliştirilmiş bu savaş ve yönetim “hilelerinin” temel unsurları nelerdir? Peki, “hilesiz bir toplum” mümkün mü?

“Hile” konusu, çok farklı boyutlarıyla, farklı bilim dallarının nesnesi olarak ele alınabilir ve bambaşka yerlere gidilebilir. Bu dosyada “hile” meselesini bütün boyutlarıyla ele almak gibi bir iddiamız yok. Hatta çerçeveyi mümkün olduğunca daraltmaya çalışacağız.

Hile konusunu, yönetmenin bilimi, daha geniş anlamıyla siyaset bilimi gibi son derece geniş bir alanın bir alt başlığı olarak ele alacağız. Yani konuya siyaset bilimi açısından yaklaşacağız. Fakat yine de bir dosyayla altından kalkılamayacak kadar geniş bir çerçeve olur bu. Bu geniş çerçevenin (siyaset bilimi alanının) “savaş” alt başlığının bir alt başlığı olarak ele alacağız “hile”yi, bu noktaya yoğunlaşacağız. Bunun bile oldukça geniş bir alan olduğunu, bu konuda da son derece yüklü bir külliyat bulunduğunu, bu dosyamızın ancak bir “giriş”, bir “dokundurma” niteliği taşıyabileceğini belirtmek gerekir.

Hileyi anlamak neredeyse uygarlığı anlamak, hilenin tarihini yazmak neredeyse uygarlık tarihini yazmak demektir çünkü…

Hilenin kökeni nedir? Antropolojik, hatta biyolojik bir kökenden söz edilebilir. İlkel insanların, insansıların, hatta diğer canlıların da yaşam savaşında hile olarak nitelendirilebilecek davranışlar gösterdiği/geliştirdiği söylenebilir. Bu, ne kadar doğrudur, evrim süreci içindeki rolü ne kadar belirleyicidir, konunun uzmanlarına bırakmak gerekir. Biz bu dosyada “toplumsal” bir kavram olarak ele alacağız “hile”yi.

‘Hile’nin patenti hâkim sınıflara ait

Toplumsal anlamda “hile”, bir uygarlık çocuğudur. Toplulukların sınıflara bölünüşünün, sömürünün, yöneten-yönetilen çelişkisinin, devletin, ordunun (yani kısaca uygarlığın) doğuşuyla ortaya çıkmış bir kavramdır.

“Hile” genellikle, devletlerin ve onların ordularının birbirleriyle yaptıkları (uygarlarla barbarlar arasındaki çatışmalar da dahil) savaşlarda veya aynı devlet içindeki çeşitli hakim sınıf klikleri arasındaki çatışmalarda kullanılan yöntemler olarak ifade edilir, tartışılır. Bu anlamda devletler ve hakim sınıflar arası çelişkilerin bir ürünü olarak görülür. Tıpkı satranç, go gibi oyunların, hükümdarların, kralların, sultanların, komutanların oyunu olarak görülmesi gibi…

Bu konudaki binlerce yıllık yazılı külliyata bakıldığında da aynı yaklaşım fark edilebilir. Örneğin en büyük “hile ustaları”nı yetiştirmiş, hile işini bir sanata dönüştürmüş, hile katalogları hazırlamış eski Çin uygarlıklarından kalma metinlerde (örneğin Çin’in 36 strategemi/savaş hileleri ve Sun Tzu’nun ünlü Savaş Sanatı kitabı vb.) hep devletler ve ordular arasındaki çelişkilerden ve çatışmalardan süzülen dersler aktarılır. Bu metinlerde düz askerler ve halk yoktur. Onlar satranç tahtası üzerindeki piyonlardır sadece.

Tabii, bu durum bir gerçeği yansıtıyor. Ama gerçeğin sadece bir bölümünü. Doğrudur, antik çağlarda ezilenler ve yönetilenler -bazı istisnalar dışında- henüz kendileri için tarihe girecek ve bu girişin kuramını oluşturacak düzeyde harekete geçmiş değildirler. Henüz satranç oyuncusu değildirler. Ama bu durum, “hile” kavramının ortaya çıkışındaki asıl güdünün (gerçeğin diğer yanının) üstünü örtmeyi gerektirmez.

Evet, hilenin patenti hakim sınıflara, yönetenlere aittir. Ama bu kadim kavram, sadece hakim sınıflar arası çelişkilerin değil, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen çelişkilerinin, yani sınıf savaşımının da ürünüdür. En azından biz, işin bu yönünü de ele almak, kavramı -özellikle eski çağlarda çok örtük kalmış- bu boyutunu da ortaya çıkarıp genişletmek durumundayız. Yoksa “hile” kavramının hakkını vermemiş ve hakim sınıfların asıl hilesini göz ardı etmiş (dolayısıyla onlara da haksızlık etmiş!) oluruz.

Bir uygarlık çocuğu olarak “hile”, 1) Uygarların barbarlara, 2) Hakim sınıfların birbirlerine, 3) Yönetenlerin yönetilenlere karşı savaşımlarında kullandıkları bir “silah” olarak ortaya çıkmıştır.

Buna sonraları bir dördüncü boyut da eklenecek tabii: Ezilenlerin ezenlere karşı savaşımlarında kullandıkları bir silah olarak hile. Düşmanı kendi silahı ile vurmak, en önemli strategemlerden (savaş hilesi) biri değil midir?!

