Ana sayfa Astronomi Evrenle söyleşiler 12: Bir hidrojen atomuyla söyleşi

Evrenle söyleşiler 12: Bir hidrojen atomuyla söyleşi

1672
PAYLAŞ
“Fotoiyonizasyon mikroskobu” kullanılarak geçtiğimiz yıllarda ilk kez görüntülenmiş olan bir hidrojen atomu.

Richard T. Hammond

Çeviren: Nalân Mahsereci

Hidrojen atomu, kendisiyle yaptığımız söyleşide, keşfedilişinin hikâyesini anlattıktan sonra, yaydığı radyasyondan övünerek söz ediyor ve ardından bizi atomik ölçekte hüküm süren fiziğin yasalarıyla tanıştırıyor. Sürekliliğe karşı kesintililik düşüncesini ince ince anlatırken, deterministik dünyaya dair kavramlarımızı da yerle bir ediyor!

Tanıştığımıza memnun oldum, bugün burada ortaya çıktığınız için teşekkürler.

– Ben de çok memnun oldum.

Belki evrendeki en özel atom türüsünüz, sadece en fazla bulunan değilsiniz; aynı zamanda yalnızca tek bir proton ve elektrondan oluştuğunuz için en basitisiniz de.

– Bana göre çok bol olmakla en basit olmak el ele gider.

Bu yorumunuzu biraz açabilir misiniz?

– Maddenin biçimlendiği ilk günlerde, proton ve elektronlar birbirlerine çok yakındılar, doğal olarak sonunda birleştiler. Arı ve çiçekler gibi.

İlk günler derken neyi kastediyorsunuz?

– Zamanın başlangıcından birkaç binyıl sonrasını.

Zamanın başlangıcı mı?

– Evrenin var olmaya başladığı zaman.

Anlıyorum. Aynı zamanda en hafif elementsiniz.

– Evet ve beni kullanmak için hiç zaman kaybetmediniz.

Ne demek istediniz?

– Tarih kurdu değilim; ama 1783’te, sanıyorum Lavosier, havanın yakılmasıyla nasıl su elde edilebileceğini göstermişti. Elbette, basitçe oksijen ve hidrojeni birleştirmişti.

Bütün olup biten bu muydu?

– Hakkımda hiç kimsenin bir şey bilmediği zamanlardı. Adım kondu, kimya doğdu; iki ay içinde, hidrojen doldurulmuş bir balon , Champs de Mars’dan havalandı.

Büyüleyici.

– Evet, pür bilimlerin iki ay içinde pratiğe uygulanması, sizin güncel teknolojinizin ötesinde de güzel bir şeydir.

Evet, yeterince ironik. Bu benim sizin hakkınızda duyduğum bir alıntıyı aklıma getirdi, ama yazarını hatırlayamıyorum.

– Benim hakkımda mı?

Evet, “Hidrojeni anlamak fiziğin bütününü anlamaktır” diye okumuştum.

– Bir fizikçi olmalı.

Evet, ama kim?

– Bilemiyorum, ama ondan hoşlandım.

Hoşunuza gidebilir, bu konu üzerinde derinleşmek ister misiniz?

– Evet, biraz. Alıntınızın azıcık abartılı olabileceğini düşünüyorum. Bununla birlikte, başka hiçbir varlık, doğanın sırlarını benim kadar ortaya çıkarmamıştır.

Bu nasıl oldu?

– Birkaç yolla. Örneğin, bildiğiniz gibi hidrojeni ısıtırsanız, başka herhangi bir şey gibi, görünür ya da görünmez ışık yayar.

Evet.

– 19. yüzyılda, benden yayılan enerjinin sürekliliği olmadığını fark ettiniz.

Bunu açıklayabilir misiniz?

– 100 watt’lık küçük ampulünüz süreklilik gösteren bir tayfta ışık yayar. Bir prizmanın içinden ona bakarsanız, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor renkleri görebilirsiniz. O tayfa dikkatle bakarsanız, ışığın bazı renklerini her zaman görebilirsiniz. Kırmızı ve turuncu arasında siyah bölgeler yoktur, boşluklar yoktur, kademeli bir değişim vardır. Süreklilikten kastettiğim budur.

