Ana sayfa 161. Sayı Bir büyük biliminsanının hikâyesi: Darwin

Bir büyük biliminsanının hikâyesi: Darwin

707
PAYLAŞ

Kahraman İpekdal

Biyolojide yapılan her yeni keşif Darwin’i pek çok konuda haklı çıkardı. Şöyle demişti “Ben göremeyecek olsam da inanıyorum ki bir zaman gelecek, doğanın bütün büyük âlemleriyle ilgili oldukça doğru soy kütüklerine ulaşmış olacağız.” Bugün neredeyse bütün biyoloji laboratuvarlarında standart olarak kullandığımız genetik araçlarımız sayesinde oldukça doğru soy kütüklerine ulaşıyor, evrim kuramını dünyanın dört bir köşesinde her gün sınayıp doğru olduğunu tekrar tekrar görüyoruz. Artık zamanın inşa ettiği bu muhteşem doğanın muhteşem bir parçası olduğumuzdan hiç kuşku duymuyoruz.

Charles Darwin. Muhtemelen tarihin en iyi bilinen biliminsanı. Kendimize ve doğaya bakışımızı bütün modern düşünürlerden daha fazla etkiledi. Nazik, endişeli ve hassas bir karaktere sahipti. Onu tanıyanlar şaşırtıcı derecede etkileyici bir duruşu olduğunu söylerdi. Berbat bir sağlığı vardı. Hayatının büyük bir kısmını hasta geçirse de inanılmaz çalışkanlığıyla bilimsel açıdan oldukça üretken bir yaşam sürdü. Kalabalıklardan, gürültüden ve tartışmalardan hiç hoşlanmadı. Çevresinin zoruyla Entomoloji Cemiyeti Başkan Yardımcılığı ve Jeoloji Cemiyeti Sekreterliği gibi işleri üstlense de bunları uzun süre devam ettirmedi. Hiç para için çalışmak zorunda kalmadı. Darwin ve Wedgwood ailelerinden gelen servetini yatırımları ve tutumluluğu sayesinde büyüttü. Hayatı boyunca çok az sayıda bilimsel toplantıya katıldı. Ancak tüm dünyadaki araştırmacılarla iletişim halindeydi; sürekli bilimsel konuların tartışıldığı mektuplar aldı ve gönderdi. Tüm hayatını doğa ile ilgili hipotezler kurup, bunları sınayarak geçirdi. Onun yapmaya çalıştığı şey, doğanın nasıl işlediğini anlamaktı ve bu yolda bir önem sırası yoktu. Bilimsel bilgi üretiyordu ve bunu toplumsal ve siyasi ihtiyaçlara cevap vermek için değil, merakını gidermek için yapıyordu. Dünyada yer yerinden oynarken o, baş dönmeleri, mide bulantıları, kusmalar, bayılmalar ve kalp spazmlarından arta kalan zamanını ve düşüncelerini sülükayaklıların akrabalık ilişkileri, tavuk yetiştiriciliği ya da solucanların yaşamı üzerine kafa yorarak geçirmeyi tercih etti. Bu yazıda bu dahi adamın hayatından bahsediyorum. Bu konuda yazılmış harika kitaplar ve web siteleri bulunuyor. Elbette bu kısa yazıda o kitaplardan ve sitelerden daha kapsamlı bir içerik sunmayacağım; Darwin’in hayatını farklı bir açıdan ele de almayacağım; dolayısıyla masaya yeni bir şey koymayacağım. Ancak herkesin, özellikle yeni nesillerin, Charles Darwin’in ne kadar iyi bir bilim insanı olduğunu ve hayatını adadığı keşiflerinin insanlık için ne kadar değerli olduğunu anlamasına katkıda bulunmak isterim. Darwin bugün kimi çevreler tarafından, dinsizliği yaydığı, komünist olduğu için eleştirilirken, kimi çevrelerce de siyasi bir tavır sergilemediği, hatta fazla dindar olduğu için eleştirilir. Yani böylesine önemli bir biliminsanını anlamak konusunda pek başarılı olamamış çok sayıda insan var. Darwin hakkındaki bu fikirlerin tamamı yanlış; az okuyup bol ahkâm kesmekle ilgili. Bu yazıda bunlara değinmeye çalışacağım. Ancak bence bunların hepsi fasa fiso; doğaya bakışımızı ve insanın doğadaki yeri ile ilgili anlayışımızı sonsuza kadar kökten değiştirmiş bir insanın hayatı ile ilgili eğlencelik bilgiler… Darwin’in en belirgin ve herkesçe anlaşılıp takdir edilmesi ve örnek alınması gereken tek bir özelliği var, çalışkanlığı.

İyi bir jeolog ve biyolog

Dünyanın en büyük penisli hayvanlarından biri Türkçe’de sülükayaklı ya da yanlış bir şekilde kaya midyesi (çünkü midye değiller) olarak bilinen cirripedlerdir. Penisleri vücut büyüklüğünün 7-8 katı kadardır. Penislerinin bu kadar büyük olmasının nedeni sabit hayvanlar olmaları, spermlerini uygun yerlere bırakmak için hareket edememeleridir. Bunun yerine komşularının kapısını penisleriyle çalarlar! Sülükayaklılar kabaca dairesel olan omurgasız hayvanlardır ve üzerinde yaşadıkları yüzeye kalıcı olarak bağlanırlar. Erginleşmemiş formları suda serbest yüzer ama sonunda kendilerini bir kayaya, midyeye, balinaya, gemiye vb. yüzeylere sabitler ve yaşamlarının sonuna kadar orada kalırlar. Kalsitten oluşan bir kabukları bulunur. Dünya genelinde yaklaşık 1300 türü bilinir. Bazı türleri parazittir; birçoğu ise zararsızdır. Ancak gemilere çok fazla miktarda sülükayaklı yapıştığında geminin ağırlığını ve dolaylı olarak da yakıt sarfiyatını artırır. Kaz midyesi olarak bilinen bir türü İspanya ve Portekiz’de yenmektedir.

Sabit ve kabuklu olmaları, insanların onları uzun süre midye sanmasına neden oldu. 1800’lerin ortalarında gelişimleri izlendiğinde midyeden çok Crustacea (kabuklular) sınıfına, yani yengeç, istakoz ve karideslere benzediği anlaşıldı ve konu genel olarak oldukça ilgi çekti. Birilerinin bu konuyla ilgilenip bilinmezleri aydınlatması bekleniyordu. O kişi Charles Darwin oldu.

Bir midyenin üzerine tutunmuş olan Balanus improvisus. Charles Darwin tarafından tanımlanan bir çok sülükayaklı türünden biri (sülükayaklı fotoğrafı: Wikipedia, C. Darwin resmi: darwin-online.org.uk).

Darwin, oldukça üretken bir doğa bilimciydi. Sağlık bakımından sıkıntılı geçen yaşamına çok sayıda kitap ve makale sığdırdı. Sülükayaklılar ile ilgili araştırmalarını topladığı ve Cirripedia Monografisi (A Monograph of the Cirripedia) adını verdiği iki cilt bunlar arasındadır ve günümüzde de sülükayaklı anatomisi ve sistematiği açısından önemli bir kaynaktır. Darwin bu karmaşık grubun sistematik durumunu büyük ölçüde çözdü, üreme özelliklerini ortaya çıkardı ve pek çok türünü tanımladı. Bu çalışmaları sırasında bolca karşılaştırmalı embriyoloji araştırması yaptı (larva ve ergin sülükayaklılar arasında ve bu grupla diğer crustacea grupları arasında). Homoloji terimi yaygın olarak basit bir benzerlik anlamında kullanılıyordu; o terimin anlamını biraz daha ileri taşıyarak evrimsel bağlamda kullandı. Darwin’e göre türler arasındaki benzerliklerin büyük bir kısmı yaşam koşullarının dayattığı bir benzerlik değildi; söz konusu türlerin yakın akraba olmaları ile ilgiliydi. Bütün bu çalışmalardan elde ettiği kanıtları daha sonra başyapıtı Türlerin Kökeni’nde (ya da kısaca Köken) kullanacaktı. İyi bir anatomik diseksiyon deneyimi kazandığı bu çalışmaları sırasında Darwin, sülükayaklıların Crustecea’nin diğer gruplarından da ayrı bir grubu olduğunu kanıtladı ve konuya katkıları nedeniyle 1853’te Londra Kraliyet Derneği tarafından, doğanın anlaşılmasına katkıda bulunan araştırmacılara verilen Kraliyet Madalyası’na layık görüldü. Kraliyet Derneği 1864’te de Darwin’e sülükayaklılar ve aşağıda söz edeceğim mercan resifi çalışmaları için Copley Madalyası verdi.

Charles Darwin’in açıkladığı ve bugün de kabul ettiğimiz haliyle atol oluşumu (solda) (kaynak: American Heritage Dictionary of the English Language), Pasifik’teki atollerden biri olan Manihiki Adası (sağda) (kaynak: Wikipedia).

Sülükayaklılar üzerine yaptığı oldukça kapsamlı çalışma ile Darwin iyi bir biyolog olduğunu kanıtladı. Ama iyi bir jeolog olduğunu daha önce, meşhur Beagle seyahatinden döndükten kısa bir süre sonra, henüz 33 yaşındayken göstermişti. Seyahat sırasında yaptığı jeolojik gözlemlerinden bahsettiği mektupları sayesinde İngiltere’de adını zaten duyurmaya başlamıştı. Yolculuk dönüşünde anılarının ve topladığı tüm örneklerin yayımlanması işiyle uğraşırken ve henüz sülükayaklı incelemelerine girişmemişken, ilk monografisi olan Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı (The Structure and Distribution of Coral Reefs) adlı kitabını yazdı. Bu kitap, çağdaşları tarafından çok önemli bir bilimsel çalışma olarak değerlendirilmiştir. O zamanlar atollerin, mercanların deniz altında buldukları bir kratere yerleşip burada çoğalmaları sonucu oluşan yapılar olduğu sanılıyordu. Jeolojinin babası kabul edilen ve daha sonra Darwin’in yakın arkadaşı olacak Charles Lyell (1797-1875), Jeolojinin İlkeleri (Principles of Geology) (ya da kısaca İlkeler) adlı üç ciltlik kitabının ikincisinde bu konuya büyük bir kısım ayırmıştı. Darwin kendi kitabında bunun yanlış bir görüş olduğunu söylüyor ve konu ile ilgili bilgiyi tamamen değiştiriyordu. Darwin’in atol oluşumuna ilişkin açıklaması özetle şöyleydi: Mercanlar gelgit seviyesinin hemen altında kıyı resifleri oluşturur. Ancak yaşayan mercanlar çoğalıp deniz seviyesinin üstüne çıktığında ölür ve kalsit şeridi haline gelir. Eğer mercanlar volkanik bir adanın sahiline yerleşmişlerse ve volkan konisi çöküyorsa mercan yukarı doğru yükselirken kara parçası da aşağı doğru batar. Bu durumda yaklaşık olarak halkasal bir şekle sahip olan atoller oluşur.

Charles Darwin’in Cirripedia Monografisi adlı kitabından sülükayaklı çizimleri (kaynak: darwin-online.org.uk).

Atollerin oluşumu ile ilgili bu yeni bilgi geniş kabul gördüyse de hakkındaki tartışmalar uzun süre devam etti. Kuramın doğruluğu 1950’lerde kesinlik kazandı. 1970’lerde levha tektoniğinin anlaşılması ile de desteklendi. Darwin bu çalışmasında sadece atol oluşumunu açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda çok küçük canlıların bile zaman içerisinde ne kadar büyük değişikliklere yol açabileceğini göstermiş oluyordu. Üzerinde başka canlılar yaşayan adalara dönüşen resifleri tanrı birdenbire yaratmamıştı; bunlar küçük yaratıklar tarafından zaman içerisinde oluşturulmuştu. Bu yaklaşım Darwin’in hayatının sonuna kadar yapacağı bilimsel üretimin ana eksenini oluşturacaktı.

ÇOCUKLUK VE GENÇLİK

Dahi dedeler

Isaac Newton klasik mekaniğin temellerini attıktan sonra Newtoncu bilim kabul görüp yaygınlaşmış ve gelişmiş; bunun da etkisiyle 18. yüzyılın ortalarında Avrupa sanayileşmeye başlamıştı. Birçok alanda teknik yenilikler yapılıyor, uygulamalı bilimler önem kazanıyordu. Gittikçe daha fazla insan bilimin uygulama yönüyle ilgilenir, bilimin topluma nasıl daha fazla katkı sağlayabileceği ile ilgili kafa yorar olmuştu. Özellikle Manchester ve Newcastle gibi sanayi kentlerinde bu tip insanların kurduğu felsefe cemiyetleri türemeye başladı. Bunlardan biri Birmingham’da 1775’te, doktorlar, imalatçılar, mühendisler ve rahipler tarafından kurulan Ay Cemiyeti idi. Karanlık sokaklarda önlerini rahat görebilmek için her ay dolunay zamanı buluştuklarından bu adı almışlardı. Buhar makinesini geliştiren Matthew Boulton, James Watt ve William Murdoch gibi üyelerinin yanı sıra cemiyetin Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi ziyaretçileri de oluyordu. Bütün bu insanlar İngiltere’de ve ardından tüm dünyada Sanayi Devrimi’nin yaşanmasını sağladılar. Onlar arasında ikisi sevgili Darwinimiz için son derece önemlidir. Josiah Wedgwood ve Erasmus Darwin: Charles Darwin’in dedeleri.

