Ana sayfa 158. Sayı Kitapçı Rafı – 158

Kitapçı Rafı – 158

170
PAYLAŞ

Yeni Bir Erdeme Dönüşen Sağlığa Karşı

– Jonathan M. Metzl, Anna Kirkland, Çev. Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, 2017, 268 s.

İnsan neden “sağlığa karşı” olsun? Her durumda sağlıktan yana olmak gerekmez mi?
Sağlığa Karşı’daki makalelere imza atan tarih, edebiyat, tıp ve hukuk uzmanlarına göre, günümüzün hâkim sağlık anlayışına karşı olmak zorundayız. Sağlık artık hasta olmamak anlamına gelmiyor, belli bir bedensel durumu işaret ediyor. İdeolojik ve ticari bir araç haline gelmiş durumda. Ahlaki yargılarımızı sağlığa dayandırıyoruz, ürün satmak, hatta belli grupları sağlık hizmetlerinden mahrum bırakmak için sağ­lığı kullanıyoruz. Sağlığa atfettiğimiz nerdeyse kutsal statü, onu her türlü eleştiriden koruyor. Oysa bir doktorla hastasının uygulanacak tedaviye kuşkuyla yaklaşma­ları bile sağlığın oturtulduğu zemini sarsacak, yeni ilişki biçimlerinin önünü açacaktır. Bir test aslında neyi ölçer? Uygulanacak tedavi yön­temi için hasta nelerden vazgeçecektir? Bütün bunlar gerekli midir?
Sağlık endüstrisini yöneten odakların her zamankinden güçlü olduğu günümüzde, sağlığa bambaşka bir gözle yaklaşmamız şart. Sağlığa Karşı bu konudaki temel ipuçlarını sunan bir kaynak.

Dünya Tarihinin Yapısı

-Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına, Kojin Karatani, Çev. Ali Karatay, Metis Yayınları, 2017, 432 s.

Toplumsal formasyonlar tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden değerlendirmeye yönelik bir girişim olan bu kitap, günümüz Sermaye-Ulus-Devlet sistemini kavrayıp aşma çabasının bir ürünü.

Marx’ın dünya tarihi perspektifini sistematik bir biçimde yeniden okuyan Karatani, eleştirisinin odak noktasını üretim tarzlarından mübadele tarzlarına kaydırıyor. Göçebe kabilelerin ayırt edici özelliği olan kaynakları ortak bir havuzda toplamayı, yerleşik tarımın benimsenmesinden sonra geliştirilen armağan mübadelesi sistemlerini, devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan korunmaya karşılık itaat mübadelesini, kapitalizme damgasını vuran meta mübadelelerini inceliyor ve geleceğin bir mübadele tarzı olarak armağan mübadelesinin dönüşü üzerinde duruyor. Karatani’ye göre mevcut Sermaye-Ulus-Devlet üçlü sisteminin aşılması anlamına gelen bu nihai aşamayı kavramanın en iyi yolu Kant’ın ebedi barış üzerine yazılarından geçiyor.

Kuantum Mekaniği

– Leonard Süsskind-Art Friedman, Çev. Zekeriya Aydın, Alfa Yayıncılık, 2017, 342 s.

Kuantum Mekaniği, insanlara önce anlaşılması zor görünen kuantum mekaniği dünyasının kuramını ve ilgili matematiği sunarken, atomaltı cisimlerin davranışlarını matematiksel soyutlamalarla işleyerek bu zor alana temel bir giriş sunuyor. Bu kitap kuantum mantığının tüm acayipliğini seve seve kucaklıyor. Kuantum mekaniğinin acayipliğinin tam olarak ne olduğunu, kesin matematiksel ayrıntılarla açıklıyor. Kitap, evrenimizde en temelde kuantum davranışının var olduğunu, evrenimizin sadece ve sadece kuantum yasaları uyarınca işlediğini, klasik mekaniğin ancak bir yaklaştırma olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda, kuantum durumlarının ilkelerini, belirsizlik ve zamana bağlılığı, dolanıklık olgusunu, parçacık ve dalga ikiliğini en şeffaf biçimde ortaya seriyor.

Anadolu Selçukluları

– Bir Hanedanın Evrimi, Songül Mecit, Çev.Özkan Akpınar, İletişim Yayınları, 2017, 344 s.

