Ana sayfa Astronomi  Evrenle söyleşiler 18: Bir demir atomuyla söyleşi

 Evrenle söyleşiler 18: Bir demir atomuyla söyleşi

1211
PAYLAŞ

Richard T. Hammond

Çeviren: Nalân Mahsereci Çınar

 

Demir atomu süpernova kökenini, dünyaya nasıl geldiğini ve toprak yüzeyine erozyonla nasıl çıktığını açıklıyor. İlk dövülmüş demir üretimine katılımını, insan bedeninde oynadığı rolü ve modern yüksek dayanımlı çelik içine dahil olmasını anlatıyor.

 – Burada bulunabilmek için uzun bir yol kat etmeniz gerektiğini anlıyorum.

– Evet, oldukça kütleli bir yıldızda yaklaşık 10 milyar yıl önce şekillendim ve yıldızın süpernova patlamasından sonra uzaya fırlatıldım.

 – Oldukça sıkıcı bir yolculuk olduğunu varsayıyorum. Karbon atomu demişti ki, “Sonraları binlerce, milyonlarca ve milyarlarca yıl bir gün gibi geçti ve bir kez daha kendimi can sıkıcı bir monotonluğun içinde buldum. Evimden, en yakın komşularım hidrojen atomlarıyla iletişim kuramayacak kadar çok uzakta, önceki sıcak çevremin tamamen zıttı olan soğuk, kasvetli bir boşluktaydım.”

– Hayır, hiç de değil; benim harika bir yolculuğum oldu.

 – Bize yolculuğunuzu anlatır mısınız?

– Elektronlarıma zorlukla inanabileceğim kadar hızla uzayın içinde zumlandım, ama bunun her milenyumundan hoşlandım.

 – Neler gördünüz?

– Evren o günlerde epey farklı bir yerdi, galaksiler daha küçüktü, yıldızlar daha parlaktı, havalar daha temizdi ve birliği, beraberliği daha iyi hissederdik.

 – Hava temizdi derken…

– Evet, sözün gelişi. Evren daha gençti ve maddenin çoğu galaksiler içinde birlikte iç içe düzenlenmişken, çok fazla süpernova oluşmamıştı, yani galaksiler arası madde daha azdı.

 – Anladım. “Birliğin, beraberliğin hissedilmesi” dediniz, bunun nedeni Evren’in bu kadar genişlememiş olması mıydı?

– Evet. Yıllar geçerken, çoğunu anlayamayacağım çok sayıda harika manzara gördüm. Kara nesneler kalp atışı gibi düzenli gerçek bir darbe enerjisi için çok küçüktüler; yıldızlar hiçbir yerde görülmeyen eşlikçilerinin civarında çıldırmış gibi fırıl fırıl dönüyorlardı; uçsuz bucaksız hidrojen bulutları çöküşün komplocu fısıldaşmalarıyla doldu ve başkaldıran madde külteçekimsel zincirlerinden kurtuldu. Gördüğüm her şeye hayrandım, ama sonra jübile günlerimin yaklaşmakta olduğundan korktum.

 – Ne oldu?

– Yalnızca aşağı yukarı bir milyon yıl sonra, bir galaksinin merkezine doğru yöneldiğimi fark ettim. Zaten beni kalbine doğru götüren yumuşak bir çekimi hissetmeye başlamıştım.

 – Ne oldu?

– Bunun mümkün olduğunu düşünmüyordum, fakat durum daha kötü görünmeye başladı ve korkak tavrımı aşamadım. Galaksiye yakınlaşmış ve gerçekten hızlanmaya başlamışken, ışığından biraz emdim ve iki elektron kaybettim.

 – Yani pozitif iyon haline mi geldiniz?

– Evet, fakat işe bakın ki, beni korudular.

 – Nasıl?

– Pekâlâ, iyonize hale gelir gelmez, beni galaksiden uzaklaştıran, dönmeye zorlayan yan bir kuvvet hissetim. Bunu fark etmeden önce, galaksinin yörüngesinde dönüyordum ve onun görkeminden hoşlanmaya başlamıştım.