‘Savaş Sanatı’nı neden Mete Han değil de Sun Tzu yazdı?

“Savaş hileleri” olarak Türkçeleştirilen strategemler neden Çin hanedanlarıyla yüzyıllar boyu savaşan Orta Asyalı kavimler tarafından değil de Çinliler tarafından geliştirildi? Savaş Sanatı’nı neden Mete Han değil de Sun Tzu yazdı? Bu soruların yanıtı eski çağlardaki uygar-barbar ilişkilerinde gizli.

Gerek strategemler gerekse Savaş Sanatı, doğal olarak düşmanın nasıl alt edileceği ve savaşın nasıl kazanılacağı ile ilgili. Bu hedef, uygar olsun barbar olsun çatışan tüm taraflar için ortak. Fakat yöntemler farklı.

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı ve 36 strategem incelendiğinde, temel yaklaşımın “mümkün olan en az kayıpla kazanmak” olduğu görülür; zaten “hile” de bu yaklaşımın ürünüdür. Sun Tzu “savaşarak kazanmayı” küçümser, ustalıklı bulmaz ve aşağılar. Onu kazanmanın en alt sırasına koyar. Sun Usta’ya göre savaşarak dedem de kazanır, maharet savaşmadan kazanmaktadır. “Diplomasi yoluyla kazanmak” (bu da bir savaşmadan kazanma yöntemidir), bir üst sıradadır. En üstte ise “strategem (hile) yoluyla kazanmak” bulunur. Asıl ustalık buradadır.

Savaşmadan kazanmanın yollarını arayan, hatta savaşı aşağılayan bir savaş kitabı… Bu, bir uygar tutumudur. Çünkü uygarlık sadece yıkmayı değil, kurmayı ve kurulmuş olanı korumayı da gerektirir. Uygar komutanın böyle bir derdi de vardır, hatta asıl derdi budur. Düzen korunup kollanmalı, savunulmalı ve gelişerek (fetihler dahil) sürmelidir.

İnsan, yani asker kıymetlidir. Uygar yöneticiler ve komutanlar çok “insancıl” olduklarından böyle davranmazlar; uygarın askeri aynı zamanda üreticidir, emekçidir, köledir. Uygarlık ve düzen onların sırtından gelişecektir. Hatta düşman askeri bile önemlidir, onlar da potansiyel üreticiler ve kölelerdir. Bu nedenle de “en az kayıp” ilkesi gözetilir.

Barbarın ise doğal olarak böyle bir yaklaşımı yoktur; buna ihtiyacı da yoktur. O, “savaşarak kazanma” ustasıdır. Ne pahasına olursa olsun, kahramanca kazanmalıdır. Tarih kitaplarımızda hep “entrikacı Çinlilerden” ve “kahpe Bizanslılardan” söz edilir. Kahraman Türkler, savaş meydanında kazandıklarını türlü entrikalar ve kahpelikler sonucu yitirmişlerdir. “Entrika” ve “kahpelik” denilenler, aslında Sun Tzu’ların “strategem”leridir.

Uygarlarla savaşan barbar kavimlerin pratiklerine dair fazla bir yazılı kaynağımız yok. Ama kulaktan kulağa gelen kahramanlık öykülerinden, ünlü barbar komutanların üstün birer savaşçı oldukları, çeşitli savaş taktiklerini ustalıkla uyguladıkları anlaşılıyor. Yazılı gelenekleri olsaydı, “savaş kitabı” yazabilirlerdi belki. Ama “savaş sanatı” kitabı yazmak, savaşı bir sanata dönüştürmek ancak Sun Tzu’ların becerebileceği bir iştir.

Peki uygar yöneticiler ve komutanlar güçsüz oldukları, pek pısırık oldukları için mi işi sanata vurmuşlardır? Tam tersine, çok daha güçlü ve -uygarlık birikimleri dolayısıyla- bilge savaşçılar oldukları için. Savaşarak kazanmanın en az barbarlar kadar ustasıdırlar. Kaldı ki, barbarlara oranla çok daha düzenli, eğitimli, deneyimli ordulara sahiptirler. Onların, güçlü oldukları ve bu gücü bildikleri için, “savaşmadan kazanma lüksleri” bulunur. Ustalıklı diplomasi ve hile güç meselesidir, yoksa soytarılığa dönüşür ve çok çabuk anlaşılır. Onlar “savaşılamayacak” ve “savaşmaya tenezzül etmeyecek” denli güçlüdürler. Lao Tse, Tao Te Ching adlı kitabında şöyle yazar: “Kapatmakta usta kişi kilit asmaz, ama kimse açamaz / Bağlamakta usta kişi sicim kullanmaz ama kimse çözemez” İşte bu, “güç”tür ve “lüks”tür.

Barbarın ise böyle bir “lüksü” yoktur; o savaşmak zorundadır, başka çaresi yoktur. Kazanırsa ne âlâ, kazanmazsa sorun yok, önündeki maçlara bakacaktır. Evet, barbarın da “önündeki maçlara bakma” ve kaybetme lüksü vardır. Uygarın “kaybetme lüksü” yoktur. Bu da uygarın zayıflığı ve barbarın üstünlüğüdür.