Charles Darwin’in anne ve babası Susannah ve Robert Darwin ve evleri The Mount (kaynak: darwin-online.org.uk).

Çömlek ve porselen üreticisi Josiah Wedgwood yine çömlekçi bir ailenin oğlu olarak 1730’da dünyaya geldi. Babasının erken ölümüyle abisinin işliğinde çömlek ustası oldu. Çiçek hastalığı nedeniyle sağ bacağı fiziksel bir iş yapamayacak kadar zayıflayınca (daha sonra kesilecekti), daha ziyade deneysel çömlekçilik ve yeni modeller geliştirme işine girişti. Modellerinin tasarım ve kalitesi onu ünlü bir çömlekçi yaptı ve 1762’de Kraliçe Charlotte’un çömlekçisi oldu. Yurtdışından da siparişler almaya başladı ve fabrikasını büyüttü. Bu arada deneysel çalışmalarına da devam etti. Çömlek fırınlarının iç sıcaklığını ölçmek için geliştirdiği pirometre sayesinde Kraliyet Cemiyeti’nin üyeliğine seçildi. Fabrikasındaki bazı mekanik problemler için yaşıtı olan arkadaşı Erasmus Darwin’den yardım alıyordu. Teşhiste sıra dışı bir yeteneğe sahip olduğu ve ölüm döşeğindeki bir hastayı iyileştirdiği için ünlü bir hekim haline gelen Erasmus Darwin, aynı zamanda bir mucit ve şairdi. İcatları arasında Wedgwood’un fabrikasında pigment öğütmede kullanılmak üzere tasarladığı yatay bir yel değirmeninin yanı sıra, sık seyahat eden biri olmasından olsa gerek, devrilmeyen bir at arabası da vardı. İngiliz botanikçilerin Linne’nin eserlerindeki bitkilerin erkek ve dişi cinsiyetlere sahip olduğu ile ilgili bilgiye sansür uyguladıklarını fark ettiğinde o zamanın standartlarına göre açık saçık sayılan ve bitkilerin cinsel hayatlarını anlattığı uzun bir şiir yazdı ve eklediği notlarla birlikte bunu yayımladı. Hayvanlarla ilgili olguları, organik yaşamın kanunlarını ve hastalıklarla bunların tedavilerini anlattığı Zoonomia adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta canlıların evrimine ilişkin torununun keşfedeceği mekanizmaları bulmaya yaklaşamasa da canlılığın bir takım organik yasalara tabi olduğu fikrini işledi. Krallık karşıtı bir demokrattı, Kral III. George’un kendi şahsi doktoru olması isteğini reddetti. Wedgwood ile birlikte kölelik karşıtı faaliyetler yürüttü. Kız çocuklarının eğitimi konusuyla uğraştı. Ancak özgür düşüncelerin baskı altına alındığı bir dönem başlıyordu. Devrim Fransa’yı kasıp kavurmuş, devrimci fikirler İngiliz monarşisi için de tehdit unsuru haline gelmişti. Bu süreç 1791’de Ay Cemiyeti’nin kapanmasına neden oldu. Ayaklanmalar yaşanıyordu. Yetmezmiş gibi 1793’te İngiltere ve Fransa arasında savaş başladı.

Erasmus Darwin’in oğlu Robert ve Josiah Wedgwood’un kızı Susannah 1796’da evlenerek iki ailenin servetini ve kültür mirasını birleştirdiler.

Çocukluk yılları

Babası gibi iyi ve ünlü bir hekim olan Robert Darwin yaklaşık 2 metrelik boyu, geniş gövdesi ve otoriter mizacı ile insanda ister istemez çekinme duygusu yaratan bir karakterdi. Hastalarına karşı çok sevecendi; onlarla yakından ilgilenir, hastalıklarıyla ilgili yardımı dokunabilecek her tür bilgiyi öğrenmeye çalışırdı. Babası gibi o da bitkilerle ilgilenmekten hoşlanırdı. Bir bahçe günlüğü tutar ve bitkilerle ilgili gözlemlerini yazardı. Yine babası gibi açık fikirli bir demokrattı ancak içinde bulundukları baskı döneminin iktidarındakiler babasının siyaset ve din alanlarındaki özgür düşüncelerinden pek hoşlanmıyorlardı. O da ailesini korumak için şahsi fikirlerini açık etmemeyi tercih ediyordu. Hekimliğin yanı sıra arazi alım satım işlerinden de para kazanıyordu. Karısına da fabrikatör babasından hatırı sayılır bir miras kalmıştı. Susannah ve Robert Darwin çifti Birmingham yakınlarındaki Shrewsbury adlı kasabada The Mount adında büyük bir ev yaptırdılar. Burada altı çocukları oldu. 12 Şubat 1809’da doğan son oğullarına ise Charles Robert Darwin adını verdiler. 1817’de talihsiz Susannah, oğlu Charles henüz sekiz yaşındayken öldü.

Charles genelde kendi kendine oynayan, bulduğu her şeyi biriktirmeye meraklı bir çocuktu. 1818’de okul çağına gelince abisi Ras’ın (Erasmus) da gitmekte olduğu Shrewsbury yatılı gramer okuluna yazdırıldı. Bina, Charles orada okumaya başladığında bile yüz yıllıktı, soğuktu, ürkütücüydü ya da en azından ağır Yunanca ve Latince derslerinin sıkıcılığından ve Müdür Samuel Butler’ın otoriterliğinin eziciliğinden dolayı Charles tarafından öyle hatırlanacaktı. Seyahat kitapları okumayı seven, böcek toplamaya bayılan, abisiyle birlikte kimya deneyleri yaparken üzerine gaz kokusu sindiği için adı “Gaz”a çıkan Darwin’e okul müdürü Peder Butler “boş gezenin boş kalfası” derdi. (İşte tarih bazen insanlara büyük fırsatlar verir ve bazı insanlar bunları tarihe, bir dâhiye “boş gezenin boş kalfası” diyen kişi olarak geçmek için teper! Ne acıdır ki Butler sülalesi yıllar sonra da bu tip fırsatları tepmiştir. Müdür Samuel Butler’ın kendi adını taşıyan torunu yazacağı birçok kitapla Darwin’e saldırmış, ancak bu saldırıları o kadar mesnetsiz ve basit bir biçimde yapmıştır ki bütün dünya onu yıllar sonra bile bir budala olarak anımsamaktadır). Charles, on beş yaşından sonra kuş avlamaya merak sardı, Jos dayısı (Josiah Wedgwood II) ile düzenli olarak avlara çıkmak en büyük eğlencesi haline geldi. Zamanla avcılıkta ustalaştı. Bu yeteneği ileride çok işine yarayacaktı.

Edinburgh ve Cambridge yılları

Babası 1825 yazında, normal öğrenim süresini tamamlamadan, onu yatılı okuldan aldı. Charles o yazı babasına asistanlık yaparak geçirdi; doğrudan ilgilendiği birkaç hastası bile oldu. Galiba hekimlikte hiç de fena değildi. Babası aile geleneği olan hekimliği devam ettirsinler diye Ras ile Charles’ı, Edinburgh Üniversitesi’nde tıp eğitimi almaya gönderdi. O sıralar Edinburgh Tıp Okulu Avrupa’nın en iyilerindendi (gerçi son zamanlarda, profesörlerin üçte ikisini belediye ve kilise birlikte atar olduğundan beri bozulmaya başlamıştı). Ancak gerçekte tıp Charles’a pek de uygun değildi. Amerikalı cerrah Crawford Long anesteziyi henüz keşfetmediği için ameliyathaneler işkencehane gibiydi ve Charles hassas bir insandı. Öğrenci olarak girdiği ikinci ameliyatta bir çocuk feryat figan doğranırken bu işi yapamayacağını anladı ve ameliyathaneyi bir daha asla dönmemek üzere terk etti. Dersler de genel olarak sıkıcıydı; strontiyum elementini keşfetmiş olan Thomas Hope’un kimya dersleri dışında… Profesör Hope’un derslerinden arta kalan zamanda yeni tanıştığı Profesör Robert Edward Grant ile birlikte sahil gezileri yaparak deniz omurgasızlarını inceliyordu. Grant, Charles’ın dedesi Erasmus Darwin’e hayran bir evrimciydi. Ona göre yaşam evrim geçiriyordu (dilimize evrimleşmek, evrilmek, evrim geçirmek şeklinde çevrilen “evolve” terimi bu anlamda ilk kez Grant’in arkadaşı Robert Jameson tarafından 1826’da kullanılmıştı). Grant tüm hayvanların sünger formundaki bir canlıdan evrimleştiğini düşünüyordu. Bunlar henüz dedesinin Zoonomia’da yazdıklarını okumamış olan Charles için yeni fikirlerdi. Dönemin türlerin dönüşümü ile ilgili en ses getiren fikirlerinin sahibi olan Fransız doğa bilimci Jean Baptiste Lamarck’ı (1744-1829) da Grant’ten öğrendi. Grant ile yaptığı gezilerde Charles, bilim için iki yeni gözlem yaptı. Bunlardan biri Flustra (Bryozoa şubesi) adlı sabit yaşamlı deniz hayvanının yumurtasının hareket etmeye yarayan organlara sahip olduğu, diğeri ise Fucus loreus adlı algin genç bireyi sanılan küresel yapıların aslında Pontobdella muricata adlı bir kurtçuğun yumurtaları olduğuydu. Grant, Darwin’in bu bulgularını Edinburgh Üniversitesi’nin doğa tarihine meraklı öğrencileri tarafından kurulmuş olan Plinius Cemiyeti’ndeki bir toplantıda sunmasını tavsiye etti ve böylece Darwin, bilim dünyasına ilk katkısını yapmış oldu (ancak anlaşılmaz bir şekilde Grant bu bulguları kendi bulmuş gibi yayımlayacaktı. Darwin bunu hiç unutmayacak ve bundan sonra bulgularını paylaşmak konusunda temkinli davranacaktı. Daha sonra yapacağı Beagle yolculuğunda toplayacağı örnekler arasındaki deniz hayvanlarını incelemek isteyen Grant’e kibarca teşekkür etmekle yetinecek, örnekleri incelemesi için başka birini bulacaktı).

Cemiyetin başka toplantılarına da katılarak dönemin özgürlükçü ve muhalif Edinburgh havasını soludu. Bilimin doğaüstü olaylarla değil fiziksel gerçeklerle ilgilenmesi gerektiğini savunan felsefi tartışmaları dinledi. “Çok hoş ve zeki biri” olarak hatırlayacağı John Edmonstone adındaki bir siyahiden yine ileride çok işine yarayacak kuş doldurma dersleri aldı. Eskiden bir köle olan Edmonstone bu işi Guyana’da öğrenmişti ve Darwin’e Güney Amerika’daki biyolojik yaşam hakkında da ilgi çekici şeyler anlattı. Darwin sonunda Zoonomia’yı okudu ve hayran kaldı. Keşke dedesini tanıyabilmiş olsaydı. 1827’de tıbbı bıraktı.

Charles Darwin’in dedeleri Erasmus Darwin Zoonomia adlı eseriyle (solda) ve Josiah Wedgwood kendi tasarımı olan kölelik karşıtı bir çömlek amblemi ile (sağda) (kaynak: darwin-online.org.uk).

