Ana sayfa 153. Sayı Hasan Aydın’ın yeni kitabından esinlenerek… İbn Rüşd’ün -günümüze de ışık tutan- dramı

Hasan Aydın’ın yeni kitabından esinlenerek… İbn Rüşd’ün -günümüze de ışık tutan- dramı

336
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Hasan Aydın, İslam Kültüründe Felsefenin Krizi ve Aydınlanma Sorunu” başlıklı yeni kitabında, Gazzâlî – İbn Rüşd tartışmasını, İbn Rüşd’ün hakim İslam anlayışına getirdiği eleştirileri, ortaya attığı kapsamlı felsefi-siyasi projeyi ayrıntılı olarak inceledikten sonra, şu saptamayı yapıyor: “İbn Rüşd’ün İslam dünyasında okunduğuna, anlaşıldığına ve etki bıraktığına dair herhangi bir iz ve emare yoktur.” Peki, neden?

Hasan Aydın’ın “İslam Kültüründe Felsefenin Krizi ve Aydınlanma Sorunu” başlıklı yeni kitabı Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıktı. Hem dergimizin yazarı hem de kişisel dostum olan Aydın’ın yazılarına, konferanslarına, dolayısıyla dünya görüşüne ve konuları ele alış tarzına aşina olmama karşın, bu son kitabının beni yine de sarsabildiğini ve derin düşüncelere sevk ettiğini itiraf etmem gerek.

Öncelikle kısaca içeriği hakkında bilgi verelim, çünkü kitap çok taze (hatta bu yazı yazılırken matbaadaydı) ve henüz dağıtıma girmiş, dolayısıyla okurlara ulaşmış değil.

Hasan Aydın, İslam kültür ve düşün tarihinin iki kritik dönemine yoğunlaşıyor. İlki, İslam’ın yükseliş ve doruk dönemi diyebileceğimiz 9.-13. yüzyıllar arası. İkincisi ise, ilkinin bitişiyle başlamasına karşın esas 19. yüzyıldan itibaren belirginleşen/keskinleşen ve hâlâ devam eden süreç.

Bu iki süreç de, farklı kültürlerle temasa geçen İslam’ın bir tür aydınlanma atağı gerçekleştirmesiyle başlayan dönemler. Hasan Aydın, ilki başlayıp bitmiş, ikincisinin ise ana safları ve temaları belli olmuş bu iki süreci şu soru bağlamında ayrıntısıyla inceliyor ve yanıt arıyor: İslam kültüründe gerçekleşen aydınlanma atılımları neden bir süre sonra duraklıyor ve donuyor? İlkinde neden böyle oldu; ikincisinde ne gibi tehlikeler yaşanıyor/yaşanabilir?

İşte Hasan Aydın’ın çalışmasını değerli kılan, hem kadim hem de son derece güncel olan bu sorulara ilişkin yaptığı tartışmalar ve ürettiği yanıtlar. Dolayısıyla bu hem karşılaştırmalı bir felsefe tarihi kitabı hem de güncel ideolojik/politik bir yapıt.

İçinde yaşadığımız dönem ve mekân, bizi ister istemez yakıcı güncel meseleler girdabına çekiyor. Anlık olarak öyle sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz ki, sürece odaklanmaya halimiz kalmıyor. O kadar “politik”iz ki, teoriyi unutuyoruz (aslında teorisiz bir politika dönüp dolaşıp apolitikliğe varır). Bu, hızla akan olaylar silsilesinin peşinden koşuşturmaya ve sonuçta etkisizleşmeye, giderek sıradanlaşmaya yol açıyor. Bu yıkıcı eğilime göğüs germek zorundayız. Hasan Aydın’ın kitabını bunun bir aracı olarak kullanabiliriz. Çünkü hem bizi içine çeken girdaba ilişkin bir yapıt, hem de bizi o girdabı yaratan süreç üzerinde düşünmeye davet ediyor.

Aydın’ın verdiği yanıtları ve ulaştığı sonuçları burada özetlemeyeceğim. Kitaba ulaşan okur kendi okuma-düşünme-süzme serüvenini yaşayacaktır; kaldı ki bunlar hâlâ ucu açık sorular. Ben bu kısa yazıda, ilk bakışta “klasik Hasan Aydın konularını” içerdiği düşünülebilecek bu yapıtın neden zihnimi bu denli çalışmaya zorladığı üzerinde duracağım. Yani kitaptan bana bulaşan birkaç soruya değinmeye çalışacağım.

***

Hasan Aydın, Gazzâlî – İbn Rüşd tartışmasını, İbn Rüşd’ün hakim İslam anlayışına getirdiği eleştirileri, ortaya attığı kapsamlı felsefi-siyasi projeyi ayrıntılı olarak inceledikten sonra, şu saptamayı yapıyor: “İbn Rüşd’ün İslam dünyasında okunduğuna, anlaşıldığına ve etki bıraktığına dair herhangi bir iz ve emare yoktur.” İbn Rüşd’ün fikriyatı İslam dünyasında hiçbir toplumsal karşılık bulmamış. Buna Osmanlı dönemi de dahil.