Anadolu (Rum) Selçuklularının ideoloji ve zihniyet tarihinin izine düşen bu kitap, bugüne kadar tarihin bu bölümü için yapılmış yorumlardan ve gözlemlerden farklı bir değerlendirme ortaya koyuyor. Anadolu Selçuklu sultanlarının göçebe beylerden Pers-İslam hükümdarlarına dönüşmelerini inceliyor. Özellikle, “cihat” kavramının, Anadolu Selçukluları için, politikalarına şekil verecek kadar önemli olup olmadığını masaya yatırıyor. Bunu yaparken Bizans ve Anadolu Selçuklu kaynaklarını, günümüze ulaşan sikkeleri ve kitabeleri kullanan Mecit, kitap boyunca Anadolu Selçuklularının başarısının askeri değil, ideolojik olduğunu gösteriyor. Anadolu’daki Selçuklular, küçük bir beyliğin hükümdarlarından Anadolu’nun neredeyse tamamına hükmeden sultanlara dönüşmeyi nasıl başardılar? Bu devletin kuruluşunu mümkün kılan etkenler nelerdi?

Karşı Ateşler

– Pierre Bourdieu, Çev. Sertaç Canbolat, Sel Yayıncılık, 2017, 140 s.

Neoliberalizmin totaliter ve antidemokratik karakterini ilk kavrayan düşünürlerden biri olan Pierre Bourdieu’nün bu “karşı ateşleri”, onun militan bir filozof olarak tavrının da göstergesi. Sartre’dan ve Foucault’dan devraldığı gelenekle, bilgisini ve “entelektüel sermayesi”ni neoliberalizme karşı toplumsal hareketlerin hizmetine sunan Bourdieu, başta Dünya Bankası ve IMF olmak üzere, iktisatçıların, gazeteci ve televizyoncuların, politikacıların, “entelektüellerin” ürettiği ve “seçeneksiz” diye sunulan egemen söylemi didik didik ediyor. Enternasyonal bir mücadele davetiyesi olarak okunabilecek her bir metinle Bourdieu, bilimin ve Akademi’nin, egemenlerin emrinde yalanı ve demagojiyi yayabileceği gibi, sınıf mücadelesinin bir aracı olabileceğinin de altını çiziyor.

Peki ya Mozart? Peki ya Cinayet?

– Howard S. Becker, Çev. Ebru Arıcan, Heretik Yayıncılık, 2017, 293 s.

Peki bunun sahasını nerede yapmalıyım hocam? Ve tabii ki nasıl? Ama bunun için kaç tane vakayı çalışmam gerekir ki? Üstelik nereden başlayacağımı ve neye bakmam gerektiğini de bilmiyorum? Kaç vaka, nasıl bir yöntem, nasıl bir çıkarsama? Âlimane bir dile çevirdiğimizde, esasında sosyal bilimlerdeki karmaşık epistemolojik tartışmalara ve elbette ihtilaflara da gönderme yapan ve sadece zanaata yeni girmiş çırakların değil, en mahir ustaların dahi üzerlerinde halen anlaşamadıkları bu sorulara Becker, kendi cevaplarını veriyor; elbette yine olabildiğince sarih düşünerek ve yazarak ve yine her zaman yaptığı gibi tartışmayı pratik bir düzleme çekerek. Sadece yöntemsel olarak değil, bir araştırma gündemi ve sosyal bilim pratiği olarak da Becker’in bu husustaki tercihi elbette bir sır değil: vaka incelemeleri.

Yürümenin Felsefesi

– Frederic Gros, Çev. Albina Ulutaşlı, Kolektif Kitap, 2017, 192 s.

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek, sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de, evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz? Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil, yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü “Yürüyen İnsan” kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler.

İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyete İki Devrim, İki Süreç

– Bahar Arslan, Islık Yayınları, 2017, 362 s.

Her ne kadar geçmişe ait söylemsel bir dizge olsa da, bütün tarih çalışmaları bugünü anlamamızda ve yorumlamamızda bize öncülük ederler. O nedenle tarih her dem yeniden yazılır. Bugüne kadar II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet üzerine çok şey yazıldı ve söylendi. Zira 20. yüzyılın şafağında ülkemizde gerçekleşen bu iki yapısal dönüşümün aralarındaki süreklilikler ve kırılma noktaları bugünün Türkiye’sini anlamamızda en önemli kilometre taşları. Bahar Arslan bu araştırmasıyla baskın Türk tarih yazıcılığına hâkim olan zihniyetleri ve bu zihniyetlerin hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet özelinde oluşturduğu hegamonik, tarihsel, olgusal ve kuramsal söylemleri, bir tarihçi titizliğiyle gözler önüne seriyor.