 – Sizi çevresinde döndüren şey neydi?

– Galaksinin manyetik bir alanı vardı ve manyetik kuvvet beni bir süreliğine yörüngede tuttu.

 – Devamında ne oldu?

– Gelişini hiç görmediğim bir başka atomla çarpıştım, iki elektronumu yeniden geri kazandım ve sepetlendim. Nötr hale gelir gelmez, manyetik alanı hissedemez oldum, fakat bana eklenen hız beni galaksinin tutabileceğinden hızlı yaptı, böylece yeni bir yöne doğru yola koyuldum, Evren boyunca göçümü sürdürdüm.

 – Yolculuğunuz heyecan verici görünüyor.

– Birkaç diğer fırtına boyunca gemim yolculuğunu sürdürdü, fakat sonunda durgun denizler buldum. Bu rüzgârı yitirdiğimi fark ettiğim sıralarda oldu.

 – Ne demek istiyorsunuz?

– Yavaşlıyordum.

 – Uzaydaki yolculuğunuzda mı yavaşladığınızı söylemek istiyorsunuz…

– Bana etkiyen hiçbir kuvvet olmasaydı, asıl hızımla sonsuza kadar gidebilirdim. Bununla birlikte, arada sırada, diğer atomlar ve toz zerrecikleri gibi olağanüstü şeylerle çarpışıyordum ve onlar beni yavaşlatıyordu. Bir süre sonra bunun nedeninin, yeterli miktarda parçacık ve hidrojenin doğum dansıyla birlikte biçimlenmek için toplanmaları olduğunu fark ettim.

 – Karbon atomunun anlattığı Güneş Sistemimizin doğumuna mı gönderme yapıyorsunuz?

– Evet, karbon atomunun bütün bunlar hakkında ilginç bir bakış açısı vardı. Şanslıydım, dünyanız biçimlenir ve yeniden biçimlenirken, yüzeyin çok yakınını boyladım, ama bunu bilmiyordum. Karbon atomunuzun neden böyle söylediğini anlıyorum. “Kaşla göz arasında katı bir demir ve mineral küresinin içerisine gömülmüştüm. Her yöne itilip kakılan, sonsuzluktan başka gidecek bir yerin olmadığı, korkunç bir karanlık içine hapsolmuş ve zaman algımı tümden yitirmiş durumdaydım.”

 – Evet, anımsıyorum.

– Şimdi bunun üstüne düşünüyorum, karanlığın içine karbon atomundan çok daha uzun bir dönem için fırlatılmıştım. Gene de, bir zaman sonra, ışık aralıklardan sızdı, ortaçağ çatısından yol bulan su gibi. Işıkla etkileşmeyeli çok uzun zaman olmuştu, kuralları güçbela anımsayabiliyordum, ama oyuna geri döndüğüm için çok hoşnuttum ve yeraltındaki geçici konaklamam, sonuna yaklaşmıştı.

 – Ne oldu?

– Çukur kazan bir arkeolog gibi, rüzgârın ve suyun güçlü elleriyle birlikte zamanın narin parmakları da kuvvetlere katıldı, toprak engelini titizlikle seyrelttiler ve sonunda harika ama bir o kadar da zararlı gün yüzünüze çıktım.

 – Yüzeye erozyonla geldiğinizi mi söylemek istiyorsunuz?

– Bunu başka şekilde söylüyorum.

 – Zararlı olan kısım?

– Oksijen. Bu konudaki fikrinizi biliyorum, ama bizim için oksijen parazit gibidir. Kavrar, asla gitmez, sizi ayrı düşene kadar yıpratır.

 – Pastan mı söz ediyorsunuz?

– Bunu başka şekilde söylüyorum.

Bizim en yaşamsal elementimiz sizin cezanız…

– Evet, ama maceranın bütün yeni elemanları hazırda bekliyordu. Bütün olan bitenden farklı bir biçimde, yıldızlar boyunca göçümün tanığıydım, asla kuşkulanmadığım bir yolla dahil oldum.

 – Neye dahil oldunuz?

– Siz adlandırın.