Buna karşılık, İbn Rüşd Batı’da, Rönesans döneminde Averros diye şöhret olmuş ve Averroism diye bir akım yayılmış. Modern dönemde de (19. yüzyılda) onu düşünce tarihinin derinliklerinden keşfedenler yine Batılı araştırmacılar.

Bu, son derece ilginç bir durum ve bence kitabın kilit saptamalarından biri. Hasan Aydın özel olarak bu konuya yoğunlaşmıyor, ama kitabın tamamında aslında bu soruya yanıt arıyor. İbn Rüşd’ün neden etkisiz kaldığı sorusu, İslam’da aydınlanma atılımlarının neden süreklilik kazanamadığı ve başarılı olamadığı sorusunun bir alt başlığıdır.

Biz bu noktadan yürüyelim, çünkü günümüzdeki tartışmalara ve mücadelelere yansıması da var. Böylece talihsiz filozof İbn Rüşd, fikirleriyle değil belki ama, fikirlerinin neden bir toplumsal karşılık bulamadığının araştırılmasıyla, dolaylı da olsa bir esin kaynağı oluşturabilir.

***

13-15. yüzyıllar arası, sadece merkez İslam dünyasında değil, onun bir parçası olmakla birlikte henüz çevresi olarak tanımlanabilecek Anadolu’da, hatta ortaçağ Doğu uygarlığının başka bir odağı olan Çin’de de önemli bir zaman kesiti.

Burada ayrıntısına giremeyiz ama, o dönemlerde uygarlığın ağırlık merkezi olan -Çin’den Osmanlı’ya kadar- Doğu’da genel bir toplumsal iç hesaplaşma yaşanıyor. Bilim ve Gelecek’in eski sayılarında bu konulara değinmiştik. Örneğin: 15. yüzyıl başlarında Çin’de Ming Hanedanı döneminin neredeyse tüm dünyayı muazzam filosuyla gezmiş ünlü amirali (aynı zamanda kâşifi ve taciri) Zheng He’yi tanıtırken; Anadolu’da ikili (hatta daha da fazla!) iktidarlar dönemi diyebileceğimiz, bir yandan Ankara Ahi devletinin kurulduğu, diğer yandan Babai isyanlarının yaşandığı 13. yüzyılı özellikle Ömer Tuncer’in yazılarıyla incelerken; sonraları yine Anadolu’da Bizans’ın yıkılış ve Osmanlı’nın imparatorlaşma sürecini, gerek Şeyh Bedreddin isyanı gerekse İstanbul’un fethi dosyalarıyla ele alırken; yine o dönemde İslam dünyasında gerçekleşen büyük halk hareketlerini (Karmatiler, Hasan Sabbah vb.) incelerken… Haçlı Seferlerini ve Moğol istilalarını da birer yan unsur olarak bunlara katabiliriz.

Birbirinden oldukça farklı tarihsel olaylar ve süreçler, ama hepsinde ortak bir nokta var. Doğu’nun büyük merkezi-feodal imparatorlukları, o zaman kesitinde, şu soruyla karşı karşıya gelmişler: Feodalizmde devam mı, tamam mı? Ve hepsi aynı yanıtı vermişler: Devam! İşte bu “devam kararı”, Zheng He’nin de İbn Rüşd’ün de idam fermanı olmuştur.

Tabii, bir referandum yapılmıyor; toplumlar alttan alta süren sınıf mücadelesinin sonucunda yollarını çiziyorlar. O dönemlerde Doğu imparatorlukları feodalizmin “zayıf halkası” değillerdi. Belli bir birikim oluşmuş, toplum kaynamaya başlamış ve bir yol ayrımına gelmişlerdi ama, feodal üretim ilişkileri henüz geliştirici barutunu tüketmemişti. “Ön-burjuva” diyebileceğimiz unsurlar ve ilişkiler uç vermişti ama, henüz iktidar talep edecek güçten yoksundular. Dolayısıyla bu krizler, yeni “feodal devrimlerle” aşıldı.

Kısacası, İbn Rüşd’ler bir toplumsal maniveladan, fikirlerini alıp bayrak edinecek bir maddi güçten yoksundular, dayanacakları bir “sınıf”ları yoktu. Bu nedenle İbn Rüşd’ün felsefi-siyasal projesi boşlukta kaldı ve İslam dünyasında hiçbir iz bırakamadı. Gazzâlî’nin bir sınıfı vardı, ama İbn Rüşd’ün yoktu.

Peki, o dönemde feodalizmin zayıf halkası neresiydi? Uygarlığın öncü odakları durumundaki büyük merkezi-feodal imparatorlukların çevresindeki coğrafya, yani Avrupa. Feodalizmi nispeten güçsüz ve çok-parçalı olan, kabuklarını kırıp gelişebilmek için başka bir yol bulmak zorunda olan, o ihtiyacı, yani “başka yolu” temsil eden bir sınıfın (burjuvazinin) serpilme olanağı bulduğu Avrupa… Kristof Kolomb’un dünyanın zenginliklerine ulaşmak için hırsla “başka bir yol” arayışı, Avrupa’da yeşeren bu yeni sürecin tipik sembolüdür.

