Ana sayfa 161. Sayı Çeviri kitaptan beklentimiz

Çeviri kitaptan beklentimiz

214
PAYLAŞ

Özer Or

Daha evvel çeşitli vesilelerle okurun iyi kitaptan nasıl haberdar olabileceğine, iyi kitapla nasıl karşılaşabileceğine, karşılaştığında onu nasıl ayırt edebileceğine değindiğim oldu. İster kurgu ister kurgu dışı olsun konunun bir de pek üzerinde durulmayan “çeviri eser” boyutu var. Bir metnin çevirisinin başka bir metin olduğuna, şiirin veya bazı metinlerin başka dillere çevrilemeyeceğine, fikir eserlerinin çevirisi için her dilin kavram dağarcığının yeterli olmadığına dair genellemeleri çok duyarız. ‘Bilenler’ tarafından “onu orijinal dilinden okumalı,” denir kulağımıza fısıltıyla. Keşke olabilse! Halbuki iki yabancı dilde daha anadilimizdeki gibi okuyabilsek bile alt tarafı üç dilde okuyabilen biriyizdir. Maalesef dünya o kadar küçük, tarih o kadar kısa, insanlığın birikimi de üç dile sığacak kadar cılız değil. Her dilin kendine özgü bir coğrafyası, kültür dünyası, tarihselliği var ve birkaç dili iyi bilmek bizi kurtarmaya yetmiyor. Eğer “okur”sak hepimiz az veya çok ama mutlaka çeviri de okuyoruz.

Bir kitap neden çevrilir? 

İktisadın kaba yasaları gereğince çeviri kitap da bir ürün ve bu ürünü bir ihtiyaca cevap verecek biçimde üreterek satışından kâr elde etmek ayıp değil. Fakat sanıyorum yayıncılığın bu kaba tarifin yanında başka motivasyonları da var. Yayıncı, kâr ettiği sürece ne sattığını önemsemeyen katıksız tüccar gibi görünmüyor. Çoğu yayıncı kuruluşun faaliyetine yüklediği anlamlar, kendince benimsediği bazı misyonlar vardır. Kimi popüler bilim yayıncılığı yapar, kimi polisiye kitapların adresi olmak ister, kiminin tasası bastığı kitaplarla sosyal bilimler gündemini etkilemektir, kimi yeni şiirin, yeni edebiyatın destekçisidir, kimi antik metinlerin, kimi klasik edebiyatın, kimi çağdaş Amerikan şiirinin yayıncısıdır. Çoğu zaman benimsediği amacın anlamını bastığı kitabın tanıtım metninde, arka kapak yazısında veya çeviri önsözünde vurgulamaktan çekinmez. “Bu kitabı dilimize kazandırarak şu konuda bir katkı sağlayacağımızı düşündük,” “önemli bir yazarı ülkemiz okuruna tanıtmak istedik,” gibi cümlelerle haklı olarak övünür yaptığı işten dolayı. Bazı kitapları o kitabın yayınına özen göstereceğine inandığınız yayınevinin baskısından okumayı tercih ederiz. Örneğin gotik bir roman için normalde yalnızca felsefe kitapları basan bir  yayınevinin baskısını tercih etmek biraz riskli olabilir. İyi niyetle de yapılsa kötü bir işin alıcısı olmayı kimse istemez.

“Yeni çeviri”nin gerekçesi

Konunun tartışmaya açık yanı ise “yeni çeviri”. Herhangi bir kitapçıya uğradığımızda bazı metinlerin çok sayıda çevirisiyle karşılaşırız. Bu konuda tercih yapmak her okur için kolay değildir. Eğer kötü bir alışveriş yaparsak en azından o kitaba harcayacağımız birkaç günü heba etmiş oluruz Bu nedenle farklı çevirileri birbirinden ayırt edebilmeli, aralarından gerçekten ihtiyaç duyduğumuzu seçebilmeliyiz. Aslında çoğu zaman bunların biri doğru, diğerleri yanlış kitap değildir. Çevirisi mevcut bir kitabın hangi amaçla tekrar çevrildiğine farklı yanıtlar verilebilir.

Daha evvel yokluğunun eksiklik olduğu düşünülen önemli bir metnin eksik veya kusurlu da olsa, “bir şekilde” okurla buluşturulması istenmiş olabilir. Orijinal dilinden çeviri güçlüğü gibi teknik sorunlar varsa baştan bazı kusurlar ve karşılığında gelecek eleştiriler göze alınmıştır zaten. Böyle kitaplar Türkçe’de az değildir. Örneğin Faust ve İlahi Komedya orijinalinde manzum eser oldukları halde uzun yıllar Türkçe’de nesir biçiminde ve yer yer kısaltılmış halde bulundular. Daha sonra biçim ve içerik olarak aslına daha sadık çevirileri hazır olduğunda yayınevleri bu özelliklerini öne çıkararak tekrar sundu  okuyucuya. Marx’ın Alman İdeolojisi içinden bir bölüm, muhtemelen bazı tartışmalara ışık tutması niyetiyle yıllar evvel Selahattin Hilav tarafından çevrilmiş uzun süre de dolaşımda kalmıştı. Tam metin olarak birkaç yıl önce basılabildi. Kapital’in dahi Almanca aslından, gözden geçirilerek tekrar Türkçe’ye kazandırılması son yılların olayı sayılır.

Bir diğer gerekçe mevcut çevirilerin dilini ve üslubunu yeterli veya doğru bulmamak olabilir. Batı dillerinden aşağı yukarı 150 yıldır dilimize çeşitli metinler aktarılıyor. Halbuki biz o zamanın Türkçe’siyle okuyup yazmıyoruz. 50 yıl önce yazılmış Türkçe metinleri bile okumak nasıl dikkat gerektiriyorsa, aynı dönemde yapılmış bir çeviri de üslubuyla, içerdiği sözcüklerle bugünün diliyle konuşup düşünen okura yabancı kalabiliyor. Jules Verne’in romanlarını, ünlü çevirmeni Ferid Namık Hansoy’un dilinden bugünün gençlerine okutmak kolay değil. Durkheim’ı 1950’lerde yapılan çevirileri üzerinden okumak, anlamak, o dönem Türkçesinin kavramlarıyla yetişmemiş üniversite öğrencisi için dahi zahmetli. Aynı başlığın bir başka boyutu olarak çevirinin kitabın anlattığı dünyayı yeterince yansıtamadığı da düşünülebilir. Aristokrat sınıfların hikayesini anlatan bir metnin çeviri dilinin o dünyanın nezaketini taşımadığı iddia edilebilir. Polisiye bir anlatının çevirisinin argo bakımından benzer zenginliği sunmadığı söylenebilir. Buna benzer üslup kaygıları da yeni bir çeviriye pekâlâ gerekçe olabiliyor.

Bunlara benzer başka gerekçeler de makul olabilir. Sorunsa belki bu gerekçelerin biri veya birkaçı benimsenirken okurun aynı bilgiden mahrum bırakılması. Yaptığı işin kalitesini yükseltmek isteyen her kurum gibi yayınevleri de bir yandan bu kaliteyi ayırt edebilecek muhataplarını bilinçlendirmeye, okurlarının kültürlerini geliştirmeye çalışmalılar. Aksi halde şık kağıt, cafcaflı cilt kapağı, dahası, “farklı marka” ile süpermarkette yarı fiyatına satılan “aynı kitap”, ciddi emek verilmiş çeviri eserlerin potansiyel okurlarını çalmaya devam edecek.