Ama barbar bu üstünlüğü kullanamaz. O kalıcı bir biçimde kazandığı an, uygarlaşır. Fethettiği an fethedilir. Fethedenlerin fethedilmesi… Çin tarihinde örnekleri vardır: Çin’i fetheden barbar şefi yeni Çin imparatoru olur. Çinliler yenilir, Çin uygarlığı devam eder; sorun yok! Bir başka örnek olarak, Fatih’in İstanbul’u fethettiği an aslında Bizans tarafından fethedilmiş olduğuna dair yorumlar da bulunur.

Uygarlar yenilebilir, ama uygarlık başka bir mecradan devam etmiş olur. Yani “uygarın” değil ama “uygarlığın”, kaybetme lüksü de vardır. Bu lüks ancak uygarlığı (sınıflılığı, sömürüyü) aşan bir perspektifle tarihe gömülebilir. İnsanlığın sözünü ettiğimiz çağlarda böyle bir düzeye ulaşabilmesi düşünülemez tabii; o günümüzde ulaşılabilmiş bir potansiyeldir (kaldı ki hâlâ bir potansiyel).

Kısacası antik çağlarda uygar-barbar ilişkisine baktığımızda, “hile”nin bir uygar keşfi olduğunu ve sınıf ilişkileriyle bu düzlemde dahi bağlantılı olduğunu anlıyoruz.

Yönetim sanatının baş hilesi: Din

“Hile”nin, sadece savaş durumunda değil, yöneten-yönetilen ilişkisinde de kullanılan bir hakim sınıf silahı olduğundan söz etmiştik. Köken aynı olmasına karşın, bu, “savaş hileleri”nden farklı bir kategori. Çünkü bu düzlemde hakim sınıfların karşısında düşman orduları yok, “halkları” var.

Sömürü (üretilen artı ürüne el konulması) ilişkilerinin aksamadan yürüyebilmesi için kaba güç ve zor araçları yeterli değildir. Üretici kitleler, uzun süre zor yoluyla çalıştırılamazlar. Sömürünün “toplumun çıkarı” için zorunlu olduğuna ve gönüllü kulluğa “ikna/razı edilmeleri” gerekir. Bu noktada “savaş sanatı” değil, “yönetim sanatı” devreye girecektir. Tıpkı savaş sanatının olduğu gibi yönetim sanatının da kendine özgü ve çok daha incelikli ve çok daha kuramsal (ideolojik demek daha doğru) “hileleri” bulunur.

Sun Tzu gibi savaş kuramcılarının ve strategem ustalarının yazdıkları metinlerde, özellikle ordunun ve askerlerin yönetiminin ele alındığı bölümlerde bu alana girilir, çünkü ordu içindeki komutan-asker ilişkisi de bir tür yöneten-yönetilen ilişkisidir. Ama bu işin asıl görevlileri komutanlar değil, entelektüellerdir. Yani düşünürler, din adamları, bilim adamları… Onlar yöneticiler ve temsil ettikleri düzen için ideoloji üretirler. İdeoloji, ikna etmenin ve rıza üretmenin bilimi olarak doğmuştur.

Yine uygarlığın çocuğu ve bir hakim sınıf icadı olan “ideoloji”, bu açıdan bakıldığında “hile” demektir: Hakim bir azınlığın çıkarının, toplumun bütününün çıkarı olduğu yanılsamasının yaratılması. Bu da, çıplak gerçeğin perdelenmesi, çarpıtılması ve farklı gösterilmesi çabasıdır: Strategemlerin temel mantığı.

Uygarlığın temsilcileri hakim sınıflar ve onların ideologları, bu hedef doğrultusunda, muhteşem bir “hile” bulmuşlardır: Din. Muhteşemdir, çünkü insanların zihinlerinde binlerce yıldır yer edinmiş inançların ve kutsallaştırmaların tekelleştirilmesi ve sistematikleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

Yönetim sanatının baş strategemi din ve baş aracı Tanrı’dır. Tarih içinde giderek inceltilmiş, soyutlandırılmış, çok daha rafine hale getirilmiştir. Üreten kitleler, ezilenler, yönetilenler, din aracılığıyla, sömürülmeye, yönetilmeye razı edilmişlerdir. Küçük bir azınlığın çıkarı demek olan sömürü ilişkileri, din adına ve din aracılığıyla toplumsallaştırılmıştır. Tanrı’nın kulları olan emekçiler, din aracılığıyla, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olan egemen sınıfların da gönüllü kullarına ve onların düzenlerinin gönüllü savunucularına dönüştürülmüştür. Allah adına sömürülmüştür kitleler, “Allah Allah” diye savaştırılmıştır…

Binlerce yıl geriye uzanan kökleri olduğu için binlerce yıldır da devam edebilen müthiş bir hiledir bu! İkna gücü en yüksek hiledir Tanrı! Din, üreticinin ve emekçinin yönetimden ve siyasetten uzak tutulmasının günümüze kadar ulaşan temel aracıdır.

Sadece uygarlığa geçiş dönemi olan eski çağlarda ve antik çağlarda değil, günümüze daha yakın dönemlerde ve günümüzde de geçerlidir bu. Egemen sınıfların başat ideolojilerine görece uzak duran, felsefe ve bilim adına muhalefet eden pek çok ortaçağ düşünürü, hatta çoğu aydınlanma filozofu dahi -dine ve yobazlığa karşı savaş açmalarına karşın- bu yöneten-yönetilen paradigmasının sınırlarını aşamamıştır.