Çok kabaca geçiyoruz ama, İbn Rüşd İslam coğrafyasında düşünce tarihinin karanlıklarına terk edilirken, Averros’un Avrupa’da hayat bulabilmesinin ve Rönesans’ın temelini oluşturan fikir akımlarından birinin temsilcisi olabilmesinin nedeni budur.

Gelelim günümüze ve kıssadan hisse: Düşünceler kendi başlarına dünyayı değiştiremezler. Ancak bir toplumsal güçle birleşebildikleri oranda dünyayı değiştirmenin bayrağı olabilirler. Tarih fikir münazaraları tarihi değildir, sınıf mücadeleleri tarihidir. Entelektüeller bir toplumsal güçle birleşemedikleri sürece yok hükmündedirler! İbn Rüşd’ün dramından çıkaracağımız birinci ders budur.

***

İbn Rüşd’ün dramının ilkine bağlı ikinci bir boyutu daha var. Bu da kitapta çarpıcı bir biçimde anlatılıyor.

Hasan Aydın’ın çözümlemelerinden çıkarılabileceği gibi, İbn Rüşd -Gazzâlî fikriyatına karşı ne kadar keskin eleştiriler getirse de- sistem içi bir düşünürdür, hakim paradigmanın dışında değildir. Hakim sistemin koyu karanlığı içinde “aydınlık bir alan”, bir “özgürlük alanı” açmaya çalışmaktadır; yani reformcudur. Bu özgürlüğü de ezilen halk için değil, kendisi için (felsefe ve felsefeciler için) talep etmektedir.

İbn Rüşd halkçı değildir; tam tersine seçkincidir. Hatta denilebilir ki, hakim İslam’ın has temsilcisi Gazzâlî, İbn Rüşd’e göre daha “halkçı”dır, halkla daha haşır neşirdir, çünkü onun halkı yönetilebilir kılmak diye bir derdi vardır. İbn Rüşd’ün, halkın idare edilmesi için dinin işlevselliği ve gerekliliği konusunda hiçbir itirazı yoktur. O seçkinler için “felsefe/düşünce özgürlüğü” istemektedir. Felsefe yapma ve düşünme etkinliği zaten “cahil halka” göre değildir, bu etkinlik seçkinlere özgüdür; sıradan halka din yeter.

İbn Rüşd ve benzeri felsefeciler (Hasan Aydın, örneğin İbn Tufeyl’in de benzer yaklaşımını bu filozofun Hay bin Yakzan adlı eserini çözümlerken çok güzel anlatıyor) bu yaklaşımlarıyla halkı Gazzâlî’lere teslim etmişlerdir. Daha da kötüsü kendi iplerini çekmişlerdir.

Denilebilir ki, İbn Rüşd daha ötesini isteyemezdi, dönemin nesnel koşulları buna izin vermezdi. Öyle değil, meydan o kadar da boş değil. Bu tartışmaların yaşandığı çağlarda İslam dünyası kaynamakta ve büyük halk isyanları görülmektedir. Babek isyanından Karmatilere, Hasan Sabbah ve Alamut devletinden Babai isyanlarına, Bedreddin’den Celalilere kadar daha köktenci yollar arayanlar vardır.

Belki bunların hepsi “erken öten horoz”durlar, henüz zamanları gelmemiştir, yenilmişlerdir. Ama İslam dünyasında bir gıdımlık reform dahi yapılmışsa bu hareketler sayesindedir ve geleceğe iz bırakmışlardır. İbn Rüşd ise unutulup gitmiştir ne yazık ki…

İbn Rüşd’ün dramının ikinci boyutu da budur. Rüşd’ün bir sınıfı olmadığı gibi halkı da yoktur.

Bu da günümüz aydınlanmacıları ve entelektüelleri için bir ders olmalı. Günümüz Gazzâlî’lerine karşı İbn Rüşd’ün yöntemiyle mücadele edemeyiz. Aydınlanma ve laiklik bir “halk/toplum sorunu” olarak kavranmadıkça, aydınlar felsefi ve bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılmasının neferleri olmadıkça Gazzâlî’lerle başa çıkmaya olanak yoktur.

***

Hasan Aydın’ın yeni çıkan kitabını tüm Bilim ve Gelecek okurlarına öneriyorum. Bu tür çok sayıda ufuk açıcı dersler bulacaklardır kitapta.

Türkiye bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Ve bu hesaplaşmanın en önemli cephelerinden biri de aydınlanma ve laiklik. Türkiye toplumu, hatta bölgemizdeki toplumlar bir kez daha karar verecekler: Ortaçağ karanlığı mı, emekçi aydınlanması mı?

Bu hesaplaşmaya emekçi sınıfların ve halkın temsilcisi olarak müdahil olma iddiasındaki öncüler için bulunmaz bir donanım sağlıyor Hasan Aydın’ın yapıtı.