Dervişler ve Sufi Çevreler

– Haşim Şahin, Kitap Yayınevi, 2017, 264 s.

Kadim bir kökeni olmakla birlikte, İslam medeniyeti içinde müstesna bir konuma sahip tasavvuf düşüncesinin temsilcisi olarak kabul edilen mutasavvıflar, gerek yaşadıkları dönemlerde, gerekse ölümlerinden sonra kendilerini takip eden müritleri yahut etraflarında oluşan kült sayesinde bireyleri ve toplumları derinden etkilediler. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kuruluştan yıkılışa hemen her devirde Sünni ya da diğer anlayışları benimseyen, bazen sultanlarla çok yakın ilişkiler kurup, bazen de muhalif olmaları nedeniyle takibata uğrayan, hatta idam edilen sufilerin mevcudiyeti biliniyor. Bu kitabın ilk bölümünde sufilerin hayatlarından bahseden menakıpnameler ve Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli bir yeri olan vilayetnameler incelenmekte, “Dervişler ve Sufi Çevreler” başlıklı ikinci bölümde ise Vefai tarikatına dair bir monografi ile çoğu 1300-1600 yılları arasında yaşamış bazı sufilerin hayatlarına dair yazılar yer almaktadır. Seyyid Ali Sultan, Emir Sikkînî, Yazıcızâde Kardeşler, Otman Baba, Merzifonlu Piri Baba, Koyun Baba, Seyyid Velâyet, Baba Haydar en-Nakşbendî, Beşiktaşlı Yahya Efendi ve Lâ’lîzâde Abdülbâki Efendi kitapta biyografilerine yer verilen mutasavvıflardır.

Eğer Devlet Öldürürse

– Helmut Ortner, Çev. İmrah Cilasun, Patika Kitap, 2017, 224 s.

Her zaman ve neredeyse her toplumda, devlet meşruluğuyla (savaşların dışında da) insanlar öldürülmüştür. Yasalar, infaz yöntemleri ve idamların sergilenmeleri değişmiş olsa da günümüze “adil” bir şey yapıldığına dair inanç kalmıştır. Helmut Ortner taşlamadan çarmıha germeye, idam sehpasından giyotine, elektrikli sandalyeden gaz odasına, hatta şu anda ABD’de kullanılan “medeni” zehirli iğneye kadar devlet infazlarını yeniden kurgulayarak yöntemlerini tasvir ediyor. Prof. Dr. Yücel Sayman’ın sonsözü ile katkıda bulunduğu eser, Türkiye siyasi gündeminde ölüm cezasının olası tekrardan yürürlüğe konmasına dair yapılan tartışmaları aydınlatan güncel bir kitap. “Devlet eliyle gerçekleştirilen ölümlerin tarihi, bir toplumun ahlaki durumuna dair bilgi veren örf ve adetin fotoğrafıdır.”

Fıçılarda Yaşamak

– Sadık Usta, Librum Kitap, 2017, 248 s.

Fıçılarda Yaşamak Sıradışı Devrimci Hayatlar kitabı, günümüzün yaşam tarzına ve içinde bulunduğumuz toplumsal duruma yönelik kültürel eleştiriler barındırıyor. Aynı zamanda geleceğe yönelik umut veren, uygarlığın yeşermesine, insanlığın ilerlemesine katkıda bulunan dehaların, eylem adamlarının, bilgelerin ve korkusuz kadınların yaşamöykülerini sunuyor. Kitapta anlatılan kişilerin birkaçı şöyle; Marie Curie, Karl Marx, Ethem Nejat, Robert Owen, Suat Derviş, Gracchus Kardeşler, İsmail Gaspıralı, Sun Yat-Sen, Babeuf.

Bir Abd Projesi olarak AKP

– Merdan Yanardağ, Kırmızıkedi Yayınları, 2017, 254 s.