Bir hekim olamayacağı gerçeği ile yüzleşmesi yetmiyordu, babasını da ikna etmeliydi. Robert Darwin bu durumu kabullendi ama oğlunun baba parası yiyen, işsiz güçsüz bir aylak olmasına izin verecek türde bir adam değildi. Böylece Charles’ı hiç olmazsa bir taşra rahibi olsun diye Cambridge Üniversitesi İsa Koleji’ne gönderdi. Darwin burada, 1828 ve 1831 yılları arasında o zamanın İngiltere’sinde rahip olmak için yeterli olan temel üniversite eğitimini aldı. Burada yine sıkıcı gramer ve klasiklerle boğuşmak zorunda kaldı ama en azından kan ve çığlık yoktu. Gerçi en az o kadar can sıkıcı olabilen kıdemli disiplin görevlisi ve jeoloji profesörü Adam Sedgwick vardı. Ondan jeoloji dersleri aldı. Sedgwick yıllar sonra Köken yayımlandığında Darwin’i sert bir şekilde eleştirenlerden biri olacaktı. Darwin’in jeolojiye merak salmaya başladığı bu dönem, kayaçların yaş tayininde fosillerin kullanımının kabul görmeye başladığı bir dönemdi. Fransız doğa bilimci Georges Cuvier (1769-1832), Paris çevresinde yaptığı araştırmalarda nerede olursa olsun aynı tip kayaçlarda belli fosil tiplerine rastladığını duyurmuş ve bu, canlıların geçmişi ile ilgili bir tartışma başlatmıştı. Cuvier bir zamanlar memelilerin değil sürüngenlerin hüküm sürdüğünü söylüyordu. Bazı büyük örnekleri kataloglamaya da başlamıştı. Meşhur İngiliz anatomist Richard Owen (1804-1892), 1842’de bunlara Yunancada korkunç kertenkele anlamına gelen dinozor ismini verecekti.

Cambridge yıllarında böcek koleksiyonculuğu Darwin’in neredeyse tek eğlencesi oldu. Etraflı bir böcek taksonomisi bilgisi edindi. Böcek toplamak için eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Bir gün yürüyüş yaparken nadir rastlanan bir böcek türü ve sonra bir tür daha buldu. İki elinde de birer böcekle yürümeye devam ederken, asla kaçırmak istemeyeceği bir üçüncü türle daha karşılaştı. Ama elinde yer kalmamıştı. Çaresiz bir elindeki böceği ağzına attı ve yerdekini eline aldı. Ancak ağzına attığı böcek öyle acı bir sıvı saldı ki onu tükürmek zorunda kaldı. Bu sırada bir elindeki böceği de düşürüp kaybetti; eve ağzında kötü bir tat ve elinde tek bir böcekle döndü.

Charles Darwin’in Edinburgh Üniversitesi’nde tıp okurken derslerinden en çok zevk aldığı kimyacı Thomas Hope (solda) ve evrimci fikirleri öğrenmesine ve ilk bilimsel incelemelerini yapmasına aracılık eden deniz omurgasızcısı Robert Edward Grant (sağda) (kaynak: darwin-online.org.uk).

Bulduğu böceklerin bir kısmı James Francis Stephens (1792-1852) tarafından hazırlanan ünlü böcek kitabında “C. Darwin tarafından yakalanmıştır” notuyla yayımlandığında çok sevinmiş ve sonradan otobiyografisinde şöyle yazmıştı: “Hiçbir şairin ilk şiirinin yayımlandığını gördüğünde duyduğu sevinç, benim … (bu) büyülü sözcükleri gördüğümde duyduğum sevinçten büyük olamaz.”

Darwin böceklerden arta kalan zamanının neredeyse tamamını bir botanikçi ve jeolog olan Profesör John Stevens Henslow (1796-1861) ile geçiriyor, haftada beş gün olan derslerinin tümüne katılıyordu. Henslow’un asistanı gibi olmuş, adı “Henslow ile yürüyen adam”a çıkmıştı.

BEAGLE SERÜVENİ

Okulun bittiği sene kolejden hocası Marmaduke Ramsay ile birlikte Kanarya Adaları’na bir jeoloji gezisi yapmayı planladılar. Ondan önce, sonbahar döneminde jeoloji dersleri aldığı Adam Sedgwick’in Galler’e düzenlediği bir haftalık jeoloji gezisine katıldı ve burada jeoloji bilimine âşık oldu. Dönüşte zavallı Ramsay’in ölüm haberini aldı ve böylece Kanarya Adaları planı suya düştü. Ancak tam da bu sırada, 1831’in Ağustos ayında, başka bir gezi teklifi aldı. Profesör Henslow, yazdığı bir mektupta Darwin’e, donanmaya bağlı bir gemi ile dünya çevresinde iki yıl sürecek bir geziye katılmak isteyip istemediğini soruyordu.

İmparatorluk İngiltere’si için dünyanın çeşitli yerlerinde sömürgeler edinerek buralarla ticaret ilişkileri tesis etmek son derece önemliydi. Ticaret demek liman demekti; liman demek de coğrafya… Ayrıca yeni yerleşilen diyarların yeraltı ve yerüstü zenginlikleri de ticari önemi haiz olabilirdi. Bu da jeoloji ve biyoloji demekti. Bu nedenle İngiltere yeni sömürgelere keşif gemileri gönderiyordu. Bu dönemde Güney Amerika’nın haritası hâlâ sağlıklı bir şekilde çıkarılmış değildi. Gelişmekte olan ticaret ilişkileri nedeniyle bu işin bir an evvel yapılması gerekiyordu. İngiliz Donanması’nda bunun için bir Hidrografi Ofisi ve burada görev alacak subaylar yetiştirmek üzere Araştırma Subayları Birliği kurulmuş; bu birlik için altı adet küçük gemi inşa edilmişti. 28 metrelik Beagle da bunlardan biriydi. 1826-1830 yılları arasında Majestelerinin (HMS) gemisi Beagle’ın Güney Amerika’ya yaptığı ilk seferinin kaptanı Amiral Pringle Stokes idi; ama adamcağız yolculuğun stresine dayanamayıp 1828’de, gemi Şili’de Macellan Boğazı’nı geçerken intihar etti. Mezarı Şili’de Puerto del Hambre sahilindeki minik bir İngiliz Mezarlığı’ndadır ve mezarındaki haçın üzerinde şöyle yazar: “Tierra del Fuego’nun batı sahillerini araştırırken yaşadığı sıkıntı ve zorlukların etkisiyle ölen Komutan Pringle Stokes”. Stokes ölünce yerine Robert FitzRoy gönderildi. FitzRoy soyadı, Fransızca “Fils du roi” (kralın oğlu) tamlamasının İngilizceleşmiş halidir. FitzRoy’un baba tarafından dükler ve başbakanlarla dolu soyu Kral 2. Charles’a (1663-1690) dayanır. Büyük büyük babası 1. Grafton Dükü Henry FitzRoy, kralın gayrimeşru oğludur. Robert FitzRoy, Beagle’ı devraldığında yirmi üç yaşındaydı ve görevi sağ salim tamamlayarak gemiyi İngiltere’ye geri getirmişti. 1831’de tekrar Beagle’ın kaptanlığına getirildi. Yeni görevi Güney Amerika’nın sahil haritasının çıkarılmasına devam etmek ve bir dizi kronometrik ölçümler yapmaktı. Ama Kaptan FitzRoy kendisine bir görev daha edinmişti. Daha önceki seferden dönerken Tierra Del Fuego’dan dört yerliyi İngilitere’ye getirmişti (bunlara Fuegia Basket, Jemmy Button, York Minister ve Boat Memory isimlerini vermişlerdi; sonuncusu İngiltere’ye getirildiklerinde Plymouth’taki asker hastanesinde suçiçeğinden öldü). Amacı bunları eğitip İngiliz Kilisesi’ne bağlı misyonerler olarak Fuego’ya geri götürmekti.

Bu tip yolculuklarda gemide gidilen yerden jeolojik ve biyolojik örnekler ve İngiltere’ye yararı dokunacak bilgiler toplayacak doğa bilimciler de bulunuyor ve bunlar genellikle gemi cerrahları oluyordu. Beagle’ın cerrahı ve doğa bilimcisi otuz bir yaşındaki Robert McCormick’ti. McCormick, bilim camiasında bir yer edinmeye çalışıyor ve bu yolculukta toplayacağı ilginç örnek ve bilgilerle bu amacına ulaşacağını umuyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymayacaktı.

Peki, Darwin’in gemide ne işi vardı? Bir asilzade ve bir gemi kaptanı olarak FitzRoy’un sefer sırasında gemi mürettebatıyla arkadaşlık etmesi mümkün değildi. Ancak bu uzun yolculuğu arkadaşsız da geçiremezdi, üstelik sadece geminin eski kaptanı Amiral Stokes’un değil, dayısı Robert Stewart’ın da intihar etmiş olması gibi gerçekler varken… Bu nedenle kendisine uygun bir yol arkadaşı arıyordu. Hidrografi Ofisi’nin başındaki Kaptan Francis Beaufort’tan bu konuyla iligili tavsiye istedi. Beaufort da Cambridge Trinity College’daki matematikçi arkadaşı George Peacock’a sordu. O da Henslow’a. Peacock, önce doğa tarihi araştırmaları yapan ve ilk fenoloji kayıtlarını tutanlardan biri olan Peder Leonard Jenyns’a teklif etti ama Jenyns yoğundu, teklifi geri çevirdi. Henslow ise Peacock’a genç, asilzade ve gelecek vaat eden ve bu gezi için oldukça uygun bir bilgi birikimine sahip bir isim bildiğini söyledi: Charles Darwin. Charles bu teklifi aldığında sevinçten havalara uçtu ama babasına da danışması gerekiyordu. Neticede seyahat masraflarını babası karşılayacaktı. Bu aksi adamı ikna etmenin kolay olmayacağını biliyordu. Konuyu babasına açtığında beklediği gibi bir red cevabı aldı. Babası onu bu uzun ve tehlikelerle dolu yolculuğa gönderemezdi. Kimse bu teklifi kabul etmemiş olmalıydı ki en son Charles’a gelmişlerdi. Yoksa Charles’ın böyle bir teklif almasının başka ne gibi bir açıklaması olabilirdi? Bir rahiplik görevi bulup, güvenli bir köye yerleşmek varken bu tip bir maceraya ne gerek vardı? Görünen o ki Robert Darwin, henüz başkalarının oğlunda gördüğü cevheri görememişti. Ama dar kafalı bir adam da değildi. Oğluna “Bana bunun iyi bir fikir olduğunu söyleyecek aklı başında tek bir adam göster; izin vereceğim.” dedi. Charles’ın imdadına Jos dayısı yetişti. Bu seyahatin Charles’ın kişiliğinin gelişmesinde çok faydasının dokunacağını düşünüyordu ve eniştesini ikna etti.

HMS Beagle ve Kaptan Robert FitzRoy. Kaptan, insanların karakter özelliklerinin burunlarının şeklinden anlaşıldığına inanan tutucu bir Hıristiyandı. İlk görüştüklerinde Darwin’in burnunu pek beğenmemişti(kaynak: darwin-online.org.uk).

25 Eylül 1831’de başlaması planlanan yolculuk, hava durumu ve geminin bakımı ile ilgili aksaklıklar nedeniyle üç ay boyunca sürekli ertelendi. Bu sürenin son iki ayını Plymouth’ta yerleştiği bir odada kalarak, Henslow’dan yolculukla ilgili tavsiyeler alarak, yolculukta ihtiyaç duyabileceği malzemeleri edinerek, müze gezerek ve uzmanlardan botanik, tahnit, hayvan anatomisi ve jeoloji dersleri alarak geçirdi. Ancak bekleme sürecinin uzaması bir bilinmeze yelken açan bir gemide (gemi henüz limandayken mürettebattan biri iskeleden düşüp ölmüştü, yolculuk boyunca kimbilir neler olacaktı), tamamen kendisine ait bile olmayan küçücük bir kamarada, ailesi ve evinden çok uzun bir süre boyunca ayrı kalma düşüncesi kaygılarını her geçen gün daha da artırıyordu. Oldu olası strese gelemez, hemen hastalanırdı. Ağzı yara dolar, yataklık olurdu. Ancak bu sefer göğsünde bir ağrı da peyda olmuştu. Bundan kimseye bahsetmedi; FitzRoy’un onun zayıf bir bünyeye sahip olduğunu düşünmesini istemezdi. Bu durumu öğrense Robert Darwin de kayın birader falan dinlemez, Charles’ın seyahate çıkmasını yasaklardı. Daha sonraları yazacağı biyografisinde Plymouth’ta geçirdiği bu süreyi “hayatımın en sefil iki ayı” diye tanımlayacaktı. Bu haldeyken 27 Aralık 1831 sabahı nihayet kaptanın demir alma kararı kendisine bildirildi ve Beagle, yetmiş dört mürettebatıyla, Plymouth limanından, iki yıl sürmesi planlanan ama neredeyse beş yıl sürecek o meşhur seferine çıktı.