 – Bana biraz ipucu verebilecek misiniz?

 – Anımsadığım ilk şey, bizden çok miktarda bir disk içinde dövülmeye başlandığı, sonra merkezimizde bir delik açıldı; hayvan derisinden bir sicim bu delikten geçirildi ve atalarınızdan birinin boyun çevresine asıldık. Onlar bizi kutsallaştırdılar. Onları koruyacağımızı ve onların gökleri ve yeri anlamalarına yardım edeceğimizi düşündüler.

Bir gerdanlık için mi üretildiniz?

– Evet ve onları anlamaya başlamışken, onlar da beni anlamaya başladılar. Bütün varoluşumun en mutlu dönemlerinden biriydi.

 – Sonra ne oldu?

– Türünüzün bir başka yüzünü gördüm. Zamanla, insan beni kan dökmek için tutmaya başladı. Bana acı ve dehşet veren olaylar kısmen benim yüzümden başıma geliyor.

 – Neden sizin yüzünüzden?

– Bu harika insanlar demiri sevdi, onu mücevherlerinde, yiyecek kaplarında, basit tarım araçlarında kullandılar. Demir Çağının doğuş günlerindeydik, şafaktı, ama güneş bu kültürün üzerinde batmak üzereydi. Çok geçmeden demirin bronzdan daha sert olduğunu fark ettiniz ve ben ve diğerleri yumuşak ve kırmızı kora dönüşene kadar ilkel fırınlara fırlatıldık. Sağlam bir biçim içinde çekiçlerle işlenirken, ısım gibi neşem de dibe vurmuştu.

 – Ne oluyordu?

– Bir başka ziynet eşyası olmayı ummuştum ya da bir tabak, hatta saban; ama yaşamı koruyacak bir özelliğim olmadığı anlaşıldı.

 – Size ne olmaya başlamıştı?

– Bir kılıca dönüştürüldüm. Bütün varoluşumu “sonsuzluktan başka gidecek hiçbir yer olmayan, bütün yönlerden itilip çekildiğim, korkunç siyahlık içinde” geçirmeyi, bu dönem boyunca yaptıklarıma yeğlerdim. Oh, demir! Ne güzel, demir!

 – Geçmişte bazı şiddet zamanları yaşadığımız doğru…

– Geçmişte mi? Gördüğüm kadarıyla, her yüzyılda bir daha kötüye gittiğinizi söyleyebilirim ve bu 25 yüzyıldır böyle.

 – Özür dilerim.

– Evet, biliyorum. Her neyse, ironi (1) benimle artmıştır. Sonunda oksijen bizi olumsuz olarak etkiledi ve kurtardı. Bir zamanların korkunç ganimeti olan kılıç, paslandığı için kullanılamadı. Birçok demir atomu, oksijenle zor yoluyla evliliğe maruz kalmasına rağmen, korkunç paslı aletleri görmekten son derece hoşnut olur.

 – Başınıza sonra neler geldi?

– Kendimi zemine oturmuş buldum, günlerimin sayılı olduğunu biliyordum. Su, nötrino akıntısı gibi üzerimden akıp geçti, fakat su nötrinodan farklı olarak oksijen kaplamayı sever ve ben bir demiroksit molekülü haline geldim.

 – Çok kötü.

– Pekâlâ, burada büyük bir ironi var. Bütün yaşamımı bu kaderden korkarak harcadıktan sonra, moleküler yaşamı daha konforlu buldum. Bunun bir tür ironik anlamda emeklilik olduğunu düşünmeye başladım.

 – Farklı koşullarda olmak size keyif verebiliyor.

– Hepsi veriyor, korkunç ölüme aracı olmak dışında.

 – Sonra ne oldu?

– Sizin toprağın üstü dediğiniz, gezegeninizin yüzeyini boyladım. Tohumlarınızı toprağa ekmenizi ve ekini toplamanızı seyrettim. Dünyanın sarsılışlarını hissetim ve sizin gezegeninizin üreteceğini sandığımdan daha şiddetli fırtınalara tanıklık ettim. Yolların yapılışını ve lanet olası binaların dikilişini gördüm, yaşamın gelişini ve yaşamın gidişini gördüm. Derken emekliliğimde göreve çağrıldım.

