Ana sayfa 155. Sayı 20. yy’da Kadınlık-Erkeklik mi, Erillik-Dişillik mi?

20. yy’da Kadınlık-Erkeklik mi, Erillik-Dişillik mi?

346
PAYLAŞ

Batuhan Saç

Kadın ve savaş başlığı altında sunulanları daha anlaşılır kılmak için öncelikle 20. yy’ın nasıl bir yüzyıl olduğu üzerine fikir yürütmek gerekli. Hatta 19. ve 20. yy arasında ne tür farklar var? Gibi bir sorgulama da bizleri 20. Yüzyılda Savaş ve Kadın adlı kitabın içeriğine yakınlaştıracak. Ve ardından yaşananların kitaba konu olan günlük hayata, edebiyata, tiyatroya yansımalarını daha iyi kavrayabileceğiz.

Daha en baştan kitap hakkında kapsayıcı bir yorum yapacak olursak; kitabın en önemli amaçlarından biri “erkeğin algısındaki kadının değişimi” bizlere anlatmaktır. “Yüzyılın ortasına gülle gibi oturan savaşlar kadınların hayatlarında nasıl bir etki bırakmıştır?” sorusunu da kitabın her bölümünün ana teması sayabiliriz. Kitapta bu amaç ve tema doğrultusunda sekiz farklı üniversiteden, farklı disiplinlerden akademisyenlerin çalışmalarına yer verilmiş.

Savaş ve kadın konusunu işlemek için seçilen bu dönem aralığı iki büyük savaşa tanıklık ediyor. Aynı zamanda hatırlatmak gerekir ki bu yüzyıldan bahsederken “tarihin sonu”, “son yüzyıl” gibi kavramların gölgesi altında yaşayan insan topluluğundan bahsediyoruz. 20. yy’ı karanlık bir çağ olarak anmak için elimizde birçok sebep var. Petrol krizinin ortaya çıkması, Sovyetlerin çöküşü, mevcut kurumların altüst olması,nükleer silah ve soğuk savaşın sonlanmasıyla kapanan bir yüzyıl.

Karl Polanyi’nin deyimi ile, yüz yıllık barış sürecinin ardından gelen bir yüzyıldan bahsediyoruz. 20. Yüzyıl medeniyeti, yüz yıllık barış sürecinden sonra açılan bir sahne. 19. yy’da özellikle Avrupa’da insanlığın vardığı olgunlaşma noktasında savaşların tarih öncesinde kaldığı ve savaşın yerini diplomasının aldığı, savaşla değil diplomasiyle sorunların çözülmesi fikri yalnızca düşünce olarak kalmamış pratikte de kendini göstermişti. 19. yy’ın sonuna doğru ise sanayi devriminin nimetleriyle insanlar daha yapılı bir çevrede yaşamaya başlamıştı. Artık insanların doğal koşullarda değil, kendi yarattıkları ortam içerisinde yaşadığını, yani şehirler içerisinde yaşadığını söyleyebiliriz. İnsanların daha “medeni” ve kendi yaratısı içinde yaşamaya başladığı bir dönemden bahsediyoruz; aynı zamanda şehirde yaşamanın lüks olmaktan çıktığı bir dönemden. Karanlık tablonun diğer yüzü de bu yüzyılın insanın kendi kaderini tayin edebilme kabiliyetinin arttığı, elle tutulur araçların geliştiği dönem olmasıdır. Hatta tıptaki gelişmelerle birlikte insan gövdesinin dahi daha insan elinden çıkma bir gövde şeklini aldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla ileriki paragrafta tüm bunların erkek-kadın tanımları üzerinde farklılaşma yaratacağını söyleyebileceğim. İnsanın kendi üzerine düşünmesi ve kendi kontrolünü git gide eline alması onu kendi hakikatine yaklaştırırken tekrar en başta söylediğimize, “tarihin sonu” adlandırmalarına geliyoruz. İskender Savaşır’ın 20. yy anlatısına sadık kaldığım bu yazılanlarda, tüm bu söylediklerimizi tek bir çatı altında toplamak gerekirse; insan hakikatine 20. yy’da kavuştuysa bu ancak tarihin sonunda mümkün olur, yani son yüzyılda. Çünkü Hegel’in Hukuk Felsefesine Giriş adlı kitabında bahsedilen bilgeliğin kuşu Minerva ancak gün batarken uçmaya başlar. Yani bir şey bu netlikte ancak sona erdiğinde anlaşılırmış. Çerçeveyi bu şekilde, son yüzyıl temelinde ve kadın-erkek farklarının azaldığı yönünde çizdik.

Dikkat çekmek istediğim nokta kitapla aynı doğrultuda olarak kadın veya erkek söylemleri ardından gelen algıların artık değiştiği ve yetersiz kaldığıdır. Bu sebeple 19. ve 20. yy’ı el çabukluğu ile anlattık. Önceki pararagrafta bahsettiğim insanların doğadan kopuşu, makinelerin ve şehirliliğin yaygınlaşması kadınları nasıl etkileyecek? Doğasından kopan ve şehirlileşen kadına örnek vereceksek Atina şehrine adını veren Athena’yı anmak önemli olacak. Annesinin karnından değil babası Zeus’un kafasından doğan bu kadın kendi doğasından kopmuş ve aynı zamanda geleneksel, anaç, doğurgan kadını simgeleyen Medusa’nın da katili. Bu bilgiler ışığında kitabın kapağını açtığımızda karşımıza siyonist bir kadın Gertrude Bell’i görüyoruz. Viktorya Dönemi’nde devletin çeşitli ajanlık görevlerini en ön safhada üstlenen bu kadın ile ilgili kitapta şu not yer alıyor:

“Doğu dünyasında, bir kadın olarak şeyhlerin, yöneticilerin huzurunda kendini bir erkek gibi ağırlatabilmiş ve kadın olduğu için mahrem yerlere de girebilmiş.”

Kendisini bir erkek gibi ağırlatabilmesi tam da Athena figürüne yaklaştığını gösteriyor. Hatta kitaptan bir örnek daha önceki paragrafta bahsettiğim kadın-erkek tanımlarının karışması görüşünü destekleyecek. Şöyle ki; G. Bell çoğumuzun bir şekilde haberdar olduğu önemli bir kadın hareketi olan, 1908 yılındaki, süfrajet hareketine karşı etkin bir biçimde rol alıyor, kadınların özgürleşmesine karşı bir duruş sergiliyor yani Medusayı öldürmeyi de ihmal etmiyor. Aslında bu söylediklerimiz bir yandan kitabın giriş bölümündeki “eril dünyanın kabullenmekte en çok zorlandığı dönüşüm, kadının değişen sosyal statüsüydü.” Sözünü, eril olan yalnızca erkekler mi? Yoksa bu meseleyi kadın-erkek tanımlarının iç içe geçtiği bu ortamda erillik ve dişillik üzerinden mi okumak gerekiyor? Sorularını önümüze seriyor.

Bu konuda Türkçe ve interdisipliner ilk  katkı olan kitap, savaş olgusu üzerinden kadınlara bakmanın farklı yollarını sunuyor. Fakat üzerinde durdukları zemin ise travmatik, unutulması güç.

– 20. Yüzyılda Savaş ve Kadın, Haz. Onur Yamaner, Bilge Kültür Sanat, 2016, 232 s.