Baş temsilcisi Gazali olan hakim İslam anlayışına muhalefet eden, “özgür düşünceye”, felsefe ve bilime alan açmaya çalışan Ortaçağ İslam düşünürlerinin bu konuya yaklaşımı sözünü ettiğimiz sınırlılığa güzel bir örnek teşkil eder. Onlar felsefe yoluyla gerçeğe ulaşmanın kendileri gibi seçkinlere özgü bir nitelik olduğunu söylerler. Böyle bir düşünce düzeyine çok uzak olan sıradan halka ise “gerçekler” din yoluyla anlatılmalıdır. “Din sembollere, simgelere indirgenmiş, avama/halka özgü kılınmış; felsefe ise ussal ve yalın anlatımla havasa/seçkinlere özgü bir etkinlik sayılmıştır.” (Hasan Aydın’ın Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan yakında çıkacak olan kitabından) Burada din küçümsenmekte, felsefe çok daha üstün bir konuma yükseltilmektedir ama, halkı “idare etmek” için dinin işlevselliği ve gerekliliği de teslim edilmektedir. Aslına bakılırsa dinin “hile” niteliği itiraf edilmektedir. Bu “hileleri” yutmayacak kendileri gibi seçkinler için felsefe (ki muhafazakarlara karşı mücadeleleri bu noktadadır), halka ise din! İslam hakim sınıfların en muhalif aydınlarının bile tutumu budur.

Burjuva aydınlanmasının büyük filozofları da çok farklı değildir, özellikle aristokrasinin tasfiyesi ve burjuva iktidarının tesis edilmesinden sonra. Laikliğin “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçiminde formüle edilmesi bir “burjuva strategemi”dir aslında. Devlet yönetimi dünyevi/seküler olmalıdır, ama emekçilere, sıradan halka din gereklidir; bu iki iş birbirinden ayrılmalıdır! Burada da, aslında, dinin, düzenin sürmesi ve emekçilerin yönetilmesi için “işlevi kanıtlanmış bir hile” olarak kullanılması gerektiği itiraf edilmektedir. Görünüşte din ile devlet işleri birbirinden ayrılmaktadır, ama aslında yöneten-yönetilen ilişkisi vurgulanmakta ve yönetim emekçilere yasaklanmaktadır.

(Bu noktada bir parantez: Bu hilenin gerçek sahipleri, fırsatı bulduklarında, hileyi yutmuş olan halkı örgütleyip yönetim katlarına huruç harekatları da düzenleyebilirler tabii, ülkemizde olduğu gibi. Madem halka tavsiye edilen iyi bir şeydir din, o zaman devlet de din kurallarına göre yönetilsin, değil mi? Hilenin geri tepmesi de bu olsa gerek!)

Kısacası eski çağların aristokratlarından günümüzün burjuvalarına kadar bütün hakim sınıflar, dinin aslında emekçileri yönetmek için kullanılan bir “hile” olduğunu bilirler. “Din halkların afyonudur” demiş Büyük Sakallı; ne güzel demiş! Hem uyuşturur hem de acıları dindirir…

“Yönetim sanatı”nın daha modern hileleri de var tabii, “ulusal çıkarlar/milliyetçilik” gibi, “özgürlükçülük/liberalizm” gibi, “mülkiyet hakkı” gibi, “demokrasi” gibi, “küreselcilik” gibi, “bilimsel-teknolojik devrim” gibi… Bütün bunlar da, azınlığın çıkarının, toplumun bütününün çıkarı olduğu yanılsamasının yaratılması için kullanılırlar. Biraz kafa yorsak, eski Çinliler gibi biz de günümüzün “36 strategem”inin listesini yapabiliriz. Ama uzatmamak için “en kadim hileyi” vurgulamakla yetiniyoruz.

Bilgeliğin bittiği nokta mı, başladığı nokta mı?

İsviçreli sinolog Harro von Senger, bir bölümünü dosyamızda da aktardığımız, “Savaş Hileleri” adlı üç ciltlik kitabına yazdığı önsözlerde, “hile” kavramının eski Çin’de ve Batı’da farklı kavranışlarını anlatıyor. Bu önsözlerden yaptığımız hacimli derlemeyi okuyacaksınız; ama tartışmanın aslı kısaca şu: Hile, bilgeliğin bittiği nokta mı, başladığı nokta mı?

Batılı kuramcılar, bilgeliği tükenenin hile yoluna saptığını söylüyorlar; hileyi aşağılıyorlar. Hem de işinin ehli, yabana atılamayacak düşünürler yapmış bu saptamayı. Örneğin ünlü Alman askerlik kuramcısı Carl von Clausewitz, “kendileri için hiçbir bilgeliğin yeterli olmadığı, tam anlamıyla zayıf ve küçük insanların medet umdukları son şey” olarak tanımlamış hileyi. Aydınlanmanın öncülerinden İngiliz filozof John Locke ise, “Hile bilgeliğin maymunudur ve bilgelikten olabildiğince uzaktır; akıl yönünden bir eksikliktir” demiş.

Çinli kuramcılar ise tam tersini düşünüyorlar. Onlara göre hile, bilgeliğin ve üstün zekânın başladığı noktadır; ne kadar ustalaşırsan o kadar bilge sayılırsın. Tabii, bir ahlak tartışması yapılmadığını, “savaş hilelerinden” söz edildiğini unutmayalım.