Merdan Yanardağ, bu kitabında, AKP’yi iç dinamiklere dayalı bir siyasal hareket olarak değerlendirmekle birlikte, ABD tarafından projelendirildiğini ve iktidara taşındığını ileri sürüyor. AKP’nin, emperyalizmle uyum içinde hareket ederek iktidar olunabileceğini düşünen Siyasal İslamcıların partisi olduğunu belirten Yanardağ, bir tür “suç ortaklığı”na dikkat çekiyor. Ilımlı İslam, Büyük Ortadoğu Projesi ve Yeni Muhafazakârlık (Neo-Con) ile AKP arasındaki ilişkilerin de ele alındığı Bir ABD Projesi Olarak AKP, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğiyle özdeşleşen AKP’nin öyküsünü, 15 Temmuz darbesine uzanan çizgide gözler önüne seriyor. AKP’nin analize tabi tutulduğu kitap, 2000’ler Türkiye’sinin bir öyküsü olduğu iddiasında.

Çığlık

– İlhan Vardar, Evrim Yayınları, 2016, 512 s.

Evrim Yayınları tarafından yayımlanan bu kitap, iki uçlu duygu durum bozukluğu vakıasının kurgulanmasından oluşturulmuş. Özel yaşama müdahale ilkesi gereği anlatılan karakterlerin isimleri rastlantısal olarak seçilmiş. Ama kitap içindeki özellikle mail ve mektup yazışmalarının, karakterlerin o anki psikolojisini yansıtması için müdahale edilmeden aktarıldığı belirtilmiş. Yazar İlhan Vardar Çığlık kitabını yazmasının sebebini şöyle açıklıyor: “Anlatılanlar; bir hedef gözetilmeden, toplumumuzda tabu olan ekonomik ve toplumsal boyutları, sanılanın aksine çok önemli olan bir konuda, yetkili organlar ve halkın dikkatini çekebilmek adına kaleme alındı. Özellikle anlatılan iki uçlu duygu durum bozukluğu rahatsızlığı, toplumumuzun tahminen yüzde iki buçuk-üç civarında kısmının yaşadığı bir sorundur. Tabii özellikle bu tür vakalar aileler tarafından gizlendiği için, kesin rakamlara ulaşmak ne yazık ki mümkün olamamaktadır. Bu rakam, sadece tahmini hasta sayısını vermektedir. Bir de kişinin sevdiklerini, ailesini ve yakınlarını hesaba katarsanız, etkilenen kişi sayısı gerçekten önemli bir rakama ulaşmaktadır. Ve özellikle intihar vakıalarının en çok görüldüğü rahatsızlık olduğu dikkate alındığında, önemi bir kat daha artmaktadır. Bir insanın yaşamına son vermek istemesi düşüncesi, hangi ruh halinde gerçekleşmekte ve kendini neden bu kadar değersiz gördüğü anlaşılmaya çalışılmaktadır. Ve tıbbın bu rahatsızlığı kontrol altına alabildiği gerçeği varken, rahatsızlığın tabu olması ‘kader’ denilerek hekimlere gidilmemesi ve toplumdan saklanması eğilimi, korkunç bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Geç Antikçağ Dünyası

– Peter Brown, Çev. Turhan Kaçar, Alfa Yayınları, 2017, 328 s.

Sosyal ve kültürel değişimler hakkındaki bu çarpıcı çalışma, geç antik dünyanın MS 150-750 yılları arasında neden ve nasıl değiştiğini açıklıyor. Peter Brown bu yüzyıllarda, pek çok köklü kadim kültürün sonsuza kadar kaybolduğunu vurguluyor. 476’da Roma İmparatorluğu Batı Avrupa’dan kayboldu, 655 yılına gelindiğinde Pers İmparatorluğu Yakındoğu’dan silindi. Yazar aynı dönemde olağanüstü yeni başlangıçların da olduğunu gösterirken, Avrupa’da Hıristiyanlığın ve Yakındoğu’da İslamın geniş etki alanlarını da tanımlıyor.

İnsan – İnsanın Yaratılışı

– Yüksel Arslan-JacquesVallet, Çev. Esra Özdoğan, Sel Yayınları, 2017, 147 s.

Yüksel Arslan’ın 1986’da başlayıp 1999’a dek sürdürdüğü dizi, İnsan’ın ilk kitabı. Bu bir sanatçının (ressamın?) kitabı mı, yoksa bir bilimadamının kitabı mı? Yoksa her ikisini kişiliğinde ve sanatında birleştirmiş birinin kitabı mı? Jacques Vallet, kitabın başında yer alan uzun söyleşisinde, bu soruyu hem kendine hem Arslan’a soruyor. Yüksel Arslan ise hem sözcüklerle hem arture adını verdiği elli resimle yanıtlıyor. Bir sanatçı için bilimin sonsuz bir esin kaynağı olduğunu gözlerimizin önüne sererek.