Yolculuğun ilk günlerinde Darwin, beş yıl boyunca kurtulamayacağı acı gerçekle tanıştı; kendisini deniz tutuyordu, hem de neredeyse bütün gün yatmak zorunda kalacak ve yediği her şeyi çıkaracak kadar. Yeni yerler göreceği, yeni şeyler keşfedeceği için çok heyecanlanmıştı. Oysa şimdi yapabildiği tek şey çaresizce yatmaktı. Batı Afrika adalarından Madeira Adası’na vardılar ama olumsuz hava şartları nedeniyle limana yanaşamadılar. Tenerife Adası’na yöneldiler; ancak adanın sağlık yetkilileri kolera salgını nedeniyle yirmi gün karantinada beklemeleri gerektiğini söyledi. Kaptan FitzRoy zaman kaybetmek istemedi ve yola devam edildi. Deniz tutması yüzünden canından bezen ve artık karaya ayak basmak için yanıp tutuşan Darwin için bu feci bir haberdi. Üstelik Beagle yolculuğundan önce zavallı müteveffa Marmaduke Ramsay ile birlikte bu adaya seyahat etmeyi planladıklarından adanın ayrı bir önemi de vardı. 16 Ocak 1832’de Yeşil Burun Adaları’na vardılar. Beagle, Santiago Adası’nda Praya limanına demir attı. Darwin karaya ayak basmanın sevinciyle bol bol gezdi ve örnek topladı. Bu yolculuktaki ilk keşfi, Santiago’da bir yarda bulduğu yatay deniz kabuğu katmanı oldu. Bu katman deniz seviyesinin 15 metre üzerindeydi. İçerdiği deniz kabuklarına bakılırsa bir zamanlar suyun altında olmalıydı. İyi ama nasıl yükseldi? Acaba kıta yukarı doğru hareket mi etmişti? Bu çok şiddetli bir hareket olsaydı, katman bu kadar düz kalmaz, kırılırdı. Darwin’in yanına aldığı kitaplardan biri, ona Henslow’un yolculukta okumasını tavsiye ettiği, Lyell’ın İlkeler’iydi. Lyell burada, yeryüzünün o güne kadar bilinmeyen bir özelliğinden, çok ama çok yavaş değiştiğinden söz ediyordu. Darwin’in bulduğu bu katman ona Lyell’ın teorisinin doğru olabileceğini düşündürdü.

“Doğal Seleksiyon.”: Darwin’in Vanity Fair dergisinde 30 Eylül 1871’de yayımlanmış olan bir karikatürü.

1832 Şubat’ının sonunda Brezilya’ya, Bahia’ya (Salvador) vardılar. Darwin burada uzun yürüyüşler yaparak tropik ormanları inceledi ve yaşamın çeşitliliğinden büyülendi. Buraları daha önce gezmiş olan Alexander von Humboldt’un yazılarını okumuş ve okur okumaz Humboldt, Darwin’in kahramanı olmuştu. Seyahat arzusunun ilk kıvılcımları içine o zaman düşmüştü. Defterine Humboldt’un burayı tarif ederken yetersiz kaldığını not etti; buradaki doğa, en vahşi rüyalarının da ötesindeydi. Şehri gezerken kölelere ne kadar kötü davranıldığına şahit oldu ve döndüğünde bu konuda FitzRoy ile büyük bir kavga yaşadı. FitzRoy’a göre köleler hallerinden memnundu; bir keresinde sahibinin yanında köleye mutlu olup olmadığını sormuş, köle de çok mutlu olduğunu söylemişti. Darwin, “Sahibinin yanında aksini söylemesini nasıl beklersiniz?” deyince FitzRoy öyle sinirlendi ki Darwin’in bir daha kendisiyle yemek yemesini yasakladı! Gemiyi terk etmesi gerekeceğini düşündüyse de kısa bir süre sonra sinirleri yatışan FitzRoy ondan özür diledi. Bu olay Darwin’e FitzRoy’un nasıl kalın kafalı ve aksi bir adam olduğunu öğretmiş oldu. Geminin mürettebatı ile arası iyiydi. Hayatının her döneminde kendisine bir isim takılan Darwin’in gemideki lakabı “filozof”tu.

Nisan ayında Rio de Janeiro’ya vardılar. İngiltere’den ilk postalarını burada aldılar. Bu postalardan birinde Charles, canını sıkan bir haber aldı; kız arkadaşı Fanny Owen bir başkasıyla evlenmişti. Peşi sıra gemide yaşanan bir olay daha da can sıkıcıydı; mürettebattan on bir kişi küçük bir koyu gezmeye gitmişti. Bunların üçü sıtma kaparak kısa bir süre sonra öldü. Rio kıyısında at sırtında yaklaşık 160 km’lik ve on beş gün süren bir gezi yapan Darwin çok sayıda bitki, böcek ve başka hayvanları topladı. Bu gezi sırasında kölelere yapılan zulümden bir kez daha nefret edecekti. Bu arada gemi cerrahı ve seyahatin resmi doğa bilimcisi McCormick görevi bıraktı. Darwin bir sivil olduğu için gemide herhangi bir görevi yoktu. Bütün zamanını okumaya ve örnek toplamaya ayırabiliyordu. Her zaman karaya ilk ayak basan, dolayısıyla toplanacak şeylere ilk ulaşan Darwin oluyordu. Üstüne bir de kendisine mutfak için balık tutmak gibi görevler verilince McCormick dayanamadı. Darwin’e olan büyük haseti günlüklerinde Darwin’den hiç bahsetmemesinden anlaşılıyor (kader yine ağlarını örmüştü, Darwin gibi bir adamın hayatındaki en belirleyici süreçte yanında olup ona “uyuz” olmak ve bu süreçten kopmak, ne büyük talihsizlik!) İstifasının ardından Darwin, McCormick’in doğa tarihinden ziyade odasının badanasının rengine kafa yorduğunu ve gidişinin bir kayıp olmadığını yazdı. Tarih zavallı McCormick’e kullanamadığı fırsatlar sunmaya devam edecekti. İngiltere’ye dönüşünde Antarktika’ya yapılan bir seferde görevlendirilecek ve yardımcılığına ileride Darwin’in en yakın arkadaşı olacak olan Joseph Dalton Hooker getirilecekti. Gezi sonunda geminin tanınan doğa bilimcisi yine McCormick değil Hooker olacaktı!

Toplanan örnekler yavaş yavaş birikiyor ve zaten küçük olan gemide göze batar hale gelmeye başlıyordu. FitzRoy bulduğu her şeyi gemiye getirmesini çok anlamıyordu, dırdır etmeye başlamıştı. Ayrıca bozulacaklarından uzun süre gemide tutulamazlardı; bir an önce İngiltere’ye gönderilmeleri, ya teşhis edilmeleri ya da bozulmayacak şekilde saklanmaları gerekiyordu. Darwin bu işler için Henslow ile anlaşmıştı ve ona ilk örnekleri 19 Ağustos 1932’de Rio’dan bir sandıkla gönderdi. Sandıkta çok sayıda kaya, tropik bitki, ispirtoda dört şişe hayvan, çok sayıda böcek ve çeşitli deniz hayvanları; numaralandırılmış, kataloglanmış ve tanımlanmış olarak bulunuyordu. Darwin, Henslow’un bu örnekleri çok az ve doğa tarihi açısından çok önemsiz bulacağından neredeyse emindi. Ancak Henslow’un tam tersine, örnekleri ne kadar heyecan verici bulduğunu, üstelik buldukları sayesinde İngiltere’de oldukça ünlü olduğunu 9 Mart 1834’te Henslow’un mektubu eline geçinceye kadar öğrenemeyecekti.

2 Eylül 1932’de Buenos Aires dolaylarına vardılar. Montevideo – Bahia Blanca arasındaki gezide asker tarafından şüphe ile karşılandılar ve incelemelerini yakın takip altında sürdürdüler. Bunun nedeni Darwin’di. FitzRoy’un notlarından anladığımız kadarıyla, yetkili asker Darwin’in elindeki tuhaf alet edevatı görüp onun kim olduğunu sorduğunda gezide kendilerine eşlik eden İngiliz tüccar Mr. Harris onun bir “naturalista” olduğunu söylemişti. Asker bunun ne demek olduğunu bilmiyordu. Mr. Harris, “yani her şeyi bilen adam” dedi. Bu açıklama Darwin’in bir ajan olduğunun sanılmasına yol açtı! Darwin, Punta Alta’da devasa kemik fosilleri buldu. Paleontolojiden pek anlamıyordu ama bu fosillerin İngiltere’deki uzmanların ilgisini çekeceğini düşünüyordu. Bulduğu fosillerin dev kemirici benzeri hayvanlara, dev armadillolara ve dev tembel hayvanlara ait olduğu sonradan anlaşılacaktı. Bunlar, bilim dünyası için yeni bulgulardı.

Laura Russell tarafından 1869’da yapılan Darwin’in yağlı boya portresi.

18 Aralık 1932’de Tierra del Fuego göründü. Gemideki misyoner (!) Fuegolular bir rahip ile birlikte burada bırakıldılar ve rahip hem kendi besinini üretsin hem de vahşilere tarımı öğretsin diye ufak tarlalar yapıldı. Beagle, kanalları dolaşmaya devam etti. Burada bir gün Darwin, keşif teknelerinden birinin, suya düşen bir buzulun oluşturduğu dalga nedeniyle sürüklenip gitmesini son anda engellediği için FitzRoy, ödül olarak adını buradaki bir geçide verdi (Darwin Sound) (bir sene sonra da Darwin’in doğum gününü kutlamak amacıyla buradaki en yüksek dağa Darwin adını verdi). Birkaç ay sonra Fuegolularla birlikte rahibin bırakıldığı yere kontrol amaçlı döndüklerinde, rahibin yerliler tarafından soyulduğunu, tarlaların da talan edildiğini gördüler. Bu FitzRoy’u çok üzdü. Daha sonra üç Fuegolu ile görüştü ve onlardan her şeyi yeniden yapacakları sözünü aldı. Ancak bir sene sonra yolları tekrar aynı noktaya düşecek (asıl amaç ölçümler yapmak ve liman haritalarını doğru bir şekilde çıkarmak olduğundan daha önce geçtikleri yerden birkaç kez daha geçebiliyorlardı; bu kimi zaman herkes için bezdirici olabiliyordu) ve FitzRoy, bu projenin tamamen başarısızlığa uğradığını görecekti. Darwin yerlilerin yaşam koşullarını ve davranış biçimlerini hayretle izlemişti. Aynı türden iki canlı, Avrupalı medeni insan ve Fuegolu vahşi insan, birbirinden nasıl bu kadar farklı olabilirdi? İkisini de aynı Tanrı mı yaratmıştı? Aralarındaki fark vahşi bir hayvanla evcil bir hayvanın arasındaki farktan çok daha fazlaydı. Acaba medeni insan da bir zamanlar böyle miydi?

Beagle, 1 Mart 1833’te Falkland Adaları’na vardı. İngiliz Donanması, adaları Arjantin’den daha yeni, geçen Ocak ayında almıştı ve donanmadan takviye kuvvet gelene kadar güvenliği Beagle sağlayacaktı. Darwin burada bolca fosil topladı. Adalardaki fosillerin Güney Amerika’da bulduklarından ne kadar farklı olduklarına dikkat etti. Bundan sonra gezi sırasında topladığı bütün fosilleri karşılaştırmaya karar verdi. Bu karşılaştırmalar bitki ve hayvan dağılımı ve en nihayetinde benzer türlerin farklı çevrelere nasıl uyum sağladığı ile ilgili görüşlerinin şekillenmesini sağlayacaktı. Beagle buradan Montevideo’ya Nisan sonunda geri döndü. Darwin Maldonado’da yaklaşık bir aylık bir kara gezisine çıktı. Burada yine çok sayıda örnek topladı. Güney Amerika kovboyları olan “gaucho”larla tanıştı. Onlardan kement atmayı öğrenmek istedi; ilk denemesinde kendi atını yakalaması gauchoları çok eğlendirdi! Darwin bu arada 80 kuş türü, 9 yılan türü, o bölgeye ait bir geyik türü, 9 fare türü, bir capybara ve bir de tuco-tuco yakalamıştı. Örneklerle tek başına başa çıkması gittikçe daha da zor hale geliyordu. Babasından kesenin ağzını biraz daha açmasını istedi, böylece kendisine yardım edecek birini tutabilecekti. Kaptan FitzRoy, Darwin’in, gemide getir götür işlerine bakan ve keman çalan Syms Covington’u hizmetine almasını kabul etti. Darwin, Covington’a hayvan vurma ve doldurma yöntemlerini öğretti. Covington, Beagle seyahatinden çok sonra da (Avustralya’ya yerleşecekti) Darwin’e yardım etmeye devam edecek; gönüllü olarak ona çok sayıda örnek gönderecekti.

Charles Darwin’in katıldığı ve beş yıl süren meşhur Beagle yolculuğu.