Gerek Sun Tzu’nun gerekse onu yorumlayan diğer Çinli komutanların esas derdinin “en az kayıpla, mümkünse hiç savaşmadan kazanmak” olduğunu anımsayalım. Bunu da çok barışçıl, insancıl ve ahlaklı oldukları için hedeflemediklerinden yukarıda söz etmiştik.

Aslında Çinli kuramcılar, Batı’nın ancak 2000 yıl sonra Machiavelli ile ulaşabildikleri noktaya daha o zamanlarda vurgu yapmışlar: Kimse ahlakı reddetmiyor, ama siyaset ile ahlakı birbirine karıştırmayın. Hele savaş ile ahlakı hiç! “Ahlaklı” bir biçimde (ve kahramanca) öldürüp öleceğine “ahlaksız” bir biçimde öldürme/ölme demek istemişlerdir Çinli komutanlar. Hangisi bilgelik, okur karar versin…

Yoksa bilgeliği bu işe hiç bulaştırmasak mı? Harro von Senger, Çinli strategem kuramcılarının derinliği yanında Machiavelli’nin çok zayıf kaldığını, tarihsel bir öyküye atıf yaparak anlatıyor. Ama sanırım Machiavelli’ye haksızlık yapıyor. Machiavelli, Sun Tzu ile karşılaşsaydı herhalde şöyle derdi: “Saygım büyük, ustamsın, ama gel bilgeliği bu işe karıştırma!” Machiavelli’nin büyük katkısına birazdan geleceğiz.

Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan gibi bir tartışma bu. Çözmek için problematiği değiştirmek gerek. Hile karşıtlarından Clausewitz’in “savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” formülasyonunun yaratıcısı olduğunu (Foucault formülü daha da geliştirmiş: “politika, savaşın başka araçlarla devamıdır”), Locke’un ise “mülkiyet hakkı”nı en temel üç insan hakkından biri olarak (diğer ikisi yaşam ve hürriyet hakları) gördüğünü anımsayınca sanırım mesele çözülecektir.

Savaş sanatını – Clausewitz’in formülünü uygulayarak- yönetim (politika) sanatı çerçevesi içine aldığımızda tartışma bitiyor. Konfüçyüs’ten Kautilya’ya, Platon’dan Jül Sezar’a (Brütüs de olabilir, fark etmez), Pavlus’tan Hz. Muhammed’e, Nizamülmülk’ten Machiavelli’ye… herkes ortak bir noktada buluşacaktır. Öyle ya, Paris proletaryası ayaklandığında ne Fransız milliyetçiliği kalır ne de Alman milliyetçiliği. Yaşasın sınıf kardeşliği! (Haziran’da da yaşamadık mu bunu? Ne Türk milliyetçiliği kalmıştı ne Kürt milliyetçiliği, çatışmanın her iki kutbu açısından da. Birleşmesi gerekenler birleşivermişti.)

Harro von Senger de -bir sınıf analizi yapmasa da- aynı noktayı vurguluyor, “Hıristiyanlığın Tanrısının her türlü hileden arındırılmış görüntüsü, acaba bir -hile kokan- fiksiyon olmasın?” diye sorarak; “uygularken utanmıyoruz, fakat hakkında konuşmaktan utanıyoruz” diyerek… Senger, yüzlerce kişiye şu sözün sahibini sorduğunu aktarıyor: “Yılan gibi akıllı ve güvercin gibi saf ve temiz ol!”. Kimse bilememiş. Cümle Hz. İsa’ya ait! Hz. Muhammed de “savaş, hiledir” demiş. Bunlar açık yürekli adamlar, ikiyüzlülüğün alemi yok!

Konu özellikle savaş ve politika olduğunda “hile ahlaksızlıktır” demek dört başı mamur bir hiledir (strategemdir).

Burada geliyoruz Machiavelli’nin büyüklüğüne…

Machiavelli: Bütün Sezar’ların Brütüs’ü

Machiavelli Hükümdar adlı eserinde, hükümdarın (daha doğrusu hükümdarın temsil ettiği sınıfların) bilmediği bir şeyi anlatmıyor. Egemen sınıf temsilcileri binlerce yıldır tam da Machiavelli’nin öğütlediği yöntemlerle, ama o “makyavelist” yöntemleri din, ahlak, erdem vb. gibi “ulvî” kılıflarla (yönetim sanatı hileleri) örterek yönetmişlerdir toplumu.

İşte Machiavelli bu örtüyü kaldırıp atıyor. Yönetim sanatının “sanat” kısmının üzerini çiziyor, çırılçıplak ve kaba bir “yönetim” kalıyor ortada. Niyeti ne olursa olsun, Machiavelli Hükümdar’da “Hükümdar çıplak!” demektedir sonuç itibarıyla. Machiavelli, hakim sınıfların binlerce yıllık “makyavelizmlerini” ifşa etmektedir, hilelerini açığa vurmaktadır.

