Ana sayfa 170. Sayı Kendimizle ne yapacağız?

Kendimizle ne yapacağız?

1171
PAYLAŞ

Irmak Gültekin

Her an kendimizi yeniden “yapıyoruz”. Aynı nehirde iki kez yıkanamayacağımız gibi, aynı kendimizle bir sonraki anda var olabilmek mümkün değil. Sürekli akış halinde bir biz var. Hem bu akışta varlık bulan hem de akışın sebebi olan biz, kendimizi ne kadar biliyoruz? Bir yerlerinden tutabildik de bildik diyelim, esas mesele: Kendimizle ne yapacağız?

Hani şu pek popüler “Kendin ol!” sloganından bahsediyor Žížek, Cinsel Olan Politik Midir? kitabında. Tamam kendimiz olalım da hangi kendimiz diye soruyor ister istemez. O kadar kolay mı kendin olmak? İç dünyana cesurca bakabilmek, baktığında gördüklerine inanabilmek, onlarla kalabilmek ve onları dönüştürebilmek… İçine her baktığında güllük gülistanlık şeyler göremeyeceksin. Gördüğün şeyleri görmezden geleceksin bazen, aklını kaçırmamak için. Ama tüm bunları da “aklıselim” olmak için yaptığını hatırlayacaksın. İşte bu yüzden çağımızın mottosu “Kendin ol!” diye buyururken, bizler aslında Žížek’in “kendimiz olmayı düşünemeyiz dahi”sine varıyoruz. Belki varoluşsal olarak düşünmeye hazırız da, içinde yaşadığımız bu düzen bize kendimiz olmayı vaat etmiyordur.

Psikanalizin musallat olup insanı içe bakmaya ve dönüşüme sürükleyen sorularını da yanımıza alarak, kendimizle ne yapacağımıza dair kulak vermemizi istediğim bir başka yaklaşım daha var. Nörobilimin Hegelci bir okumasıyla harmanlanmış hem kısa hem anlaşılır bir sunumunu Catherine Malabou “Beynimizle Ne Yapmalıyız?” kitabında bizlerle buluşturmuş. Plastikiyet kavramı etrafında şekillenen bu kitabın kısa ama özlü, içerik itibariyle zor ama üsluben anlaşılır ve yer yer yoran ama hiç sıkmayan anlatımının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Beyin plastikiyetiyle ilgili böyle bir kaynağın eksikliğini artık taşımak zorunda olmadığımız için sevinerek, sizlere kitaptan bahsedeyim.