Ağustos’ta Rio Negro’ya vardılar. Burada Darwin yine bir kara yolculuğuna çıktı. Hayatında ilk kez yıldızların altında uyudu. Akşamları gaucholarla içki ve sigara içip şarkı söyleyerek vakit geçirdi. Buradan Punta Alta’ya gidip Beagle’ın gelmesini beklerken sahilde bir deniz kabuklusu fosil katmanının altındaki bir katmandan dev bir tembel hayvan fosilini bütün olarak buldu. Darwin şu soruları soruyordu: Bu kara hayvanı denizel bir katmanın altında ne arıyordu? Burası şimdi bir karaydı ama önceleri bir deniz, daha da önceleri yine bir kara mıydı? Neden burada şimdi bu hayvana benzer bir hayvan yaşamıyordu? Çevresel değişiklikler onun yok olmasına mı neden olmuştu? Çevrenin değişmesine neden olan şey neydi? Bu hayvan ne kadar zaman önce ölmüştü? Öldüğü yere bakılırsa ve eğer Lyell haklıysa binlerce yıl önce ölmüş olmalıydı.

Bunun dışında dev bir armadillo kabuğu, bir mastodon dişi ve pek çok küçük fosil buldu. Avrupa ve Güney Amerika türlerinin birbirine benzerliği üzerinde düşünmeye başladı. Bu kadar farklı çevrelerde benzer hayvan tiplerinin bulunması tuhaftı. Tanrı’nın tüm türleri bulundukları ortama mükemmel bir şekilde uygun bir şekilde yaratmış olduğu söyleniyordu. Bir çiftlikte büyük bir hayvana ait bir fosilin bulunmuş olduğunu öğrenip oraya gitti; fosili buldu ve satın aldı. Bu bildiği bir hayvana ait bir fosil değildi; Richard Owen daha sonra bunu bir toxodon (soyu tükenmiş toynaklı) olarak tanımlayacaktı.

Beagle 1834’ün Mart ayında Macellan Boğazı’nı geçip Pasifik’e girdi. Temmuz ortasında Valparaiso’ya vardılar. Darwin burada uzun süre karada kalma fırsatı yakaladıysa da zamanının büyük bir kısmını hasta olarak geçirdi. Ekim ayı boyunca yattı. Bu arada Kaptan FitzRoy’un bir ruhi çöküntü yaşayıp istifa ettiğini öğrendi. İngiltere’deki donanma komutanlığı ikinci kaptanın görevi devralması halinde Beagle’ın, görevi sonlandırarak Atlantik üzerinden İngiltere’ye geri dönmesi emrini verdi. Bu, Darwin’in dünyayı turlama hayallerini sona erdirmekle kalmıyor, sonradan kuramını geliştirmekte çok önemli olacak Galapagos gezisini ve Avustralya gözlemlerini de yapamaması anlamına geliyordu. FitzRoy kendini toparlamasaydı, bilim tarihi bildiğimiz gibi olmayabilirdi. Neyse ki FitzRoy istifasını geri çekti ve görev devam etti. Mendoza’da (Arjantin) bir gece, Darwin öpücük böceği (Tryatomine) saldırısına maruz kaldı. Bu böcekler Chagas hastalığını bulaştırır. Bu hastalığın başlangıçtaki belirtileri ateş, baş ağrısı, lenf bezi şişmesi olmakla beraber 10-30 yıl içerisinde kalp yetmezliğine neden olabilir. Darwin’in otuzlu yaşlarında ortaya çıkan ve hayatı boyunca devam eden sağlık sorunlarını bu hastalığa bağlayanlar olmuşsa da ağır basan görüş Darwin’in strese bağlı psikosomatik sorunlar yaşadığı yönündedir.

Darwin Arjantin’deki jeolojik gözlemleri sırasında bölgedeki dağların ana bileşiminin denizaltı lavı olduğunu tespit etti. Bu, inanılması güç bir bulguydu. Bu dağların denizden yüksekliği 3000 metre, denizden uzaklığı ise 300 km idi. Dahası hiçbir ağacın yetişmediği bu yükseklikte ağaç fosilleri buldu. Belli ki bu yerler bir zamanlar ağaç yetişecek kadar alçak olmakla kalmayıp, bir de deniz seviyesinin altına düşmüş, ağaçlar orada fosilleşmiş, sonra da zemin yükselmişti. Acaba bu ne kadar zaman almıştı? Ama ne olursa olsun, Lyell’ın haklı olduğu kesindi, yavaş bir değişim bütün yerküreyi muazzam bir ölçekte etkilemişti. O zamana kadar sanıldığının aksine, gördüğümüz dünya bu şekilde yaratılmamıştı. 20 Şubat 1835’te Valdivia’da gerçekleşen deprem dünyanın nasıl değiştiğine ilişkin doğrudan bir kanıt da sağladı. Depremden sonra Darwin buradan yeniden geçerken kıyıdaki kayaların geçen seferden beri yaklaşık 1 metre yükselmiş olduğunu farketti; üzerlerinde, su seviyesinin üstünde kalınca ölmüş midyeler bulunuyordu.

Eylül 1835’te Galapagos adalarına vardılar. Canlılar öyle pek ahım şahım bir güzelliğe sahip değildi; hatta bir kısmı, özellikle sürüngenler, oldukça çirkindi ama çeşitlilik büyüleyiciydi. Darwin merak ediyordu, burada bir yaratılış merkezi mi vardı? Bu canlılar nereden geliyordu? Buradaki canlıların anakıtadakilerle bir ilişkisi var mıydı? Burada ne bulduysa topladı. Özellikle kuşlar çok ilginçti. İngiltere’ye döndükten sonra örneklerin incelenip tanımlanması işi bittiğinde not defterine şöyle yazacaktı: “Sanki farklı adalardaki bu kuşlar tek bir orijinal türün değiştirilmesiyle oluşmuş gibi görünüyorlar.” Gerçekten de öyleydi; anakıtadaki tek bir atasal tür adalarda farklılaşmış, her adada ayrı bir türe dönüşmüştü. Bu vaka, evrim kuramının en bilindik örneklerinden biri olacaktı. Galapagosların adalara adını veren uysal kaplumbağaları da ilginçti. Darwin, adalardan birini bunlardan birinin sırtında gezdi. Adadan adaya farklılık gösterdikleri söyleniyordu. Darwin o zaman bu söylentiye pek itibar etmedi ancak İngiltere’ye döndükten sonra bunun önemini anlayacaktı. Adalarda bir türün farklılaşmış formları yaşıyordu. Canlı bir yavru örnek olarak gemiye alındı. Harry ismi verilen bu kaplumbağa Darwin’i gören son kişi (!) olarak ve sonradan dişi olduğu anlaşıldığından Harriet ismiyle 2006 senesinde 176 yaşında Avustralya’da öldü.

Beagle, Kasım 1835’te Tahiti’ye vardı. Avustralya’da Sydney ve biraz daha içerileri gezdiler, sonra güneyini gezerek 1 Nisan 1836’da Cocos (o zamanki adıyla, kâşif kaptana ithafen Keeling) Adaları’na vardılar. Darwin burada resif ve atol oluşumu hakkında bol bol gözlemler yaptı ve fikirler üretti. Dönüşte mercan resiflerinin jeolojisi üzerine yazacağı ve ödül almasını sağlayan kitabını bu gözlem ve fikirleri ile inşa edecekti.

Nisan 1836’da Güney Afrika’ya vardılar. Darwin, Cape Town’da Sir John Herschel (1792-1871) ile tanıştı (Uranüs’ü bulup o zamanki krala ithafen gezegenin adını George koyan William Herschel’in oğlu; renkli fotoğraf üzerine ilk çalışan insanlardan). Herschel buradaki Kraliyet Gözlemevi’ni yönetiyordu. Volkanlar, depremler, kıtaların hareketi, insanın ve diğer türlerin kökeni gibi konularda uzun uzun sohbet ettiler. Darwin’in Köken’de kullandığı “gizemlerin gizemi” sözünün de sahibidir. Darwin sonunda onun yanına (Newton’ın birkaç adım soluna), Westminister Kilisesi’nin içine gömülecekti.

2 Ekim 1836’da İngiltere Falmouth’a vardılar; 4 Ekim’de yani yaklaşık beş yıl sonra Darwin baba ocağına döndü. Artık o toy delikanlı değildi. Dayısı haklı çıkmıştı, bu gezi Darwin’in karakterini şekillendirmiş ve bu da yüzüne yansımıştı. Ablaları bunu hemen fark edeceklerdi. Biraz dinlendikten sonra ilk işi Beagle’da kalan eşyalarını ve son örneklerini de alıp Londra’ya yerleşmek oldu. Kendisini bekleyen iş yükü onu fazlasıyla düşündürüyor ve korkutuyordu. Topladığı yüzlerce hayvan ve bitki türünün teşhisi için uzmanların bulunması, tüm bunların ayrı ayrı yayımlanması, jeoloji notlarının düzenlenmesi ve yayımlanması, gezi notlarının düzenlenmesi ve yayımlanması, gezi sırasında aklına gelen deneylerin yapılması ve yayımlanması… Artık bir köy papazı olamazdı. Böyle bir pozisyon için fazla ünlüydü ve de çok işi vardı. Kim bilir belki de profesörlük gibi bir şeyler bulabilirdi. Henslow ile buluşup, örnekleri konusunda ondan yardım istedi. O da Darwin’in İngiltere’nin en meşhur doğa bilimcileri ile tanışmasına önayak oldu. Bunların başında Darwin’i çok heyecanlandıran Charles Lyell ve Richard Owen vardı. Önceleri sadece yazılarını okuduğu bu büyük adamlarla tanışıyor ve seyahat süresince yaptığı gözlemlerden ve toplayıp gönderdiği örneklerden çok etkilendiklerini öğrendikçe zevkten dört köşe oluyordu. O zamanki ruh halini “kuyruğuna hayran bir tavus kuşu” olarak tanımlıyordu.

Topladığı örneklerin türleri ve Avrupa’daki türlerle ve birbirleriyle ilişkileri ortaya çıktıkça Darwin’in türlerin oluşumuna ve dağılımına ilişkin sorduğu sorular daha incelikli hale gelmeye ve bulduğu cevaplar da netleşmeye başlıyordu. Yeryüzünün sürekli ve yavaş bir jeolojik değişim geçirdiğine artık şüphesi yoktu. Sabit yeryüzü görüşü zırvadan başka bir şey değildi. Bugün gördüğümüz dağlardan bazılarının zirvelerinin geçmiş zamanlarda denizin tabanında olabileceğine dair yığınla kanıt bulmuştu. Depremlerin kara parçalarını deniz seviyesinin üzerine nasıl çıkarabildiğini gözleriyle görmüştü. Mercan resiflerini incelemiş, atollerin nasıl oluştuğunu anlamıştı. Anakıtadan uzakta, volkanların deniz tabanından yükselmesiyle Galapagoslar gibi adalar oluşabiliyordu. Daha sonra anakıtadan gelen türler buralarda çeşitleniyor ve farklılaşıyordu. Hatta anakıtadan yalıtılmış halde öylesine farklılaşıyorlardı ki yirmili yaşlarındaki Darwin gibi acemi bir kuş gözlemcisi onları kolaylıkla bambaşka türler zannedebiliyordu. Peki, bu farklılaşma nasıl gerçekleşiyordu? Belli bazı tiplerin belli bazı coğrafyalarda yaşamasının nedeni neydi? Ufak adalarda gözlemlediği olgular daha büyük olan kıta ölçeğinde de gerçekleşiyor olmalıydı. Yaşam ne muazzam bir çeşitliliğe sahipti. Bu nasıl olmuştu? Tüm evrenin işleyişinde belli yasaların olduğunun yeni yeni anlaşılmaya başladığı bir dönemde yaşıyordu. Acaba canlılık ile ilgili genel yasalar da var mıydı? İşte Charles Darwin, hayatının kalan kısmını bu büyük soruya adayacaktı.