Sizin yaydığınız ışık sürekli değil mi?

– Tam olarak değil, büyük oranda boşluklar var. Eğer dikkatli bakarsanız, sadece dört renk görürsünüz. Güzel bir kırmızım var, görkemli bir sarı-yeşilim ve hafiften farklı iki morum var; başka da bir şey yok. Harika bir görüntü. Sizin görebildiğiniz gerçek renkler, tayf çizgileri olarak adlandırılır. Her bir elementin, kendine özgü, biricik tayf çizgisi vardır. Fizik ya da astronomi derslerinizin olumlu bir yanı, öğrencilerin korkunç bir güzellikteki ışık gösterilerini görmelerini sağlaması.

Sanırım o gün her şeyi bir yana bırakıp o ışık gösterisini görmeye giderim. Bu tayf çizgilerini görebilmek için bir prizma kullanmak zorunda mıyım?

– Evet ya da basitçe çok sayıda küçük yarıkları olan bir kırınım ızgarası da aynı sonucu verir. Çünkü yalnızca belirli renkler ya da dalga boyları gözlenebilir. Siz buna kesikli tayf diyorsunuz.

Bu kesikli tayf nasıl ortaya çıkar?

– Bunun yanıtını bulmak için fizik kulaklarını dört açmış, filozoflar keşfetmek için yörüngeye girmiş; sizin elektronik aygıtlarınızın tümünün temelinde işte bu bilimsel keşif yatar.

İhtişamlı bir yanıt.

– Bu sadece işin yarısı.

Biraz daha ayrıntıya girebilir misiniz?

– Geriye gidelim, 20. yüzyılın başlarına demek istiyorum. Benim de aralarında bulunduğum atomları, elektronları puding topaklarının dış yüzeyine yapışmış kuru üzüm tanelerine benzeterek görselleştirdiniz. 1913 yılında, Rutherford atomun büyük oranda boşluk içerdiğini, protonların merkezde, elektronların da onlardan epeyce uzakta olduğunu keşfetti.

Minyatür bir Güneş Sistemi gibi mi?

– Böyle de denebilir, ama bu sonun başlangıcı oldu.

Neyin sonu?

– Fiziğe dair bildiğiniz şeylerin sonu.

Bu benzetmede yanlış olan ne?

– Protonların pozitif, elektronların negatif yüklü olduğunu ve bundan dolayı birbirlerini çektiklerini biliyorsunuz, değil mi?

Doğru.

– O günün en iyi teorisinin öngördüğü şey, atomların nanosaniyeden daha kısa sürede çökmesi gerektiğiydi; yani bir saniyenin bir milyonda birinin binde birinde. Gene de atomlar, milyarlarca yıldır etrafınızda duruyor, bundan dolayı bu teorinizin oldukça zayıf bir temeli var.

Bu durumda bir teorinin ortaya çıkmış olduğunu tahmin ediyorum.

– Evet, o yalnızca yeni bir teori değildi, doğanın betimlenmesinin bütünüyle yeni bir yoluydu. Çok sayıda eski ve kutsanmış kavramları parçaladı ve o kadar kıymet verdiğiniz bilgiyi, asla üretmeyecek bir evreni, böylelikle arkanızda bıraktınız.

Söz ettiğiniz kuantum mekaniği teorisi, öyle değil mi?

– Evet.

Bir dakika geriye gidip size bir şey sorabilir miyim?

– Elbette.

Bana, Dünya ve Güneş ile birlikte aynı türden bir durumdaymışız gibi geliyor. Onlar da birbirlerini çekiyorlar, fakat Dünya uzun süredir kendi yörüngesini koruyor. Protonun yörüngesindeki elektronun da aynı biçimde olduğunu neden düşünmüyoruz?