“İnsanlar kendi beyinlerini yapar ama yaptıklarını bilmezler.” Bunu bilmek epey önemli; insanın hem ne kadar özgür, hem de ne kadar sınırlı olduğunu bilmek demek. Bilgiyle birlikte, sorumluluk da başlıyor. Kendi varoluşumuzun sorumluluğunu almayı, biz kimiz sorusunu cesurca sorabilmek ve cevabına giden yolda yürümek, koşmak, durmak, nefeslenmek, yeniden ayağa kalkabilmek olarak kabul ediyorum. Bu yol, ancak yaşamımız sona erdiğinde biter; yani “biz”im ne olduğumuz ancak öldüğümüzde nihayetine varır. Ölene kadar “ne olduğumuz”la ilgili kesin bir şey söylemek söz konusu değil, çünkü oluşumunu tamamlamış ve bitirmiş bir şey değiliz o zamana kadar. Yaşadığımız her yeni gün kendimizi yeniden yapıyoruz, o halde her yeni gün “yeni bir biz” fikrine açık olmak gerek. Bu açıklık, kendini tanımakla yakından ilişkili. Kendimizi tanıdıkça, içimizdeki başka bizlerle tanıştıkça, esnekliğimiz artıyor. Daha fazla izin veriyoruz kendimiz olmaya… Bugün insanlar olarak en büyük derdimiz ne? Farklı olanı içimizde var edebilmek bence. Toplumsal olarak baktığımızda da bu böyle: Kadın cinayetleri, nefret suçları, homofobik söylemler, etnik köken ayrımı, ruhsal rahatsızlığı olandan “O hasta” gerekçesiyle korkma / kaçma… Listeyi uzatabiliriz, siz içinizden uzatın. Düşünün “biz”den “farklı” gördüklerimize nasıl davrandığımızı. Düşünülmeye ihtiyacı var çünkü, dillendirilmeye, görülmeye, tanınmaya ihtiyacı var. Farklı olanı içimizde var etmek demiştim ya, ilkin kendi(liği)mizin içinde var edemiyoruz ki! Olduğumuzu düşündüğümüz bir biz var da, biz gerçekten ne kadar “o”yuz? “Ben böyleyim”, “Ben şöyleyim” dediğiniz kendinizi düşünün. Ben dürüstüm, ben konuşkanım gibi. İşin aslı sen, her deneyimi yaşayabilecek bir yelpazesin. Kategoriler değil; düzeylersin. Yani dürüst – yalancı gibi mutlak sıfatlar değil; her bir sıfatı içinde ihtiva edebilen, kimi durumda çok dürüst, kimi durumda az dürüst olabilen deneyimler bütünü ve potansiyelisin. Dürüst olmayan senle hiç tanıştın mı? Mesela en çok da kendine yalan söylersin, seni rahatsız edebilecek her türlü içsel çatışmadan kendine yalan söyleyerek sıyrılabilirsin(!). Koca psikanaliz literatürü kendine nasıl yalancı olabildiğini anlatır mesela. Ben ve ben olmayan diye kategorileştirdiğin şeylerin “ben olmayan”larını içinde bulduğunda amma şaşırırsın. Farklı olanı var edebilmek her zaman güçtür, kendi içinde kendi “sen”lerini var edebilmek cesaret ister. Ama bu cesaretin çok da basit bir adımı vardır: Bilmek. Ama bilmediklerin üzerinden kendini bilmek gibi. Kendini bilebilmek için önce kendine yabancılaşmak. Çünkü kendine yabancılaşabildiğin ölçüde tüm hayatının yapıtını, kendini, gerçekten tanıyabilir ve yapmaya devam edebilirsin. Malabou da kitapta bahsediyor: Kendi beynimizi yaptığımız gerçeğini, beyin plastikiyeti hususunu, bu kadar aşina olduğumuz halde,  neden bilmiyoruz? Mesele tam da burada diyor, fazla aşinalık farkındalığımızı körleştiriyor. Beyin plastikiyeti gerçeğinin içinde yaşadığımız için, içimizde yaşanılanları kaçırıyoruz. İçimizde sinapslardan bir dünya var ve bu dünya sanıldığının aksine o kadar da katı, belirli, mutlak, önceden programlanmış değil. Genetik var; ama bugün biliyoruz ki epigenetik de var. Tek bir etki yok; etkileşim etkileri var. Bu demek ki yaşayabileceğimiz, yapabileceğimiz sayısız “biz” var. Ve biz olmak sorumluluğu, sert olmaktan imtina etmeyi gerektirir, plastikiyet gerçeğinin bilincine karşı esnek bir tutum gerektirir. Peki beynimiz yapısal olarak buna hazır da, içinde yaşadığımız düzen, bu hazır oluşun kendini gerçekleştirmesini ne kadar vaat ediyor? Bu bağlamda kitabın en sevdiğim sorularından biri: “Beyin bilincinin kapitalizmin ruhuyla tamamen ve açıkça kesişmemesi için ne yapmalıyız?”

Kendimizle ne yapacağız? Kendimiz için ve çoğu kez kendimize rağmen “kendimizi” yapacağız. Kolay gelsin.

– Beynimizle Ne Yapmalıyız?, C. Malabou, Çeviren: Selim Karlıtekin, Küre Yayınları, 2016, 104 s.