Siyaset ile ahlak iki ayrı dünyadır diyor Machiavelli, bu iki ayrı dünyanın uzlaşması ham hayaldir. Böylece siyaseti ahlaktan “kurtarıyor”. Hükümdara dini “kullanmasını” öğütlüyor; dinin iyi olup olmamasını, hükümdarın iktidarını sağlamlaştırıp sağlamlaştırmadığı ölçütüne bağlıyor. Dini bir araç yaparak, siyaseti dinin vesayetinden “kurtarıyor”. Tanrı siyasete uymalıdır, siyaset Tanrı’ya değil! Machiavelli’ye göre siyasetin bir tek tanrısı vardır: kuvvetler oranı. Siyaset-güç ilişkisini, siyasetin güç ile yapılabileceğini vurguluyor. Hak, ancak bir kuvvet tarafından empoze edilebildiği ölçüde vardır, diyor. “Kuvvet işini gördükten sonra, hak onu meşrulaştırır” (Patrick Dupouey’nun dosyamıza aldığımız yazısından). Amaç, araçları meşru kılar diye ekliyor. Machiavelli böylece, siyaseti erdemden “kurtarıyor”.

Kısacası Machiavelli siyaseti “özgürleştiriyor”, onu “pranga”larından kurtarıyor. Ve bunu o kadar radikal bir biçimde yapıyor ki, sonuçta ortada siyaset diye bir şey kalmayacaktır. Hükümdarı dımdızlak bırakmaktadır Machiavelli. Çünkü egemen sınıflar o “prangalar” olmadan siyaset yapamazlar. O prangalar (tek tek hükümdarların olabilir belki ama) egemen sınıfların değil, aslında yönetilen, ezilen, sömürülen sınıfların prangalarıdır. Siyasetin o prangalardan kurtarılması, döner dolaşır ezilenlerin işine yarar, ezenlerin değil; tabii ezilenlerin bir politik öncü örgütü olması koşuluyla. Yani Machiavelli, eğer becerebilirsek, bizim adamımızdır.

Machiavelli’yi ahlaksızlıkla, erdemsizlikle suçlayanlar hep egemen sınıf temsilcileri olmuş. Kilise aforoz etmiş, kitaplarını yasaklamış. Ünlü Prusya kralı Büyük Frederick “Anti-Machiavelli” diye bir kitap yazmış. İlginçtir, bu kitabın önsözünü yazan ve yayımlayan da büyük aydınlanmacı Voltaire! Ama sanırım Voltaire, Frederick’in “ekmeğini yediği” için yapmış bunu. Çünkü Rousseau ve Diderot, Machiavelli’ye sahip çıkmış ve Hükümdar’ı “cumhuriyetçilerin kitabı” olarak selamlamıştır. Tıpkı Spinoza ve Hegel gibi.

Machiavelli, ilk bakışta bir “hilebaz”, hatta bir “şeytan” gibi gözükebilir. Ama o tam tersine bir “hile-kıran” ve “şeytan-çıkaran”dır. Niyetinin bu olup olmamasından bağımsız olarak, nesnel olarak konumu budur. Bu niteliğiyle de Sun Tzu’lardan, strategem kuramcılarından, Nizamülmülk’lerden ayrılır. Büyüklüğü buradadır.

Nesnel olarak bir “sınıf haini”dir Machiavelli. Hükümdara değil belki ama hükümdarlığa ihanet etmiştir. Bin yıllık hilelerini ortalığa sererek…

Machiavelli, bütün Sezar’ların Brütüs’üdür.

İslam ve hile: Kitaba uydurmak!

Dosyamızın “İslam’da hile” konulu bir boyutu da olacaktı. Ama gördük ki, bu başlı başına ele alınması gereken geniş ve tartışmalı bir konu; güncel ve sıcak yönleri de var. Önümüzdeki sayılarda ayrıca incelemeye karar verdik, ama bu yazıda birkaç örnek vermeden geçmeyelim.

İslam hukukçularına göre, hile ikiye ayrılıyor: “Hîle-i şer’iyye”, İslam hukukunun hükümlerine uymakta bir engel ile karşılaşıldığında, ihtiyatlı davranmak için, yine hukukun gösterdiği başka bir yoldan gitmek anlamına geliyor. Bir de “hîle-i bâtıla” var: Hukuki hükümleri kurnazca kullanarak başkasının hakkını iptal etmek, geçersiz kılmak; öte yandan hukukun emrini yapmamak veya yasakladığını irtikab etmeye deniyor. (Ekrem Buğra Ekinci, AÜ Erzincan Hukuk Fakültesi Dergisi, 2006, C. X, S. 1-2, s.3-16). Birincisi caizdir, ikincisi değil.

Tabii konu bu kadar basit değil. “Hîle-i şer’iyye”nin kapsamı ve neyin “şer’iyye” neyin “bâtıla” olduğuna ilişkin çok geniş bir tartışma külliyatı var. Ayrıca farklı mezhep ve tarikatların farklı yorumları da. Bu nedenle örnekleri, İslamcıların üzerinde anlaştıkları, Kuran ayetleri ve peygamber hadislerinden köken alanlardan verelim.

Üç konuda yalan söylenmesine ruhsat verildiğine ilişkin bir hadis (Hz. Muhammed’in sözü) şöyle: “Yalan ancak üç yerde caizdir: Bunlar, kişinin karısının gönlünü almak için söylediği yalan, savaş esnasında söylenen yalan ve insanların aralarını düzeltmek için başvurulan yalandır.”

