Ana sayfa 153. Sayı Bob Dylan Nobel Edebiyat Ödülünü hak etti mi?

Bob Dylan Nobel Edebiyat Ödülünü hak etti mi?

188
PAYLAŞ

Bizim gibi en az Amerikan halk sanatı kadar engin bir halk sanatı geleneği içinde yaşayan bir toplumun Bob Dylan’a verilen ödülü “sol” bir kültür kavramını tekrar tartışma vesilesi yarattığı için ve Aşık Veysel adına, Pir Sultan Abdal adına, Karacaoğlan adına, Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal adına gururla kabul etmemiz gerekmez mi?

Bu yılın Nobel ödülleri peşi sıra açıklandı ve en provokatif dal olan Edebiyat Ödülü hepimizin iyi kötü tanıdığı, en azından One More Cup of Coffee’sini mırıldanabildiği, nezle sesli Bob Dylan’a gitti. Ödül açıklanır açıklanmaz kültür dünyası parmağını kaldırdı ve itirazlarını dile getirdi.

İtirazları iki bohçada toplamak mümkün. Birinci bohçayı Bob Dylan’ın aslen bir pop kültür figürü (tıpkı Rihanna gibi) olduğu ve Nobel kazanmış anıtsal yazarların ikamet ettiği Olimpos dağında yeri olmadığı tarzındaki yorumlar dolduruyor. Oysa zamanının siyasi konjonktürleri nedeniyle o zirveye yerleşmiş vasat isimlerin de uzun bir liste oluşturduğu bir gerçek. Bu yorumlar, “sağcı” diyebileceğimiz, yüksek kültür/aşağı kültür karşıtlığı üzerinden tanımlanan kültür kavramının doğrudan tezahürü olarak değerlendirilebilir. İkinci bohçada ise daha “liberal/sol” kanattan gelen, Bob Dylan’ın değerli bir şahsiyet olmakla birlikte, yazdıklarının “şiir değil şarkı sözü” olduğu, dolayısıyla “edebiyat” kategorisi içinde değerlendirilip anlı şanlı bir ödülle taçlandırılmasının “gerçek” edebiyatçılara haksızlık olduğu yorumları mevcut. Aslında bu itirazlar da, birinci gruptaki karşıtlığa pek uzak olmayan, “edebiyat/edebiyatdışı” ayrımı üzerinden yapılmış bir kültür tanımından malul. Bir metnin şarkı sözü ya da şiir olarak kategorilendirilmesindeki keyfiliği edebiyatın doğal ve değişmez addedilen kurallarıyla açıklamaya çalışan bu itirazlar nesnel olmaktan ziyade öznel kalıyor.

Edebiyatın dalları var mıdır? Ve bu dallar doğal mıdır?

Nasıl bir Rönesans bilginini (popüler bir örnek olarak Leonardo Da Vinci’yi örnek alalım) fizikçi, kimyacı, felsefeci ve hatta ressam vs. diye uzmanlık alanlarına ayıramıyorsak, 19. yüzyılın son çeyreğine kadar bir edebiyatçıyı da romancı, şair vs. diye ayırmak mümkün değildi. Hadi diyelim bilim dalları arasındaki ayrışmanın faydacı ve uzmanlaşmayla gelen daha anlaşılır sebepleri mevcut. Ama biliyoruz ki edebiyatın bir “faydası” yok. Onu faydacı dallara ayırmanın da rasyonel bir sebebini bulmak imkansız. Kaldı ki Nobel bilim ödülleri bile kimi zaman bilim dalları ayrımları arasındaki muğlaklığı ve geçişkenliği gözler önüne seriyor. Örneğin geçen yıl Kimya dalında ödül kazanan Aziz Sancar’ın aslında ödülü Tıp ve Fizyoloji dalında beklediğini hatırlayalım. Asıl olarak “tıp” alanındaki çalışmalara verilmesine rağmen Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülünü alanlar arasında tıp araştırmacıları ve biyologlar kadar, kimyagerler, genetikçiler ve nörobilimciler de var. Bilim söz konusu olduğunda bile bu örnekler çoğaltılabilirken konu edebiyat olduğunda çok daha geçişken, ayrımların muğlak ve suni olduğu bir alan üzerine fikir beyan ediyoruz demektir.