– Çünkü elektron, taşıdığı yükten dolayı enerji yayar. Enerjiyi korumak için protonla yaklaşması ve söylediğim gibi, bir nanosaniye içinde de protonun üstüne düşmesi gerekir. Öte yandan Dünya, ışınım yaymaz, en azından, dikkate alınacak miktarda yaymaz, böylelikle yörüngesi kararlı kalır. Ayrıca, unutmayın ki, bendeki elektronların ivmesini hesaplarsanız, Dünya’nın Güneş’e doğru hissettiği ivmelenmeden on trilyon kere trilyon kat daha büyük olduğunu bulacaksınız.

Hesaplayacağımı sanmıyorum, fakat kuantum mekaniği bu problemi çözdü mü?

– Evet, fakat çok kıymetli bir bedel ödemeniz gerekti.

Nedir o?

– Kuantum mekaniğinden önce, deterministik bir dünyanız vardı. Herhangi bir anda Dünya’nın hızını ve konumunu bilirseniz, gelecekte nerede olacağını da öngörebiliyordunuz. Aynı şekilde, odanın karşısına bir elma fırlatırsanız, nereye gideceğini öngörebiliyordunuz.

Bu hesaplar için klasik mekaniğin yasalarını kullanırız.

– Evet. Aynı şekilde kimi şeylerin sürekliliği olacağını da düşünürsünüz. Örneğin, bir elektronun enerjisini, hızını ve momentumunu da bilmek isteyeceğinizi varsayalım. Spesifik olarak hızı ele alalım. Herhangi bir hızla ilerliyor olacağını mı düşünürsünüz?

Evet.

– Eski bir meşe gibi derinlere kök salan bu iki temel anlayış, doğanın deterministik olduğunu ve enerjinin de sürekliliği olduğunu söyler.

Kesinlikle.

– Kuantum mekaniği her ikisini de reddeder.

Yaaa!

– Evet, bu kimi fizikçiler için can sıkıcı bir şeydi.

Söylediğiniz şey, bir hidrojen atomu içinde elektronun yerini belirleyebilemeyeceğimiz mi?

– Bu doğru, yapabileceğiniz en iyi şey, belirli bölgeler içinde bulunma olasılıklarını belirlemek.

Belki gelecekte, daha duyarlı aygıtlarla, tam olarak doğruya ulaşabiliriz.

– Hayır, bu, düşük çözünürlük ya da yetersiz ölçüm aygıtlarının yol açtığı teknik bir problem değil. Orada ne kadar bilgi olduğuyla ilgili temel bir sınırlamadır.

SNOB’la yaptığınız anlaşmaya mı gönderme yapıyorsunuz, yoksa…

– Hayır, bu ondan çok daha derin bir konu. En iyisi, bilginin aslında varolmadığını düşünmektir.

Yani biz, ya da siz, elektronun nerede olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz, yalnızca bazı bölgelerde bulunabileceğine dair olasılık mı verebiliriz?

– Evet, bunu söylememizin nedeni, doğanın olasılıkçı olması ve deterministik olmamasıdır. Bu arada bu, ölçtüğünüz diğer şeyler içinde, örneğin momentum gibi, aynı şekildedir. Gerçekte ne olduğunu tanımlayamazsınız, yalnızca bazı alanlar içinde olabileceğinin olasılığını verebilirsiniz.

Ama bütün fizikçiler buna katılmıyor, değil mi?

– Şimdi katılıyorlar, ama bu anlayış, örneğin Einstein ile birlikte asla tam olarak oturmadı. Einstein doğanın olasılıklı olduğunu çürütmeye çabaladı, ama başaramadı. Bu çileden çıkma içinde, sıklıkla alıntılanan şu yorumda bulundu: “Tanrı zar atmaz.”

Evet, bunu duymuştum. Kuantum mekaniğine göre, enerjinin süreksiz olduğundan da söz etmiştiniz.

– Enerji, momentum gibi oldukça çok olan şeyler, sürekli değildir.

Bunu biraz açıklar mısınız?

– Daha önce tiyatro ya da sinemaya gittiniz mi?

Evet.

– Oturma yerlerinin A, B, C… diye numaralandığını varsayalım; A sahneye en yakın sıra olsun, sonra B gelsin, böyle devam etsin.