Aslında bu hadis İslam’da “hîle-i şer’iyye”nin (harama düşmemek için kurtuluş çaresi bulmak) kapsamının ne kadar geniş ve sınırlarının ne kadar bulanık olduğunun bir kanıtı. Hadi “düşmana karşı hile”yi anladık da, her türlü insan ilişkisinde arayı bulmak için ve hatta kocanın karısına -gönlünü almak için dahi olsa- yalan söylemesinin caiz olması sınırları iyice bulanıklaştırıyor. İlginç bir nokta da hadiste sadece “kocanın karısına yalan söylemesinden” söz edilmesi. Kadının kocasına -tabii ki yine gönlünü almak için- yalan söylemesi sanırım tartışma dışı.

Hz. Muhammed’in “savaş, hiledir” deyişi biliniyor. Hendek Savaşı sırasında Beni Kureyza Yahudilerinin Ebû Süfyan safına geçtikleri Hz. Muhammed’e haber verildiğinde, Peygamber’in “Belki de biz onlara bunu emretmişizdir” dediği, sonra Hz. Ömer’in bunu sorması üzerine “Savaş hiledir, ya Ömer” diye yanıt verdiği ve hadisin bu konuşmadan kaynaklandığı söylenir.

Bu hadis, tüm İslam hukukçularının üzerinde anlaştıklarına göre, İslam dinini yüceltecek, İslam düşmanlarının haksızlıklarına mani olacak hilelerin caiz olduğuna işaret eder; bu tür hileler dinen yasaldır ve savaşta hileye sınır yoktur. “Savaş” kavramının ne kadar geniş olduğu konusundaki yorumu okurlara bırakıyoruz.

Kafirlerden gelebilecek zararı bertaraf etmek için onlara dostmuş gibi görünmeye izin verilmesi, bizzat Kuran kaynaklı bir hiledir ve şu ayete dayanır: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Eğer kim böyle yaparsa, Allah katında onun hiçbir değeri yoktur. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız hali müstesnadır…” (Al-i İmran, 28) Bu da İslam hukukçularınca “Herhangi bir kötülükten kurtulmak için kişinin inanmadığının aksini göstermesidir ki dış görünüşü itibariyle günah, isyan, maksadı ise Allah’a itaattir. Buna iten sebep de canı veya malı korumaktır.” (Buhayrî, el-Hiyel, Kahire, 1974, s.318-320)

Yemin konusuna ilginç bir yaklaşım da şöyledir: “Bir şeyi yapmayacağına yemin eden kişi, onun bir kısmını yaparsa yeminini bozmuş olmaz. Mesela, bir malı almayacağına yemin eden kişi, malın bir kısmını alıp bir kısmını bırakmasıyla yeminini bozmuş olmaz. Bu, yeminlerden kurtuluş için bir esastır.” (İbn Kayyim, el-Cevziyye, III, 193) Görüldüğü gibi İslamcı her konuda yemin edebilir; yeminin çok küçük bir kısmını tutması yeterlidir! Metinde ilginç bir nokta da “yeminden kurtulmaya” çalışılması.

Son olarak “rüşvet” konusunu örnekleyelim. İnsanların mal verilerek ile İslam’a çekilmesi, bizzat Hz. Muhammed’e atfedilerek caiz kılınır: “Bir kimse, Hz. Peygamber’den iki dağın arasını dolduracak kadar çok koyun istemişti. Hz. Peygamber (sav), onun bu isteğini yerine getirdi. Bunun üzerine o şahıs kavminin yanına gidip: ‘Ey kavmim! Müslüman olunuz! Allah’a yemin ederim ki Muhammed hiç fakirlikten korkmayarak ihsanda bulunuyor’ demişti.” Bu hadis, “Resulullah insanların İslam’a girebilmesi için böyle bir vasıtaya başvurmuştur” diye yorumlanarak rüşvete izin çıkarılır.

Kısaca toparlamak gerekirse, İslam hukukuna göre hemen her alanda hileye başvurma yolları açıktır; sadece kitaba uydurmanız gerekir! “Kitaba uydurma” zorunluluğu, yukarıdaki örneklerden de anlaşılabileceği gibi bir kısıtlama getirmiyor. Sadece (bir İslam Machiavelli’si bulunmadığı için) müminin sadece insanlara değil, Allah’a, Peygamber’e ve kitaba karşı da hile yapmasına yol açıyor.

Kendisini -bırakın daha ilerisini- modern hukuka ve değerlerine karşı dahi bağlı hissetmeyenlerin, gücü ve iktidarı ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerinin, nasıl bir toplum tasarladıklarının örneklerini ise yıllardır ülkemizde yaşıyoruz.

Hilesiz toplum

“Hile tarihi”ne ilişkin bu örnekler, günümüzün egemen sınıflarının ulaştığı “hilecilik” düzeyi ve potansiyeli göz önüne alındığında devede kulak kalır. Küresel burjuvazi toplumdan, üretimden, insandan ve doğadan o kadar kopuk bir sınıf ki ve bu sınıfın elinde öyle araçlar var ki, gerek politik gerekse günlük yaşamımızın her alanında ve anında bir “hile denizi”nde yüzdüğümüz söylenebilir.