Bir yandan bu sorularla, bir yandan da gezi günlüklerini yayımlamakla uğraşırken 1838’in Eylül ayında onca işinin gücünün arasında biraz eğlence olsun diye okuduğu bir kitap kafasında şimşekler çakmasına neden oldu. Thomas Malthus (1766-1834) adında bir iktisatçı ve nüfus bilimci (babası, David Hume’un yakın arkadaşıdır) Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adında bir kitap yazmıştı. Darwin, aslında yakın çevresinden bu kitabı ve içindeki fikirleri işitmişti ancak kitabı okurken bir şey fark etti. Malthus kontrol altına alınmadığında insan nüfusunun büyüme hızının besin üretim hızını geçeceğini söylüyordu; çünkü nüfus geometrik olarak artarken, besin üretim hızı çok daha yavaş artıyordu. Örneğin bir anne ve baba dört çocuk yapsa, bu çocukların da dörder tane çocuğu olsa ve bunların da her biri dörder çocuk yapsa dört nesilde sayı 2’den 4’e, sonra 24’e, sonra 96’ya çıkardı. Besin artış hızı bunu karşılayamazdı. Ancak insan nüfusu böyle bir artış göstermemişti. Bunun nedeni savaşlar, hastalıklar ve açlıktı. Darwin’in kafasında şimşekler bu noktada çakmaya başladı. Durum doğada da aynıydı. Hayatta kalabilecek sayıdan çok daha fazla canlı üretiliyordu. Bunların büyük bir kısmı üreme şansı elde edemeden yok oluyordu. Eğer böyle olmasaydı her tür birkaç yüz nesil sonra tüm dünyayı kaplayacak kadar yüksek bir üreme potansiyeline sahipti. Ancak böyle bir şey olmuyor, aksine canlılar her yıl aşağı yukarı sabit nüfuslara sahip oluyordu. Peki, kimin hayatta kalıp üreyeceğini ve kimin üreyemeden ölüp gideceğini belirleyen genel ilke neydi? Bunlar arasında bir fark olmalıydı. Belli ki yaşamı üreyebilenler devam ettiriyor, gördüğümüz tüm çeşitlilik de bunlar sayesinde oluşuyordu. Üreyemeden ölüp gidenlerle aralarındaki fark, tıpkı hayvan yetiştiricilerinin hayvanları belli özellikleri için seçerken yaptığı gibi, sağ kalanların seçilmesini sağlıyordu; ancak bu sefer seçen yetiştiriciler değil doğaydı. Doğa hangi koşulları sunuyorsa onlara ayak uydurabilen çeşitler hayatta kalıyor, uymayanlar yok oluyordu. Sadece hayatta kalanlar şekil ve yeteneklerini sonraki nesillere aktarabiliyordu. Belli çeşitlerin belli yerlerde yaşıyor olmasının nedeni buydu. Darwin buna “doğal seçilim” dedi ve böylece hayatının sonuna kadar hakkında kanıt toplayacağı bir kuram elde etmiş oldu. Daha sonra buna bazı türlerde bireylerin karşı cinsteki belli bazı özellikleri seçmesi anlamına gelen ve böylece doğada başka bir evrimsel gücü oluşturan “eşeysel seçilim”i de ekleyecekti. Seçilim fikri onu çok heyecanlandırmıştı ama türlerin sabit olduğu yönündeki yerleşik inanışla çelişiyordu. Bunu düşünmek bile midesinin bulanmasına, kalbinin fazlaca çarpmasına neden oluyordu.

TÜRLERİN KÖKENİ’NE DOĞRU

Hastalıkta ve sağlıkta

Yapılacak iş çoktu. Ancak yaşı da yavaş yavaş geçiyordu. Artık evlenme konusunu ciddi ciddi düşünmeliydi. Bir kâğıt ve kalem aldı, evlen ve evlenme başlıklarını ve altlarına bunların sağlayacağı faydaları yazdı. Evlen başlığının altındakiler ağır bastı ve evlenmek için birini bulmaya karar verdi. İngiltere’de kuzenler arası evliliğin hâlâ normal karşılandığı bir dönemdi ve bulduğu kişi dayısının kızı Emma Wedgwood (1808-1896) oldu. Ablası Caroline da Emma’nın abisi Jos (III.) ile evlenmişti. Emma ve Darwin 28 Ocak 1839’da evlendiler. Emma, Jos Wedgwood’un en büyük kızıydı. İyi bir eğitim almıştı. Almanca, Fransızca ve İtalyanca biliyordu. Chopin’den piyano dersleri almıştı. Emma’nın piyanosundan çıkan nağmeler Charles’a hep iyi gelecekti. Evliliklerinden kısa bir süre sonra Charles’ın sağlığı bozulacak ve ara sıra iyiye gitse de hiçbir zaman tam olarak iyileşmeyecek, her zaman ilgi ve bakıma gerek duyacaktı. Emma, kocasının son nefesine kadar büyük bir sevgi ve ilgiyle yanında olacaktı. Dindar bir kadındı. Charles’ın dini duyguları ise zamanla körelecek ama o bu konuda sevgili karısını incitmekten hep korkacaktı. Belki biraz da bu yüzden Darwin o zamanki yerleşik Hıristiyan inanışlarına ters düşen kuramını açıklama işini ağırdan alacaktı.

Bu evlilikle iki zengin ailenin çeyizleri birleşince Emma ve Charles’ın hayatlarının sonuna kadar çalışmadan, sıkıntı çekmeden yaşamalarına yetecek kadar bir servetleri olmuştu. Tutumlulukları ve akıllıca yatırımları sayesinde de bu servetlerini oldukça büyüteceklerdi. Önceleri Londra’da yaşadılar çünkü Charles’ın topladığı örneklerin teşhisi ve yayınların yapılması işleri için sürekli Londra’da olması gerekiyordu. Ancak Londra’nın pisliği ve kalabalığının yanı sıra Avrupa’da esen değişim rüzgârlarının İngiltere’de yarattığı gerginlik sonucu günlük rutin haline gelen gösteriler ve çatışmalar, kasaba hayatına alışkın bu çifti Londra’dan çok da uzak olmayan kasabalarda sakin bir yaşam aramaya itti. Arayıp taradılar ve sonunda,1842’de Downe kasabasında, hayatlarının sonuna kadar yuvaları olacak The Down House adında sade bir eve yerleştiler. Burası sessiz ve sakin olmasının yanı sıra, Darwin’in çalışmalarına ve çok sayıda çocuk yetiştirmeye yetecek büyüklükteydi. On çocukları oldu. Bunların biri dokuz, biri iki yaşındayken, biri de doğduktan kısa bir süre sonra öldü. Dokuz yaşındaki sevgili kızı Annie’nin ölümü artık yaşlı bir dede olduğunda dahi hatırladıkça gizli gizli ağlamasına neden olan derin bir yara olarak kalacaktı.

Hooker, İzler, sülükayaklılar ve Huxley

Bu tarihlerde Darwin önemli bir arkadaş edindi; Kew’deki Kraliyet Botanik Bahçeleri’nin müdürü Sir William Jackson Hooker’ın oğlu Sir Joseph Dalton Hooker (1817-1911). Kendisi de babası gibi bir botanikçi olan ve Darwin’in Beagle serüveninden çok etkilenerek benzer serüvenlere çıkan (birinde kaçırılmış ama sonra kurtulmuştur) ve daha sonra Botanik Bahçelerinin müdürlüğünü, Kraliyet Cemiyeti’nin başkanlığını yapan, botanik bilimini İngiltere’de saygın bir uğraşı haline getirip Kraliyet Botanik Bahçeleri’ni geliştiren ve tıpkı Darwin gibi ölene kadar faal olarak çalışan Hooker, Darwin’in en yakın dostu ve en büyük destekçisi oldu. Darwin kuramı ile ilgili ilk taslakları “bir cinayetin itirafı gibi” diyerek Hooker’a gösterdi.

Darwin ailesi.

1844’te yazarı belli olmayan bir kitap yayımlandı. Sonradan yazarının İngiltere’nin en ünlü yayıncılarından biri olan Robert Chambers olduğu anlaşılan bu kitabın adı Yaratılışın Doğa Tarihinin İzleri (ya da kısaca İzler) (Vestiges of the Natural History of Creation) idi. Kitapta evrim, yani türlerin değiştiği fikri işleniyordu ama buna ilişkin hiçbir mekanizma önerilmiyor, hiçbir sağlıklı kanıt sunulmuyordu. Dahası evrim fikri Darwin’e hiç doğru gelmeyen bir gelişim mantığıyla sunuluyordu. Bu kitaba göre canlılar zamanla mükemmelleşiyorlardı. Oysa Darwin’e göre kusurluluk tüm türlerin temel özelliği ve evrimin de itici gücüydü. Ancak Chambers’ın kitabı devrim sancıları çeken İngiliz toplumunda ve sonra Avrupa genelinde büyük bir etki yarattı. Hızlı bir şekilde karşıtları ve taraftarları türedi. Karşıtlar bekleneceği üzere muhafazakâr-aristokrat çevreden, taraftarlar ise yenilikçi-devrimci çevredendi. Karşıtlar arasında Darwin’in Cambridge’den hocaları ve arkadaşları, topladığı örnekleri değerlendiren Richard Owen gibi etkili isimler de vardı ve bu isimler söz konusu kitabın doğrudan dine küfür olduğunu söylüyorlardı. Kitabı Darwin de beğenmemişti ama doğru fikri yanlış savunduğu için… Yani kendisi de bu “sapık” fikre sahipti. Ancak bu fikri açıkladığı anda olacakların bir provasını yapmış oldu. Özgür düşünceli de olsa aristokrat bir aileden geliyordu. Kuramını açıklarsa babasının korktuğu onun başına gelecek, ait olduğu sınıftan dışlanacak, ailesine hakaret edilecekti. Acaba daha da ileri giderler miydi? Kim bilir Emma nasıl üzülecekti? Peki, onu destekleyenler kimler olacaktı? Yeni yetme doğa tarihçiler, devrimciler ve Fransızlar! Hayır, bunu yapmayacaktı, bu kadar riski göze alıp yeni kuramı ile ilgili taslakları yayımlamayacaktı. Mide bulantıları sıklaşmaya başlamıştı. Doktorlar dinlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ancak o sadece çalışırken huzur buluyordu. Kuramın taslaklarını derledi; fikir gerçekten üzerinde konuşulmaya değerdi; doğa bilimcilerinin bunu mutlaka duyması gerekiyordu. Bir makale hazırladı. Bunu bir notla Emma’ya verdi: “Eğer ölürsem bunu yayınlat.” Hooker’a yazdığı bir mektupta şöyle diyecekti: “Benim düşünceme göre (yuhalasınlar diye herkese anlatıyorum) sınıflandırma, varlıkları gerçekteki ilişkilerine, yani akrabalıklarına, yani ortak bir atadan türemelerine göre gruplandırmaktadır.” Ortaya attığı büyük bir kuramdı; tüm yerleşik inanışla çelişiyordu. Hooker ona eğer türlerden söz etmeyi ve söylediklerinin dinlenmesini istiyorsa önce türler konusunda söz sahibi olduğunu gösterecek çalışmalar yapması tavsiyesinde bulundu. Darwin’in Beagle yolculuğundan kalan ve henüz dokunmadığı tek grup sülükayaklılardı ve Hooker’ın tavsiyesine uyarak sülükayaklıların taksonomide tartışmalı olan yerini kesinleştirmek üzere kolları sıvadı. Birkaç ayda bitirebileceği bir işti; ne de olsa elinde sadece bir avuç örnek vardı. Ama inceledikçe daha fazla sülükayaklı türünü görmek istedi. Dünyanın her köşesine haberler göndererek yaşayan tüm türleri toplamaya çalıştı; yetmezmiş gibi sülükayaklı fosillerine de ulaştı. Evin her yeri sülükayaklı örnekleriyle dolup taştı. Çocukları onu sürekli sülükayaklılarla çalışırken görüyordu. Bir babanın başka bir şey yapabileceğini düşünemeyen küçük oğlu, bir arkadaşının evine ziyarete gittiğinde, ona babasının sülükayaklıları nerede tuttuğunu sormuştu! Bütün bunlar olurken Darwin’in hastalığı şiddetleniyor, gününün büyük bir kısmı heba oluyordu. Sanki çalışmaları dallanıp budaklandıkça, aklını karıştıran sorular yığıldıkça, midesi ve kalbi de kötüleşiyordu. Çoğu günler birkaç saatten daha fazla çalışamıyordu. Hastalığına çaresizce bir çözüm ararken Dr. James Gully adında birinin, Shrewsbury’den yaklaşık 80 km uzaktaki Malvern’de su kürü uygulayan bir merkezi olduğunu öğrendi ve vakit kaybetmeden buraya gitti. Bu bir işkenceden farksızdı, gün boyu soğuk sularla yıkanmak, havlularla dövülmek gibi yöntemler vardı. Darwin bir müddet burada kaldı ve bu kür şaşırtıcı biçimde ona iyi geldi. Sevgili kızı Annie dokuz yaşına girince sağlığı kötüye gitmeye ve hiçbir tedaviye cevap vermemeye başlamıştı. Onu da Malvern’deki su kürüne sokmaya karar verdiler. Önce iyileşir gibi olduysa da kızcağız 23 Mart 1851’de Malvern’de öldü. Darwin’in en sevdiği çocuğu olarak bilinen Annie’nin kaybının Darwin’in dinden uzaklaşmasına neden olduğunu söyleyenler vardır; ancak kendi notlarından anladığımız kadarıyla o Hıristiyanlığı çok daha önce tartışmaya başlamış ve düzenli olarak kiliseye gitmeyi çok daha önce bırakmıştır. Ancak tarihçiler Annie’nin ölümünün Darwin’in aile içi evlilik yapmanın sakıncaları konusunu düşünüp kendini suçlamasına ve hem Annie’nin ölümüne üzülüp hem de aynı şeyin diğer çocuklarının da başına geleceğinden korkmasına neden olduğunu ve hastalığının da bu nedenle ağırlaştığını düşünmektedir. 1846’da başlayan sülükayaklı çalışması, bütün bu acı ve keder içerisinde 1854’te tamamlandı ve iki ciltlik kitap olarak yayımlandı. Sekiz senesine mal olsa da Darwin artık türler konusunda uzmandı ve konuşabilirdi.