Peki.

– Her bir oturma sırası, bozonunuzun belirlediği kuantum mekaniksel durumlar gibidir.

Bir bakalım, ah evet, demişti ki, “Hepsi şu anlama gelir, doğa yasalarına göre, yalnızca izin verilen belirli enerjilere, izin verilen belirli momentuma vb. sahip olmamız olanaklıdır. Bu şeylere özgül olarak, kuantum mekanik durumlar ya da kısaca durum denir.”

– Evet, doğa yasaları derken, kuantum mekaniğini kastetmiş. Şimdi, benzetme için hazır mısın?

Hazırım.

– Güzel. Demin varsaydığımız gibi, tiyatrodaki her bir sıra, kuantum mekaniksel durumdur ve siz de benim elektronum rolündesiniz. Elektronlarım herhangi bir durumda olabilir, bu sizin herhangi bir koltuğa oturabileceğinizi söylemek gibidir.

Dinliyorum.

– Bir sıradaki bütün koltukların enerjileri aynıdır, fakat B sırası A sırasından daha yüksek enerjidedir, aynı şekilde C sırası da B sırasından daha yüksek enerjidedir, bu böyle gider.

Hâlâ dinliyorum.

– Şimdi, evde herhangi bir koltuğa otarabilirsiniz, fakat herhangi bir zamanda, yalnızca bir koltuktasınızdır.

Doğal olarak.

– Tıpkı benim gibi. Enerji veren elektronum A sırasında olabilir ya da bir miktar daha yüksek enerjisi varsa, B sırasındadır ya da C sırasındadır vb. Fakat asla iki sıranın arasında bulunamaz. Tabii ki, kullandığınız anlaşılması güç sistemde benim enerji seviyelerimin faklı adları var.

Sıralar değiştirebilirler mi?

– Evet, elektronlar sahneye yaklaştıkça enerji verirler. Sahneden uzaklaştıkça enerji almaları gerekir.

Bu bizim ölçtüğümüz enerji mi?

– Elbette. C’den B’ye giderken kan kırmızı renk verir, sözünü ettiğim gibi. D’den B’ye giderken mavi, çok güzel olduğunu ekleyebilirim, E’den B’ye giderken mor, F’den B’ye giderken koyu mor renk verir.

Böylelikle sizin adlandırdığınız şekilde kesikli tayfınızın oluşu diğer birçok  şey gibi enerjinin de paketler (kuanta) halinde olduğunu öngören kuantum mekaniğiyle açıklanıyor.

– İyi özetlediniz.

Çok akla yatkın görünmüyor.

– Neden?

Ayakkabı kutusu boyunca bir bilye yuvarladığımı varsayalım. Onun hareketinin özelliği gereği bir enerjisi vardır, doğru mu?

– Evet, buna kinetik enerji diyorsunuz.

Peki, ben bir topu hoşlandığım herhangi bir hızda yuvarlayabilirim; bu demektir ki, enerji benim istediğim kadar olabilir. Yani paketlere ayrılmış değildir.

– Özür dilerim, fakat herhangi bir hızda yuvarlanmayacaktır. Tıpkı izin verilmiş enerjisi gibi, izin verilmiş hızı da paket halindedir. Çünkü bilye, tekil parçacıklarla karşılaştırmak için çok büyüktür; enerji seviyeleri ya da durumları, birlikteyken çok yakındır. Bu, bir milimetrenin ufak, çok ufak parçalarıyla birbirinden ayrılmış koltuk sıralarının olması gibidir. Bu durumda, şeyler birbirinden ayrı değil, aksine sürekliymiş gibi görünür.

Yani doğa, atomik düzeyde, onu gözlediğimiz büyük ölçeklere benzemiyor mu?

– Öyle değil.

Ama fizik yasalarının temelinde, büyük ölçekler için yaptığımız deneyler var.

– Bunun nedeni, kuantum mekaniğinin icat edilmesinin gerektiğidir. Daha önce geliştirdiğiniz fizik yasaları, küçük ölçekte tutmaz, birbirlerine yakın değillerdir.

