Ana sayfa 170. Sayı Bilgelik onu aradığımız yerde olmayabilir

Bilgelik onu aradığımız yerde olmayabilir

492
PAYLAŞ

Artık bilgiye internet yardımıyla kolayca ulaşılabildiğini, eski tarz biçimsel ve ezberci öğretime ihtiyaç kalmadığını kabullenmiş olsak da bu “erişime açık” nimete kavuşmuş, aydınlanmış insanlara hâlâ evde, sokakta, yolda, işyerinde özetle sosyal yaşamda sık rastladığımızı söyleyemeyiz. İtirazlara hak veriyorum. Dünya kadar yoksunluk yetmiyormuş gibi Wikipedia da kapatıldı ve eskilerin deyimiyle “bir gecede cahil bırakıldık”. O gün bugündür Wikipedia’ya dahi bağlanamayanlar olarak sokaklarda Saramago’nun körleri gibi kendimizi bilmez bir halde, ellerimizle sağı solu yoklayarak, birbirimize çarpa çarpa yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.

Mahkûm edildiğimiz koşullarda bilgiye ulaşmanın önündeki engelleri aşmaya çalışmak kolay değildi fakat bu zorluğu aşmanın bize yakışan bir yolu da olmalıydı. Nihayet derdimizin dermanını bilgeliği aramakta bulduk. Meğer yıllarca yok bilgi çağıydı, toplumuydu diyerek oyalamışlar, kandırmışlar hepimizi. Halbuki bilgeliği bulunca bilgiye o kadar da lüzum kalmıyormuş. Mühim olan çok bilmek değil, az bildiğimizle yetinmek, onu doğru yerde ve zamanda, doğru biçimde kullanabilmekmiş. İşlevsiz bilginin hamalı da olmaya gerek yokmuş. Kendimizi tanımamız, aynaya bakarak tefekküre dalmamız yeterliymiş.

Bunu doğrular biçimde, profesyonellerimizi yutarak büyümekte olan kişisel gelişim sektörü zaten pek bir şey anlamadığımız bilgi çağını geride bırakarak bilgelik çağına doğru yelken açtığımızı gösteriyor. Büyük düşünürlerin, meşhur edebiyatçıların, sanatçıların hayat üzerine, insan üzerine, başarı, zenginlik, azim, aşk, sevgi, dostluk, aile üzerine “özlü sözlerini” yanımıza almadan adım atmıyoruz. Bu özdeyişleri papağanlara özgü bir eda ile tekrar ederek beynimize nakşeden bazı “koçlarımız” sözlerin bağlamı, hangi zamanda, hangi koşullarda, ne amaçla söylenmiş olabilecekleriyle ilgili genellikle fikir sahibi değiller ama olsun. Bilgelik çağında böyle ayrıntıların ne önemi var? Çok merak eden arar, bulur.

Şaka bir yana, edebiyatın da bir kısmı bu dalgadan sakınmak şöyle dursun, hevesle kayığa binmeye çalışıyor. Bazı kurgu eserlerin, yayınevi tarafından hazırlanan basın bültenlerinde nasıl takdim edildiklerine, medyada tanıtılma biçimlerine, sosyal medyada metinden yapılan alıntılara bakınca insan roman veya hikâye değil de bir doğru yaşam kılavuzu okuyacağını sanıyor. Kitaba dayanarak aşk, sevgi, dostluk, servet, başarı veya bunların yokluğunda nasıl avunulacağı üzerine bol miktarda tarif ve formül veriliyor. “Bilgelik piyasası” kafası karışık yazarlar istemiyor anlaşılan. Her şey net olmalı. Babanızı mı kaybettiniz? Sevgiliniz mi terk etti? Çocuğunuz olmuyor mu? Aradığınız işi bulamadınız mı? Şefinize yaranamıyor musunuz? Üzülmeyin! Bu ve benzeri ‘kişisel’ problemlerinizin çözümü için elinizde tuttuğunuz kitabın kapağını kaldırmanız yeterli. Le Guin, NBF’nin verdiği madalyayı kabul konuşmasında sözünü sakınmamış, hemen her sektörde olduğu gibi edebiyat yayıncılığında da pazarlama ve satış bölümlerinin editörler ve yazarlar üzerinde etkili olmaya başlamasıyla nasıl bir dönüşüm yaşandığına dikkat çekmişti. Gelecekte özgürlüğün ne demek olduğunu bilen, sanat eseri ile pazara sürülmek üzere hazırlanan ürünü ayırt edebilen, öngörülü yazar ve şairlere ihtiyacımız olabileceğini söylerken bu hallerimizi ima ediyordu belki.

Bize çiğnenmiş, yumuşatılmış lokmalar halinde sunulan hazır yapım, pazar malı formülleri bir kenara bırakıp hayatın, bilginin, düşüncenin karşısına kendimiz dikilsek daha iyi olmaz mı? Bu “beylik” görünümüne rağmen eskimeyen soruyu Dışsal Günlük tekrar aklıma düşürdü. Michel Tournier’nin 2002 yılında 70’li yaşlarının sonundayken yayımladığı belki deneme ile günlük arasında bir ara tür sayılabilecek notlarından ibaret Dışsal Günlük. Muzip ihtiyar hayatının sıradan olaylarını yıllar boyunca kaydetmiş ve seçtiği parçaları mevsimlerle, doğayla ilişkili oldukları için ara başlık olarak ait oldukları ayların adları altında toplamış. Düşüncelerini eklemese salt gözlemlerinin yayımlanmaya değer olmayacağını belirtiyor haklı olarak. Aynaya bakarak değil, penceresini, kapısını açarak ilham aldığını, gerçeğin hayal gücünün kaynaklarından çok daha ileride ve kendisinde durmadan şaşkınlık ve hayranlık yaratmaya devam ettiğini söylüyor. Özenip benzerini yapmak isteyen olursa önereceği yol belli:

“Kalın bir deftere her gün birkaç satır yazın. Ruh halinize ayrılmış bir günlük değil de aksine dış dünyaya, insanlarına, hayvanlarına, şeylerine yönelik bir günlük. Göreceksiniz, her geçen gün daha iyi ve daha kolay yazmakla kalmayacak, kaydedilecek daha zengin bir malzemeye de sahip olacaksınız. Çünkü gözünüz ve kulağınız günlük algıların biçimsiz ve devasa magmasından yazınıza geçebilecek olanları kesip biçmeyi ve ayırmayı öğrenecek. Tıpkı büyük bir fotoğrafçının bakışının, resme dönüşebilecek bir sahneyi çevreleyip kadraja alması gibi.”

Birkaç satırla bahçesindeki yaban ördeklerinin aşk oyunlarını, yakın arayla diktiği iki fidanın gelişirken birbirlerinden uzaklaşma eğilimlerini, pencereden dışarıdaki kuşları iştahla seyreden kedisini, kulak misafiri olduğu bir sohbeti, kasabanın marangozunun karısıyla ilişkisine dair bir tespitini, komşusunun ergen oğlu ile diyaloğunu, ona yaşlılığını ve ölümü hissettiren bazı sahneleri getiriyor önümüze. Çoğu zaman paragrafa attığı iki kelimelik başlık ve sonunda bir cümlelik can alıcı saptamasıyla da sınırlı bırakıyor yorumunu. Sanki bizim “kıssa” olarak bildiğimiz türün yoğunlaştırılmış ve salt kişisel karşılaşma deneyimini esas alan samimi bir biçimini deniyor. Bilgeliğe giden asıl yolun bilgiden, birikimden, tecrübeden, tekrardan, düşünceden, tekrardan, düşünceden geçtiğini hatırlatıyor.