1856’da hayatında çok önemli bir yer edinecek bir başka isimle tanıştı: Thomas Henry Huxley (1825-1895). Zekâsı ile ün yapan Huxley ailesinin ilk ünlü üyesi olan Thomas Huxley, reformcu bir doğa bilimciydi. Özellikle bilimde aristokratların egemenliğinin son bulması için savaşıyordu. Sözlü düelloyu severdi ve bu konuda kavga etmek için fırsat kolluyordu. Önceleri Darwin’in doğal seçilim ile evrim kuramına ikna olmadıysa da sonra kuramın en ateşli savunucusu oldu. Darwin toplantılara katılmaktan hiçbir zaman zevk almadı. Bağırış çağırış ise onun asla anlayamayacağı davranışlardı. Bir centilmen gibi konuşmak varken insanlar birbirlerine neden bağırırlardı ki? Bütün şamatalı toplantılara Darwin yerine Huxley katılırdı. Bu nedenle adı “Darwin’in buldogu”na çıkmıştı.

Charles Darwin kırklı yaşlarının başında, yeni yeni bozulan sağlığının izleri artık yüzüne yansımaya başlamış (kaynak: darwin-online.org.uk).

Nisan 1856’da Darwin, Huxley ve Hooker’ı aileleri ile birlikte Down House’a çağırdı. İngiltere bilim geleneklerinin değişmeye başladığı bir dönemdi. Richard Owen gibi yaşlı bilim insanlarının kullandığı bilimsel yaklaşımlar ve yöntemler genç bilim insanları tarafından yaygın bir şekilde eleştiriliyordu. Tahmin edilebileceği gibi Huxley sıklıkla bu eleştirilerde başı çekiyordu. Hooker da ona katılıyor, birlikte bu konuları tartışıyorlardı. Darwin’in toplanma teklifi tam da bu zamana denk gelmişti. Bu toplantıdan yıllar önce Hooker, Darwin’in türler hakkındaki düşüncelerini biliyordu. Türlerin değişebilirliği ile ilgili fikirleri zaman içerisinde gelişmiş, Darwin’e yaklaşmıştı. Ancak Huxley türlerin sabit olduğunu savunanlardandı. İzler’de anlatılan gelişimci ilerlemeyi şiddetli bir dille eleştiriyordu. Huxley çok zeki bir adamdı. Darwin kuramını onun gibi birine anlatamazsa başka da kimseye anlatamazdı. Onun sorularını ve itirazlarını dinlemeliydi. Onları bu yüzden çağırmıştı. Konuklarını tıpkı hastalarıyla görüşen bir doktor gibi tek tek çalışma odasına aldı. Onlar için çeşitli soru kâğıtları hazırlamıştı; verdikleri cevapları not etti. Huxley türlerin değişmesi ile ilgili görüşlere bu görüşmede de itiraz etti. Darwin aldığı notlarda Huxley’in cevaplarındaki hatalara ve sorduğu soruların nasıl kolayca yanıtlanabileceğine dikkat çekiyordu ki bunlar camianın en zeki adamlarından birinden geliyordu. Belki de fikrini savunma işi sandığı kadar zor olmayacaktı.

‘Artık yazmalısın!’

Darwin en sonunda Lyell’a da evrim fikrini anlattı. Lyell tam olarak katılmasa da önemli olduğunu; kuramını mutlaka ve hemen yayınlaması gerektiğini söyledi. Çünkü Alfred Russel Wallace adında genç bir koleksiyoner yazdığı bir makalede türlerin değişiminden bahsediyordu. Ancak kullandığı dil çok kapalıydı. Darwin’e göre Lyell’ın telaşı yersizdi. Wallace da başka herkes gibi yaratılışçıydı. Ancak Lyell, Darwin’i bu konuda dürtmeye başladı ve sonunda Darwin notlarını çalışma masasına koydu.

Türlerin değişimi konusunda yazmak sağlığını iyice bozmuştu, bir süre sonra çalışamaz hale geldi. Malvern’e gidemezdi, orada her köşe Annie’nin acı hatırları ile doluydu. 15 günlüğüne Dr. Edward Lane’in daha yakınlardaki sanatoryumuna gitti. Burada türler üzerine düşünmekten uzak duracaktı ama olmadı. Gözlerinin görmesini engelleyemiyordu. Sık ağaçlıklarla açık alanlardaki aynı türden ağaçlar arasındaki gelişimsel farklılıkları not ediyordu. Ama sağlığı düzelmişti. Buradan Wallace’a bir mektup yazdı. Uzun zamandır uğraştığı türlerin kökeni konusundaki kitabını nihayet yazmaya başladığını anlattı. Eve dönüp çalışmaya başladıktan sonra kusma nöbetleri yine başladı. Gardener’s Chronicle’a kül rengi midillilerin kökeni konusunda bir mektup yazdı ve sonra yine sanatoryumun yolunu tuttu. Ama bu sefer epeydir hasta olan kızı Etty’yi de yanına aldı. Tabii ki bu endişeli adam Annie’ye olanların Etty’nin de başına gelmesinden korkuyordu. Neyse ki Etty iyileşti. Eve döndüler ve kitabının varyasyon bölümünü bitirdi.

19. yüzyılın en ünlü Amerikalı botanikçisi olan Asa Gray (1810-1888) ile Amerika kökenli bitkiler hakkında bol bol yazışıyordu. Sonunda ona da neyle uğraştığını açıkladı: “Organik varlıkların mükemmel olmadığını, yalnızca rakipleriyle rekabet edebilecek kadar mükemmel olduğunu göstermek için cüretkâr küçük bir tartışma kaleme alıyorum.” Gray kendisinin de uzun zamandır bitkilerdeki çeşitliliği açıklayan bir kanun arayışında olduğunu söyledi. “Peki, bir kanuna ulaştınız mı?” diye sordu. Darwin hemen doğal seçilim kuramının bir özetini çıkardı ve Gray’e gönderdi. Eski teologların öğrettiği gibi yeni uyarlanımlar mükemmel olamazdı; aksi takdirde hiç rekabet, seçilim ve dolayısıyla ilerleme olamazdı. Gray adeta büyülenmişti.

Bu arada Down House’un bahçesinde deneyler yapıyordu. Anakıtadan uzak adalara canlılar nasıl gitmiş olabilir? Acaba polenler tuzlu suda ne kadar yaşayabilir? Göçmen kuşlar ayaklarına bulaşan çamurda ne gibi canlıları taşıyabilirler? Kuşların dışkı ve kusmuklarından hangi tohumlar çimlendirilebilir? Sürüngenler ne kadar yüzebilir? Ve daha onlarca soru ve bitmek bilmez deneyler, deneyler, deneyler…

Wallace’ın mektubu

18 Haziran 1858’de Darwin, dünyasının başına yıkılmasına neden olan bir mektup aldı. Alfred Russel Wallace imzalı mektup, yıllardır üzerinde çalıştığı evrim kuramının bir özetiydi. Yıllarca süren bütün o çalışmalar, berbat kokular, göz, baş, mide ağrıları, kusmalar, hastanelik olmalar, uykusuz geceler, bunalımlar… Hepsi bir hiç içindi. Üstelik tam da o günlerde minik yavrusu Charles Waring kızıl hastalığına yakalanmıştı. Şimdi de Wallace’ın mektubu. Darwin şöyle diyecekti: “1842’de yazdığım taslağı görmüş olsaydı, daha iyi bir özet çıkaramazdı.”

Alfred Russel Wallace (1823-1913) doğanın en çeşitli olduğu coğrafyalardan birinde, Yeni Zelanda ve Avustralya’da yaptığı araştırmalarda Charles Darwin’in yirmi yıl önce bulduğu ama henüz açıklamadığı sonuçların aynısına ulaşmış ve Darwin’e artık bulgularını açıklaması gerektiğini göstermiştir.

Wallace, geçimini doğadan topladığı canlı örneklerini koleksiyonerlere satarak sağlıyordu. Babası yoksul bir avukat olan Wallace, 14 yaşında Londra’da bir inşaat ustasının yanında çıraklığa başlamıştı. Geceleri kahvenin bedava olduğu, özel mülkiyet ve dine karşı ateşli tartışmaların yapıldığı “Bilim Salonu”na giderdi. Siyasi düşünceleri burada şekillendi. Wallace insanlığı, doğa kanunlarının hükmettiği, ilerleyen bir dünyanın bir parçası olarak görüyordu. İzler’den çok etkilenmişti, doğa zaman içerisinde yükselmiş olmalıydı, gelecekte daha da iyi olacaktı. Bu, onun siyasi düşünceleriyle de uyumlu bir doğa anlayışıydı. Humboldt ve Darwin’in gezi notlarına hayran kalmıştı. İzler’deki savların sınanmasına yarayacak örnekler toplamak için onlar gibi gezmek, tropik bölgelere gitmek istiyordu ve bunun için para biriktiriyordu. Borneo’daki Dayak yerlileri ile zaman geçirdi. Onları, Darwin’in Fuegoluları gördüğü gibi vahşi değil, eşitlikçi ve iyicil görüyordu. Wallace Darwin’den farklı olarak doğal seçilimin amacı üzerine de konuşmak istiyordu. Doğa adil bir toplum oluşturma eğilimindeydi (gerçi hayat ona pek de adil davranmıyordu; 1852’de İngiltere’ye dönerken yanına aldığı ve toplaması tam iki yıl süren eşsiz örnekleri gemiyle birlikte batmış, Wallace canını zor kurtarmıştı). Darwin ise bu görüşe tamamen karşıydı. Doğanın, doğal seçilimin, evrimsel sürecin bir amacı olamazdı. Doğa bu tip ütopyacı amaçlar üzerinden işleyen bir yapı değildi. Basit, sade kuralları vardı ve eşitlik, adalet, iyicillik bunlar arasında değildi. Tam tersine doğada kıran kırana bir mücadele vardı. Bir kelebek tırtılının içine yumurtasını bırakan bir parazitoit arının yavruları, tırtılı içten içe kemirip paramparça ederek dışarı çıkıyor, kendilerine yeni avlar arıyorlardı. İyilik bunun neresindeydi? Bununla birlikte ortada bir gerçek vardı ki o da Wallace’ın Darwin’in kuramının genel çerçevesinin aynısını çizmiş olmasıydı. Tıpkı Darwin gibi Wallace da sağkalım mücadelesinin çeşitleri ana türden farklılaştırdığını söylüyor, doğada nüfus artışını dengede tutan etkenlerden bahsediyordu. Bir çift kuşun, doğanın baskısı olmasa, 15 yıl içinde 10 milyon kat artacağını ama zayıfların sağlık ve kuvvet bakımından en iyi olanların gerisinde kalıp var olma mücadelesini kaybettiğini yazıyordu. (Ancak Wallace bu dâhiyane yaklaşımının devamını getiremeyecek, insanı doğanın bir parçası olarak görmeyi beceremeyecekti. Wallace’ın büyük bir bilim insanı ve yüce bir karakter olduğu kesindir. Bununla birlikte ne yazık ki ileri yaşlarında ruh çağırma seansları gibi şarlatanlıklara kendini kaptıracak ve kendisine resmi bir maaş bağlanması için epey uğraşan Darwin için bir hayal kırıklığı olacaktır. Wallace belki biraz kendi yaşamının zorluklarından, biraz da kişisel zayıflıklarından, evrim kuramının asıl sahibi olarak görülmemiştir. Kimisi bunun kendisine yapılan bir haksızlık olduğunu ve kuramın Darwin-Wallace kuramı olarak anılması gerektiğini düşünür. Ben bundan o kadar emin değilim. Ancak bu ayrı bir konu.)

Wallace makaleye bir göz atıp Lyell’a göndermesini rica ediyordu. Darwin de öyle yaptı. Lyell’a “Sen haklıydın, kuramımı yayımlamalıydım”, diye yazdı. Wallace’ın böyle bir talebi olmadıysa da Darwin, Wallace’ın makalesini bir dergiye gönderecek, basmalarını isteyecekti. Kendisi de artık ikinci adam olarak bu makaleyi destekleyecek bir makale yazar, topladığı kanıtları sıralardı. Şanslıysa belki adı tarihe evrim kuramını ilk destekleyen kişi olarak geçerdi. Lyell farklı bir yol önerdi. Keşiflerini birlikte açıklayacaklardı. Darwin önce bunun etik olmayacağını düşündü. Ama 1844’te bu konuda yazdığı makaleyi Hooker görmüştü, Asa Gray ise makalenin bir özetini okumuştu. Yani aslında Darwin’in aynı sonuçları daha önce bulduğunun kanıtları mevcuttu. Böyle olmasa bu konuda tek kelime etmeden geri adım atardı. Şöyle diyordu: “Wallace ya da başka birisinin kıymetsiz bir ruh gibi davrandığımı düşünmesi yerine, kitabımın tamamını yakmayı tercih ederim.”