Bu büyüleyici olduğu kadar, moral bozucu da.

– Moral bozucu?

Temel inançlarımın hepsini kökünden parçaladınız.

– Özür dilerim.

Determinizm, süreklilik, ispat, pencereden at.

– Pencere ne için vardır?

Sanıyorum, ışığın içeri girmesi için.

– Kesinlikle.

Peki, anlıyorum. Bir dakika bekleyin, elektron ya da ben, G sırasından B sırasına gittiğimizde, ya da B’den A’ya bu da enerji vermez mi?

– Evet.

Ama sadece dört rengi gördüğümüzü söylediniz, eğer diğer geçişler enerji veriyorsa, biz niçin onları görmüyoruz?

– Basit, çünkü görünür değiller, görünür spektrumda değiller. Ultraviyole ya da kızılötesindeler; ama dert etmeyin, ölçülebildiler.

Yani, kuantum mekaniğine göre, bilemeyeceğim bazı şeyler var; belirlenememek doğalarında var.

– Evet.

Emin olduğum tek şey var, nesnenin içinde bulunduğu kuantum mekaniği durumudur.

– Güzel, şimdi başka bir kapı açtınız.

Tamam, bu odaya güzelce girebiliriz.

– Hadi, tiyatroda bulunan tek insanın siz olduğunuzu varsayalım; oyun başlamak üzereyken, aktör sizin hangi koltuğa oturduğunuzu gözlemek için perdenin arkasından kaçamak olarak bakıyor.

Peki.

– Kararlaştırdığımız gibi, her zaman bir koltukta olacaksınız. Koltuğunuzu herhangi bir zamanda değiştirmenize rağmen, aktör sizi sadece koltuktayken görecek.

Koltuktan koltuğa geçit yok mu?

– Geçit yok. Bu paketli (kuanta) durumlar olduğu anlamına gelir, biz yalnızca izin verilmiş belirli seviyeleri gözlemleyebiliriz, ikisinin arasını değil.

Peki.

– Şimdi şeylerin küçük bir garipliğe ulaştığı yerdeyiz.

Şimdi mi?!

– Bir anda, sadece bir koltukta olabilirsin. Yüzde 50 A sırasında, yüzde 25 B sırasında, yüzde 25 C sırasında gibi, kendini dağıtamayacaksın.

Tercih etmem.

– Sizi suçlamayacağım, fakat elektronla analojimi sürdürmek istiyorsanız, bunu yapmak zorundasınız!

Beni ikna ettiniz. Aktör kaçamak olarak baktığında, sadece bir koltukta oturuyor olacağım.

– Ve benim üzerimde ölçüm yaptığınızda, beni yalnızca tek bir durumda bulacaksınız.

Peki bu çok-kişiliklilik sendromu da neyin nesi?

– Bütün ölçümlerinizi açıklayabilmek için, aynı anda, birkaç durumda birden varolabileceğimi farz etmeniz gerekiyor.

İmkânsız.

– Hayır, kesin olmak için söylersek; yüzde 50 olasılıkla A’da, yüzde 25 olasılıkla B’de, yüzde 25 olasılıkla D’de olduğumu varsayabilirsiniz ya da yüzde 100’e tamamlanan diğer kombinasyonlar olabilir.

Ölçümler yapılırken yalnızca bir durumda olacağınızı söylemiştiniz.

– Evet.

Kusura bakmayın ama, açıkça kendinizle çeliştiniz.

– Üzerine alınacak bir durum yok, ama çelişmedim. Ölçüm yaptığınız her seferde beni bir duruma girmeye zorlarsınız. Bunun için akılda kalıcı bir deyiş de geliştirdiniz, dalga fonksiyonunun çöküşü.

Öyleyse, ölçüm pasif bir şey değildir; oldukça teklifsiz bir ilişki olduğunu düşünüyorum.

– Fazla teklifsiz.

Benzetme yaparsak, aktör aniden görünür ve beni koltukların arasında yakalar.