Emperyalist-kapitalist devletlerin büyük çaplı politik hamlelerini, çıkardıkları ve yürüttükleri savaşları zaten biliyoruz. Büyük güçlerin oynadıkları kocaman bir satranç tahtasına dönüşmüş dünyamızda, savaşan tarafların, bu savaşları taşeron terör örgütleri aracılığıyla verdiklerini, dolayısıyla kendilerini her türlü hukuktan azade kıldıklarını görüyoruz. Bizzat kendi kurdukları hukuksuz örgütler, her türlü müdahalenin bahanesi de olabiliyor. İnsanlığın binlerce yıllık birikiminden tamamen kopmuş, ipini koparmış bir sınıftır küresel burjuvazi ve onun devletleri. Hakim sistemin bütün sektörleri birer yalan sektörüne dönüşmüştür. Gelişmiş iletişim araçlarıyla yaşamımızın her anına müdahale eden reklam ve pazarlama perdesi altından görüyoruz her şeyi. Para, üretimden kopmuştur.

Dahası içinde yaşadığımız “imaj çağı”nda hile ve yalan hiç olmadığı kadar  toplumsallaşmıştır. Sadece sistem değil, insanlar da görülmedik ölçüde kirlenmiştir. Hepimiz birer küçük “hilebaz”a dönüşmüşüz. Tek yönlü iletişim araçları (radyo, TV gibi) bizi her an yalan bombardımanına tutarken, kullanıcıyı aktif kılan iletişim araçları bizim de bu bombardımana bilinçsizce katılmamızı sağlıyor. Cep telefonlarımızı açtığımızda, internete girdiğimizde biz de o “yalan dünya”nın bir parçası, sadece mazlumu değil zalimi de olabiliyoruz. Kimse “olduğu gibi” değildir bugün; hatta olduğu gibi olmamaya, olduğundan farklı olmaya çabalamaktadır hırsla. Gerçek, tutukludur bugün. Bu, bir çürümüşlük. Sistemin çürümüşlüğünün insanlara da tarihte görülmedik boyutlarda sirayet etmesi.

Tarihe baktığımızda bu tür çürüme dönemlerinin ya bir “çöküş” ya da büyük bir “ileri atılım” ile (veya art arda ikisi birden) sonuçlandığı görülüyor. Çürümenin boyutu (küreselliği) düşünüldüğünde çöküşün boyutuna ilişkin fikir yürütmenin bir gereği yok; “kıyamet” deyip geçelim. “İleri atılım” hakkında fikir geliştirmek ve bunun pratiklerine girişmek durumundayız.

“Hilesiz bir toplum” olabilir mi? Sümerlerden bu yana hüküm süren binlerce yıllık bir alışkanlıktan kurtulabilir mi insanlık? Olabilir ve kurtulabilir. Çünkü bu binlerce yıllık süreç, aynı zamanda bir “kurtuluş süreci”dir. Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir. Yani madalyonun bir yüzüyle, sınıflılıktan, sömürüden, ezilmişlikten kurtulma mücadeleleri tarihidir. İnsanlık toplu bir çöküş yaşamadıysa şimdiye kadar, işte bu mücadelelerin başarısı sayesindedir.

İnsanlık binlerce yıldır “hilesiz”, yani “sınıfsız”, “sömürüsüz”, yöneten-yönetilen çelişkisinin bulunmadığı bir toplum kurmaya uğraşıyor. Yani deneyimimiz ve birikimimiz büyük. En az yönetenler kadar büyük. Bu birikimi süzmek, damıtmak ve bilince çıkartmak her kritik dönemeçte önem kazanmıştır.

Yazımızı, bir devam yazısını işaret ederek bitirelim. “Hilesiz toplum” özlemcileri, bir “ileri atılımın” neferleri şu iki noktada da çalışma yapmak durumundadır:

1) Egemen sınıfların savaş ve yönetim sanatı alanında (tarihte ve günümüzde) geliştirdiklerini çok iyi özümsemek. Dosyamız bu konuya genel bir giriş niteliğinde ama artık biraz daha özele inelim, Türkiye’den örnek verelim. Biz nasıl bir ülkenin ve bölgenin devrimcileriyiz? Hayatımız emperyalistlerin ve devletin (ve derin devletin) operasyonlarıyla, komplolarıyla, provokasyon ve kışkırtmalarıyla geçti. Büyük bir birikime ve deneyime sahibiz ama bu acı pratikleri -tedbirler almak anlamında- kuramlaştırdığımız söylenemez. “Doğru eylem”in ilkelerinin neler olduğu konusunda bile, bırakalım bir kuramı, bir reflekse dahi sahip olabildiğimiz henüz söylenemez.

2) Egemen sınıflar kendi geliştikleri silahla vurulamaz mı? “Savaş sanatı” ve “yönetim sanatı” yanı sıra bir “devrim sanatı” da geliştirilemez mi? Geçmişte geliştirilmemiş mi? Aslında bu alanda da müthiş bir birikimimiz var. Gerek tarihte, gerekse yakın geçmişte, ezilenler ve onların öncü örgütleri, konumuz bağlamında hangi stratejileri ve taktikleri geliştirmişler ve egemenleri kendi silahlarıyla nasıl vurmuşlar? Deyim yerindeyse “devrimci strategemler” nelerdir, “strategemlerin devrimci kullanımı” nasıldır? Bu birikim nasıl güncellenebilir?

Bunlar incelenmeden ve tartışılmadan konu eksik kalacaktır. Başka bir yazının çerçevesi olsun.

“En sonuncu hile” ve “hilesiz bir toplum” özlemiyle…