Bu sırada hasta oğlu Charles Waring öldü. Darwin Wallace’ın mektubundan haber alan ve Lyell’ın fikrini desteklediğini yazan Hooker’a, “Şimdi düşünemiyorum”, diye yazdı “Hiç gücüm yok, bir şey yapamıyorum; ama Wallace’a Asa Gray’e yazdığım mektubun özetini gönderdim. Pek umrumda değil, ne diyorsanız o olsun.” Hooker ve Lyell ortak bir tebliğ konusunda uzlaştılar. Böylece Darwin’in 1844’te kaleme aldığı makaleden parçalar, 1857’de Asa Gray’e yazdığı mektubun bir kısmı ve Wallace’ın mektubu, başkanlığını Darwin’in Beagle yolculuğunda topladığı sürüngenleri teşhis eden Thomas Bell’in yaptığı Linne Cemiyeti’nde 30 Haziran 1858 akşamı otuz küsur üyenin önünde cemiyet sekreteri tarafından okundu. Toplantı aşırı derecede sessiz bir şekilde sona erdi. Tek hadise başkan yardımcısının bu tebliği dinledikten sonra kendi tebliğinde yer alan ve türlerin değişmez olduğuna vurgu yapan cümleleri çıkarması oldu! Darwin ise bu sırada sevgili minik oğlunun kilise mezarlığına defnedilmesi işiyle uğraşıyor, akraba evliliği yaparak zayıf ve sağlıksız çocuklar dünyaya getirdiği için bir kez daha kendini suçluyor ve ayakta duramayacak kadar bitkin hissediyordu.

Darwin yıllarca üzüntü, sıkıntı, hayal kırıklığı yaşamış ama artık fikirlerini, biraz zorlama ile de olsa ifşa etmişti. Bu arada bir de büyük ablası Marianne öldü. Acı ve kederin ardı arkası gelmiyordu ama artık daha fazla erteleyemezdi. Kuramıyla ilgili topladığı kanıtları aktardığı kitabını yazmalıydı. En iyisi yoğun bir makale yazmaktı. Ayrıntılandırma işini sonra yapardı. Makaleyi yazmaya başladı ama makale uzadıkça uzadı ve bir kitap haline geldi. Bu arada sağlığı da çok kötüye gidiyordu. Yine su tedavisine başladı.

Yüce gönüllü Wallace’tan bir destek mesajı geldi. Keşiflerinin beraber yayımlanmasına çok sevindiğini, Darwin’in geri durması halinde çok acı ve pişmanlık duyacağını bildiriyordu. Bu Darwin’i biraz olsun rahatlatmıştı.

Köken

Nisan ayında kitabı yazmayı bitirdi. Çok sıkıcı bir kitap olduğundan emindi. Yayıncı Murray ile yapılan görüşmelerde kitabın isminin Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine (On the Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life) olmasına karar verildi. Kitap 24 Kasım 1859’da satışa çıktı ve o gün tükendi. Hemen ertesi gün gazete haberleri ve mektuplar yağmaya başladı. Kitabın Amerika’daki ilk baskısı 2500 adet yapıldı. Alman bilim insanları kitabı çevirmek istediklerini bildirdiler. Darwin çok şaşırmış ve sevinmişti. Elbette tepki gösterenler de vardı. Huxley yaşlı bilimcilerin itirazlarını dillendirecekleri bir toplantıyı iple çekiyordu. Darwin üzülerek görüyordu ki doğal seçilim kuramını eleştirenlerin çok azı kuramın aslında ne olduğunu anlamıştı. “(Bir şeyleri) açıklama konusunda çok kötü olmalıyım” diye hayıflanıyordu. Darwin hayattayken kitap Darwin’in kendi çeşitli düzeltme, ekleme ve çıkarmalarıyla altı baskı (13.000 kitap) yaptı. Bir grup Lancashirelı işçinin kitabı satın alabilmek için paralarını birleştirdiğini duyuğunda, Darwin kitabın ucuzlatılmasını talep etti ve altıncı baskı, fiyatı yarı yarıya indirilmiş olarak 19 Şubat 1872’de çıktı. Evrim (evolution) kelimesi de ilk kez bu baskıda kullanıldı.

Piskopos Samuel Wilberforce (solda) Köken’in tartışıldığı bir toplantıda boyundan büyük laflar edince Thomas Huxley (sağda) ve Joseph Dalton Hooker’ın (ortada) efsanevi “kapaklarına” maruz kalmıştı. Bunlar öyle etkili oldu ki aradan geçen bir buçuk asra rağmen hala ve üstelik başka bir ülkede bile ilk günkü kadar tazeler!

30 Haziran 1860’ta, Londra’da, Britanya Bilimin İlerlemesi Cemiyeti’nde yapılan bir toplantıda doğal seçilim kuramı tartışıldı. Başkanlığını Henslow’un yaptığı bu toplantıya Piskopos Samuel Wilberforce, British Museum’un Doğa Tarihi Bölümü’nün yöneticisi Richard Owen, Thomas Huxley ve Joseph Dalton Hooker ile birlikte toplam 700 kişi katılmıştı. Oldukça hararetli geçen toplantıda Wilberforce, Owen’ın öğrettiği cümlelerle oldukça zayıf bir konuşma yaptı, Huxley’ye büyükannesi tarafından mı, yoksa büyükbabası tarafından mı maymun olduğunu sorduğunda, Huxley küplere bindi ve söz sırası kendisine geldiğinde şöyle dedi: “Büyükbabamın maymun olmasını, doğanın bahşettiği zenginlik ve nüfuzu ciddi bir bilimsel tartışmayı sulandırmak için kullanan bir adam olmaya tercih ederim.” Salon kahkahalara boğuldu, Wilberforce öfkeden çıldırdı. Hemen sonrasında Hooker da söz aldı ve Wilberforce’un konuşmasındaki bütün mantık hatalarını ve bilgisizlikleri tek tek sıraladı.

Bizim zavallı Darwinimiz ise bütün bu bağırış çağırış, kavga dövüşün içinde olma fikrini bir kâbus gibi görüyor, bir insan bunu yapmaya nasıl razı olur, anlayamıyordu. “Piskopos’u öyle bir toplantıda cevaplamaya çalışsam oracıkta ölürdüm” diyordu. Bu tartışmalara tabii ki ihtiyaç vardı ve bunlara katlandıkları için Huxley ve Hooker’a minnettardı ama o kümes hayvancılığı hakkında sakin bir sohbeti tercih ederdi. Zaten bütün bunlar olurken o yine su küründeydi.

Köken başyapıtıydı ama sonrasında deneyler yapmaya ve bunları yayımlamaya devam etti. Türlerin birbiriyle uzaktan ya da yakından akrabalık ilişkileri olan birimler olduğunu söyledi. Ona göre insan da bu doğanın bir parçasıydı ve bu doğanın kanunları ile değerlendirilerek anlaşılabilirdi. Evrim kuramının Hıristiyan inancı açısından en çarpıcı yanlarından biri de yaratılışın henüz bitmediğini, yeni türlerin oluşmaya devam ettiğini söylemesiydi. Bu fikirleri nedeniyle kilise onu lanetledi (2008’de ise bilime ve insanlığa katkılarının paha biçilmez olduğunu kabul ederek kendisinden özür diledi ve evrim olgusunun İncil ile uyumlu olduğunu söyledi). Darwin ölene kadar çalışmayı bırakmadı. Çalışmayı bırakırsa öleceğini düşünüyordu. Ölmeden kısa bir süre önce toprak solucanları üzerine bir kitap yazdı, sonra çalışmayı bıraktı ve 19 Nisan 1882’de arkasında değişmiş bir dünya bırakarak öldü.

Charles Darwin, hiç tarzı olmamasına rağmen tüm düşünce sistemlerine bir dinamit yerleştirmiş ve patlatmıştı. Şimdi düşünmeye baştan başlayın diyordu. Tıpkı kendi midesi gibi dünya da çalkalandı. Desmond ve Moore, dilimize de çevrilen Charles Darwin adlı devasa çalışmalarında bu olayla ilgili şöyle derler: “‘İnsanın doğasının büyük yasalarının bulunduğu gizli odaların kapısını açacak büyük bir anahtarımız henüz yok; kapıları hâlâ beceriksizce yokluyoruz’ demiş bir yazar. Darwin, midesi hayır diye bağırıp, başıyla evet diye cevap verirken, anahtarı sessizce çeviriyordu.” İlk başlarda karşı çıkanlar daha fazlaydı ama taraftarlar da hiç az sayılmazdı. Yıllar içinde bu durum değişti. Evrim olgusuna ve Darwin’in açıkladığı temel evrimsel mekanizmalara bilim dünyasında itiraz kalmadı. Bununla birlikte 20. yüzyılın başında Darwinci evrim fikri kötü bir değişime uğratıldı. Darwin, şefkatin insan evriminin en yüksek özelliklerinden biri olduğunu belirtmesine rağmen, bazı çevreler ırksal saflık ve güç kavramlarını tartışmaya başladılar ve bu fikir Darwin’in kuzeni Francis Galton (1822-1911) tarafından bulunan öjeni terimi adı altında bazı devletlerin programına alındı. Darwin’in çocuklarının en az zeki olanı Leonard da (bu L.’nin kendi ifadesidir) Galton’ın destekçileri arasına katıldı ve kurduğu Öjeni Cemiyeti’nin başkanlığını yaptı. Ancak sonra tutup kendi kuzeniyle evlendi! İngiltere’de devlet bu fikri hiçbir zaman desteklemedi. 1948’de yayımlanan Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi de Sosyal Darwinizm denen bu kepazeliğe karşı yazıldı.

Biyolojide yapılan her yeni keşif Darwin’i pek çok konuda haklı çıkardı. Şöyle demişti “Ben göremeyecek olsam da inanıyorum ki bir zaman gelecek, doğanın bütün büyük âlemleriyle ilgili oldukça doğru soy kütüklerine ulaşmış olacağız.” Bugün neredeyse bütün biyoloji laboratuvarlarında standart olarak kullandığımız genetik araçlarımız sayesinde oldukça doğru soy kütüklerine ulaşıyor, evrim kuramını dünyanın dört bir köşesinde her gün sınayıp doğru olduğunu tekrar tekrar görüyoruz. Artık zamanın inşa ettiği bu muhteşem doğanın muhteşem bir parçası olduğumuzdan hiç kuşku duymuyoruz. Darwin’in dediği gibi, “gezegenimiz yerçekimi yasasına tabi olarak dönmeye başladığından beri az sayıdaki çok basit başlangıçlardan sınırsız sayıda en güzel ve en harika yeni biçimler evrilegeldi. Bu yaşam görüşü ne görkemli.” Keşke bunu herkese anlatabilseydik. Kim bilir belki bir gün…

Kaynaklar

– About Darwin, http://www.aboutdarwin.com

– Bizzo N, Bizzo LEM (2006) Charles Darwin in the Andes. Journal of Biological Education, 40(2): 68-73.

– Burstyn HL (1975) If Darwin wasn’t the “Beagle’s” naturalist, why was he on board? The British Journal for the History of Science, 8(1): 62-69.

– Clements J (2009) Darwin’s Notebook. The Life, Times and Discoveries of Charles Robert Darwin. The History Press. 160 s.

– Darwin C (1839) The Voyage of the Beagle. Penguin Classics. 381 s.

– Darwin C (1859) On the Origin of Species. John Murray. 502 s.

– Darwin Correspondence Project, https://www.darwinproject.ac.uk/

– Darwin Online, http://darwin-online.org.uk/

– Derry JF (2009)Bravo Emma! Music in the life and work of CharlesDarwin. Endeavour, 33(1): 35-38.

– Desmond A, Moore J (2011) Charles Darwin (Çev.: Ebru Kılıç). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 924 s.

– Ertan H (2010) Biyolojik Evrim Kuramının Arkasındaki Yaşam Charles Robert Darwin. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 326 s.

– Paul D, Stenhouse J, Spencer HG (2013) The two faces of Robert Fitzroy, captain of HMS Beagle and governor of New Zealand. The Quarterly Review of Biology, 88(3): 219-225.

– Rudwick MJS (1998) Lyell and the Principles of Geology. Geological Society, London, Special Publications, 143: 3-15.

– Turpill WB (1953) Pioneer Plant Geography. The Phytogeographical Researches of Sir Joseph Dalton Hooker. Springer, 267 s.

– Van Wyhe J (2013)‘‘My appointment received the sanction of the Admiralty’’: Why Charles Darwin really was the naturalist on HMS Beagle. Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences, 44: 316-326.