– Evet. Zaten bu da, bunun yalnızca bir analoji olmasının nedenini açıklar. Doğa kimseyi koltukların arasında yakalamaz.

Şu alıntıyı anlamaya başlıyorum: “Hidrojeni anlamak, fiziğin bütününü anlamaktır.” Elbette, söz konusu kavramların bütün atomlara uygulanabileceğini varsayıyorum.

– Çekirdeklere de.

Size başka bir şey sorabilir miyim?

– Pek tabii.

Büyük ölçeğe göre, küçük ölçekten bakıldığında doğa neden bu kadar farklıdır?

– Pekâlâ, bu konu üzerine yalnızca kişisel görüşümü anlatabilirim.

Lütfen buyurun.

– Atomik ya da atomaltı ölçekte, eğer olgular klasik ölçekte olduğu gibiyse, evrenin içinde haddinden fazla bilgi olmalı. Bu her türlü gelişmeyi boğacaktır.

Anlayamadım?

– Pekâlâ, yeryüzünün hareketinin izlerini koruyabilirsiniz. Örneğin, onun evrendeki yerini tam olarak saptayabilirsiniz. Herhangi bir momentumdaki hızını net olarak bilebilirsiniz. Varsayın ki bunları bir kitapta rakamlar halinde yazdınız. Bu kitap ne kadar hacimli olurdu?

Sanıyorum ne kadar kesin olduğunuza bağlı.

– Güzel yanıt. Şunu kolaylıkla hayal edebilirsiniz ki, kitap bir ansiklopedi büyüklüğünde olurdu.

Kolaylıkla.

– Şimdi varsayın ki, yaptığınızdan iki kat daha kesin yanıtlar bulmak istiyorsunuz. Böylece, 3,14 gibi bir rakam 3,14159 olarak kitaba girmiş olsun. Kitabın büyüklüğü iki katına çıkardı.

Tamam.

– Şimdi de şunu varsayın: Onun da iki katı kadar kesin yanıtlar bulmaya çalıştığınızı düşünelim, o zaman onun da iki katı vardır ve bu böyle devam eder. Sizin gezegeniniz büyüklüğünde bir şey olmaya doğru gider. Hakikaten Güneş Sistemi’niniz kadar büyük olabilir, hatta galaksiniz, hatta evren kadar.

Evet, fakat hiç kimse böylesi bir kitabı yapma girişiminde bulunmazdı.

– Bununla birlikte, en azından ilke olarak, bilgi orada olacaktır. Şimdi şeylerin klasik şeması içinde bakarsak, evrendeki her atom için, böyle bir kitap yazmalısın. Ve bunu bilmeden önce, evreni tamamlamak için haddinden fazla bilgi gerekir.

Anlıyorum, ama bunu yazmak zorunda değilsin.

– Ama o bilgeler, ilkece orada. Evren bu kadar çok bilgiyi bir araya getirmek istemeyecektir.

Sizi gerçekten anlamıyorum.

– Pekâlâ, bu sadece benim fikrim.

Bunun üzerinde düşünmem gerekiyor.

– Lütfen düşünün.

Tamamen farklı bir şey hakkında size bir şey sorabilir miyim?

– Elbette.

Uçsuz bucaksızlıkta büyüdüğünüzü anlıyorum, soğuk bulutlar derin uzay boyunca parçalanıp durdu.

– Evet, öyle.

Bu bulutlar ne kadar soğuktu?

– Sıfırın altında yüzlerce derece.

Eğer bu kadar soğuksanız, sizi nasıl görebiliriz?

– Bu mükemmel bir soru. Bildiğiniz gibi, daha soğuk olan bir şey dışarıya daha az enerji verir. Bu bulutlar, kendi 21 santimetrelik radyasyonundan görülebilir. Bazen bunlara radyo emisyonları da denir.

Bunu açıklayabilir misiniz?

– Pekâlâ. Beni oluşturan şeylerin her birisinin, zayıf bir mıknatıs olduğunu fark etmek zorundasınız.

Elektron ve proton birer mıknatıstır mı demek istiyorsunuz?

