Ana sayfa 167. Sayı Yoksa Türk muhafazakârlığı yok mu?

Yoksa Türk muhafazakârlığı yok mu?

332
PAYLAŞ

Ogan Güner

Bugünlerde kapılar kapanıp da metro istasyonu terk ettiğinde, hoparlörlerden Mesnevi dizeleri yayılıyor. Üstgeçitler, billboard’lar, sanki tüm halkımız davetliymiş gibi Necip Fazıl Ödülleri’nin reklamıyla dolu. Etrafımız geçmişin desenleriyle sarılı, içinden geçtiğimiz mekânlar fabrikasyon Osmanlı dönemi bezemeleriyle dolu… Muhafazakâr anlatı her an, her yerde. Peki nedir muhazafakâr anlatı? Bize ne fısıldar? Ya da şöyle mi sormalıyız: Fısıldadığı şey gerçek mi?

Hasan Aksakal’ın kitabı 1940’larda doğan bu büyük anlatının yapıbozumuna girişiyor. Diğer kitaplarından farklı olarak daha esnek ve kişisel denebilecek bir dille ve farklı zamanlarda yazılmış makalelerin bir araya gelmesinden oluşuyor kitap. Ama konusunun ele alınış biçiminde bir gevşeklik yaratmıyor bu. Kitabın başında yer alan “Türk Muhafazakârlığına Giriş” ve onu takip eden “Ötekini Görmezden Gelme” makaleleri ile en sonda yer alan “Nihilizmin Gölgesinde Muhafazakârlık Yanılsamaları”, Türk muhafazakârlığı denen anlatının ideolojik eleştirisinin çerçevesini çiziyor. Bu makalelerin ortasında preslenmiş halde ise muhafazakârlığın mitik figürlerinin ele alındığı makaleler sıralanıyor. Kimler mi? Necip Fazıl, Yahya Kemal, Cemil Meriç, Peyami Safa…

Aksakal için Türk muhafazakârlığının yeniden yükselişi Soğuk Savaş sonrasındaki kültürel çatışmanın bir tezahürü. Ama “hatırla(t)ma” ve “muhafaza etme” kavramlarını sahiplenen bu geleneğin “unut(tur)ma” ile iş gördüğünü ve Necip Fazıl’ın düşünce ve özel hayatında, muhafazakârlığın karşısındaki tahakküm güçleriyle olan bitmez tükenmez flörtlerinin ya da Yahya Kemal’in “monşer” günlerinin muhafazakâr anlatıda es geçilmesinin bir tesadüf olmadığını söylüyor. Kişiler etrafındaki makalelerde, sadece bu kişilerin yazdıklarıyla ilgilenmeyip, özel hayatlarına da, neredeyse dedikodu derecesinde girmesinin asıl sebebi bu. Yakından bakıldığında, muhafazakârlığın baba figürlerinin hiçbirinin entegre muhafazakârlar olarak yaşamadıklarının altını çiziyor. Dahası binlerce yıldan damıtılıp geldiği iddia olunan bir epistomoloji üzerine inşa edilen Türk muhafazakârlığının, 1940’tan önce dayanabildiği bir düşünce geleneği de bulmak imkânsızdır diye iddia ediyor Aksakal. O zaman Türk muhafazakârlığı denen anlatının tamamen moderniteye (aydınlanmaya) reaksiyondan ibaret olduğu söylenebilir mi? Aksakal, “1945-50 Arası Dönemin Panoraması” başlıklı makalesinde Türk muhafazakârlığının hangi şartlar altında yükseldiğini anlatırken, bu kısa, beş yıllık dönemin Türkiye’nin kültürel-entelektüel-ruhsal kırılma noktası olduğu tespitini yapıyor. Modernite reaksiyonerlerinin “muhafazakârlık” denen, eklektik, gevşek, dağınık ve tutarsız bir anlatıda buluşmalarına imkân veren ortamı tarif ediyor.

Aksakal’a göre oryantalizm ve oksidantalizm arasındaki çelişki ve Avrupa-merkezciliğinin Türk entelektüel hayatının kendisini neredeyse enterne ettiği ideolojik ve kültürel gerçeklik, muhafazakâr kalemlerin “mağduriyet” kimliğinin asıl kaynağı. “Cemil Meriç’in hayal etmekle yetindiği başyapıtını yazmak niye Edward Said’e nasip olmuştur?” sorusu Aksakal için asıl büyük soru. Ve bu düşünce adamlarının epistemolojisi, çağdaşlarından niye bu kadar amansızca farklıdır? Batı’ya karşı ve Batı’ya rağmen Büyük Doğu’yu temsil ettiklerini söyleyen bu yazarların niye Doğulu tek bir referansı yoktur?

Bu anlatının meşhur ve büyük kalemlerinin akademik bir formasyonu bulunmamasının ve dolayısıyla düşüncelerinin “yapıtlar” halinde işlenmemesinin tesadüf olmadığını söylüyor Aksakal. Necip Fazıl gibi İslam ve tarih konusunda cehalet sınırında dolaşan biriyle kültürel ve ideolojik meselelerden ziyade hedonist bir hayatın peşinde koşan Yahya Kemal’i aynı çatı altında birleştiren şey olsa olsa bir “algı” olabilir. Cemil Meriç’in parlak anları bir kenara konduğunda Türk muhafazakârlığı hamasetten ibaret mi acaba?

Bu algının sistematik olarak inşası da AKP dönemi ile sınırlı değil. Türk muhafazakârlığı miti tıpkı AKP hegemonyası gibi bir ittifakın kültürel boyutu. İttifakın diğer tarafında liberalizmin olduğunu söylemek şaşırtıcı olmaz herhalde. Türk liberalizmi de tıpkı Türk muhafazakârlığı gibi modernite reaksiyonerliği üzerine kurulu değil mi? Tıpkı bir zamanlar İskoç burjuvazisinin kendi kökenini Ivanhoe’nun şövalye karakterinde hayal etmesi gibi, Türk liberalizmi de muhafazakârlık denen muğlaklık içinde tasavvur ediyor kendini. Bu algı inşasının içinde çarpıtma, hamaset, yalan ve “fake news” hep var. Bu algı inşasının motorlarından biri de geçmişe “eleştirel” bir gözle bakmak iddiasıyla yola çıkıp geçmişi liberalizme göre “yeniden yazmak”. Bu motorun nasıl çalıştığını tetkik etmek onu durdurabilmek için şart. On yıllardır insanlar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü modernizm ve Cumhuriyet eleştirisi zannederek okuyor bu ülkede. Dahası Tanpınar’ı dünyaya da böyle lanse ediyoruz. Türk muhafazakârlığı kof ise, bunu neden kimse yüksek sesle söyleyemiyor?

Bu küçük hacimli kitap, muhafazarkârlık anlatısına vurulmuş derin bir neşter. Cevaptan ziyade sorular içerdiği için.

– Türk Muhafazakârlığı (Terennüm, Tereddüt, Tahakküm), Hasan Aksakal, Alfa Kitap, 2017, 222 s.