Bu ayrımlar “yaratıcı olarak sanatçı” kavramıyla birlikte oluşmuş ve sanatın Pantheon’unu inşa etmek için yaratılmıştı. Kültürel ideolojiyle doğrudan ilişkili ve 20. yüzyılın tüm ilerici sanat akımlarının yıkmak üzere ittifak yaptığı “sanatkâr/zanaatkâr”, “seçkin/popüler” karşıtlıklarının sonucuydu. Bugün dönüp baktığımızda Charles Dickens gibi büyük bir romancı, zamanının alabildiğine popülist bir yazarıydı. Gazete tefrikasının teknik kısıtlarından klasik roman biçemini yaratan bir zanaatkârdı. Daha ileri gidelim: Hikâyesini ritm ve müzik eşliğinde anlattığını bildiğimiz Homeros edebiyata mı aittir, müziğe mi? Sözlü geleneğe mi aittir, yazılı geleneği mi? Nobel ödüllü Tagore’un bugün hâlâ çalınıp söylenen 1000 küsür şarkı sözü, Tagore’un edebiyatdışı alanlardaki ürünleri olarak mı değerlendirilmeli? Brecht’in şarkı sözleri sırf şarkı sözü olduğu için edebiyatdışı mı sayılmalı? Kurt Weill zamanının pop şarkılarına imza attığı için besteci statüsünün dışına mı itilmeli? Bu saatten sonra bu soruları tekrar tartışmaya açmak abesle iştigal gibi görünmeliydi aslında ama, Bob Dylan’a verilen edebiyat ödülü bu ayrımların hâlâ gündemde olduğunu gösterdi bize. Şarkı sözünün nerede bitip şiirin nerede başladığını ya da eğlencelik ürünün nerede bitip sanatın nerede başladığını, hangi kıstaslara göre belirleyebiliriz bugün? Unutmayalım ki bugünün klasik sanatçılarının çoğu, vakti zamanının eğlencelik ürünlerini yaratanlardı. Bob Dylan’ın 50 küsur yıllık kariyeri de bu kavramların nasıl iç içe geçtiğini kanıtlıyor bize.

Uzun lafın kısası her iki kategorideki itirazlar da demode, çoktan aşılmış (ya da aşılmış olması gereken) “sağcı” kültür ve sanat kavramları üzerinden tartışmakta konuyu. Oysa bu ödülün tartışmak için önümüze koyduğu bir başka boyut var ki, pek söz konusu edilmedi!

Kişi değil, gelenek ödüllendirilebilir mi?

Muhafazakâr ve burnundan kıl aldırmayan Nobel jürisinin Bob Dylan’a verilen ödülün gerekçesini açıkladığı cümleye dönelim: “Büyük Amerikan şarkı geleneğinde yeni şiirsel ifadeler yaratmış olduğu için”.

Bahis konusu Amerikan şarkı geleneği, Bob Dylan’ın da ciddi olduğu ender zamanlarda sürekli vurguladığı ve kendisini bir parçası saydığı engin bir denizdir ve sadece şarkı geleneği değil, koca bir halk edebiyatı geleneğidir. Bu geleneğin içinde Hillbilly’den siyah köle Blues’una, Walt Whitman’dan Woody Guthrie’ye, Hobolardan Beatniklere, Jesse James’den Gazap Üzümleri’nin Tom Joad’una kadar bir rota çizebilirsiniz. Şarkı, sözlü edebiyat ve yazılı edebiyat bu halk sanatı geleneği içinde iç içe geçmiştir ve bu kıvrıla kıvrıla akan ırmakta, diyelim Pete Seeger ile John Dos Passos, Olimpos’un zirvesinde değil ama, ovada ve sokakta eşitlenmiştir. Halk edebiyatı geleneği, sanat türleri ve biçemlerini kendi içinde eritir ve yekpare kılar.

İşte Akademinin soğuk açıklamasından anladığımız da Bob Dylan’ın aslen bu geleneğin temsilcisi olarak ödüllendirildiğidir. Ödülü almasının sebebi, temsilcisi olduğu geleneği modern zamanlara taşımasıdır. Diğer yandan unutmamamız gereken şey, Nobel jürisinin ne kadar kâle aldığı bilinmez, ama bu geleneğin “muhalif” kimliğidir.

Tabii şunu sorabiliriz: Nobel jürisi kendini aşıp bir halk geleneğini ödüllendirecek noktaya geldiyse, buna Amerikan halk sanatından başlaması manidar mıdır? Tabii ki manidardır! ABD İmparatorluğunun yüzyıllık kültürel propaganda mekanizmasının Amerikan halk sanatını küresel bir gelenek haline getirdiğini kim yadsıyabilir? Hatta Wim Wenders’in ünlü lafını uyarlayacak olursak bu gelenek “bilinçaltımızı kolonize etmiştir”. Yine de bu durum Amerikan halk edebiyatının değerini azaltmaz. Ama Bob Dylan tartışmalarında, Amerika-dışı dünyanın şaşkınlığını biraz anlamamızı sağlayabilir. Küresel coğrafyanın ağırlıklı “şarkıcı” olarak tanıdığı birinin “edebiyatçı” olarak onurlandırılması belki de sadece Amerikalıların takdir edebileceği bir şeydir. Kim bilir? Belki de kültür ürünü, halen daha içinden çıktığı toplumsal kültürle yakından bağlantılıdır; sanıldığı ve umulduğu kadar küreselleşmiş değildir. Belki de tam bu yüzden Nobel jürisi bu geleneğin en Avrupai, en küresel ismine vermiştir ödülü. Aynı geleneğin daha hard-core Amerikan bir temsilcisi seçilecek olsa Bruce Springsteen ve Tom Waits gibi isimler de gündeme gelebilirdi. Bakın asıl o zaman nasıl kızılca kıyamet kopuyordu edebiyat dünyasında?

Bize bu ödülü verdiğiniz için…

Bizim gibi en az Amerikan halk sanatı kadar engin bir halk sanatı geleneği içinde yaşayan bir toplumun bu ödülü “sol” bir kültür kavramını tekrar tartışma vesilesi yarattığı için ve Aşık Veysel adına, Pir Sultan Abdal adına, Karacaoğlan adına, Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal adına (aklınıza gelen diğer isimleri siz ekleyin) gururla kabul etmemiz gerekmez mi?