– Esasında evet.  Kuzey ve güney kutbu olan zayıf bir çubuk mıknatıs gibi, bunların her birisi bir manyetik alan yaratır.

Bunu kim varsaymıştı?

– Uhlenbeck ve Goudsmith.

Affedersiniz?

– Elektronun esasında bir mıknatıs gibi olduğunu, taa 1925 gibi bir tarihte öngörmüşlerdi.

Anlıyorum.

– Her neyse. Bir pusulanın nasıl çalıştığını bilirsiniz. Bir çubuk mıknatıstan başka bir şey olmayan bir iğne, dünyanın manyetik alanıyla -ki onunki de aslında dev bir çubuk mıknatısın manyetik alanından başka bir şey değildir- kendisini aynı hizaya getirmeye çalışır.

Evet.

– Pusulayı salladığınızı düşünün. O zaman iğne tam zıt yönü gösterir. Ama kısa sürede kendisini yeniden düzenler, eski hizasına getirir.

Evet, daha önce yapmıştım.

– İşte, benim çok geniş ve kasvetli bulutlarımın içinde olan da budur. Arada sırada birbirimize çarpıyoruz ve mıknatısın yanlış yönü göstermesine neden oluyoruz. Sonra elektron daha düşük bir enerji düzeyine geçiveriyor.

Bu süreç dışarıya enerji mi verir?

– Evet. Enerjinin paketler halinde olduğunu hatırlayın. Fakat söz konusu durumda, bir tiyatro salonundan daha çok bir spor arabaya benziyor.

Sizi gene anlayamıyorum.

– Bu durumda yalnızca iki koltuk vardır. Mıknatıs çubukları birbirine paralelken daha yüksek enerji seviyesindedirler; birbirine zıt yöndeyken daha düşük enerji seviyesindedirler. Ya birinde ya da ötekinde oturabilirsiniz.

Yani eğer bunlar saf değiştirirse, enerji yayılır?

– Evet. Bu enerjinin dalga boyu 21 cm’dir. Bundan dolayı, pek ilham vermeyen bir adla 21 cm radyasyonu diyorsunuz bu duruma.

Sizin önerdiğiniz daha iyi bir isim var mı?

– Bilemiyorum; manyetik sapma radyasyonu ya da hidrojen bulutu radyasyonu demeye ne dersiniz?

Sanıyorum, 21 cm radyasyonu daha çok şey anlatıyor.

– Evet, öyle.

Çok yönlüsünüz, evren boyunca sayısız yıldız içindeki füzyonlara katılmaktan, yeryüzündeki bileşiklerinizde var olmaya kadar. Güneş’den bize verdiğiniz enerjiye bağlıyız. Oksijenle yaptığınız suya da bağlıyız. Varlığımızı sizin varlığınıza borçlu olduğumuzu hissediyorum.

– Tamamen farklı varlıklar gibi görünen şeyler arasında karmaşık karşılıklı ilişkilerin olduğunu anladığınız için çok memnun oldum. Fakat şunu söylemeliyim ki, asıl biz varlığımızı sizin varlığınıza borçluyuz.

Ne? Bunu nasıl söyleyebilirsiniz?

– Bizim üzerimizde bir yüzyıldan fazladır, spektroskoptan teleskopa kadar üretebildiğiniz her türlü bilimsel araçla çalışıyorsunuz. Benim üzerimde en kusursuz ölçümlerin bazılarını yaptınız, benim hakkımda “yaradılıştan beri” gibi bir sözcüğü bile yaydınız. Evet, bir protonun bir elektronla birleşmesi, siz olmaksızın var olabilirdi; fakat ismimiz olmazdı. Anlaşılamazdık. Ve üretmek için kendimizi feda ettiğimiz bütün o evrenin ışığı, hayat verilmemiş karanlık içinde kederli bir biçimde kaybolurdu.

Anlıyorum. Söyleşinin en can alıcı yeri burası oldu. Kendiniz ve bağlı olduğunuz yasalar hakkında bu kadar çok bilgi verdiğiniz için teşekkür ederim.

– Sizin için daha çok şey yapmak isterdim.