 – Ne oldu?

– Ispanak gibi yeşil ve yapraksı bir şeyler tarafından emildim ve genç bir kadının yemeği oldum.

 – Sağlıklı olmak için sizden eser miktarı almaya gereksinimimiz var, evet.

– Eser miktar? Sizin bedeninizde, Evren’deki yıldız miktarından çok daha fazla demir var.

 – Bu pek mümkün görünmüyor.

– Yeterince sağlıklı görünüyorsunuz, içinizde, olasılıkla yaklaşık 5 x 1022 demir atomu var, belki daha fazlası. Bu Evren’deki yıldız sayısından daha fazla olabilir, belki de değildir, ama yakındır. Yeri gelmişken, size sağlıklı olmaktan çok daha fazlasını sağlarız, bizsiz yaşayamazsınız.

 – Evet, bizim için temel element olduğunuzun farkındayım. Bedenin içinde olmak neye benziyor?

– İlkönce, hidroklorik asit tarafından saldırıya uğradım ve oksijen atomlarımdan birini kaybettim, geride yalnızca ikisi kaldı. Ardından seri üretim hattına katıldık.

 – Seri üretim hattı?

– Nasıl hissedilirse öyledir. Ben bir hemoglobin molekülü ile bağlandım, ciğerlerden dokulara oksijen taşıdım ve karbondioksit ciğerlere geri döndü. Uzun ceza dönemim için bir taksi haline gelmiştim, artık sizin müttefikinizdim. İronik değil mi? Burada ilginç birkaç etkinlik vardı, daha önce düşündüğümden çok daha karmaşık aşamalarmış; iş benim fark ettiğimden çok daha zormuş.

 – Zor bir iş olarak bu ulaştırma işini mi buldunuz?

– Korlaşmak için ateşe tutulmak istiyorsanız, ilk önce kömürü küremeniz gerekir.

 – Onsuz yaşayamayacağımız element olan demirin, uzak bir bölgede, uzak bir geçmişte bir dizi şaşırtıcı birleşmenin içinde şekillenmiş olmasını büyüleyici buluyorum, deyim yerindeyse, en şiddetli kozmik patlamalarımızdan biri olarak uzay içine fırlatılmasını…

– Amaçlı bir geridönüşüm.

 – Sonra?

– Karbon atomunuzun göndermesini hatırlıyorum, “felç edici büyük bir hüzün”. Bu harika etkinlikten birkaç ay sonra, ben de bunu hissettim ve bedenden ayrılarak tekrar toprağı boyladım. Hayatımın tadına sahip olduğumu hissetmiştim ve şimdi cansızlığa mahkûmdum, ama hata yaptım.

 – Ne oldu size?

– Toprakta bir ya da iki nesil harcadım, ama yüzyıllar geçerken kendimi yığınla konuğu olan bir reenkarnasyon çevriminde buldum. Bir galaktik aylaktan hayat dolu gayretli emekçiye, geçirmek zorunda kaldığım büyük değişimleri yansıttım.

Anlıyorum ve sonra ne oldu?

– Bir noktada temizlendim ve eski müttefiklerimin kuvvetlerine katıldım ve çevrime yeniden dönmeden önce bir potada eritildim. O zamanlar Magna Carta yeni imzalanıyordu, ben bir fare kapanı içine yerleştiriliyorken Magna Carta yüz mil uzakta bile değildi.

 – Bir fare kapanı? 800 yıl önce var olduğunu bilmiyordum.

– Benim için şanstı, kapan kötü üretilmişti, ya da belki ortaçağ fareleri akıllıydı; her neyse, onun sefil yakalama oranı beni eritme potasına geri gönderdi. Uzun bir şeyin içinde biçimlendirildim, eğildim ve meşeden kalın bir kapının dış yüzeyine eklendim.

 – Kapı tokmağı mı oldunuz?

– Evet, pek çok elin gücünü hissetim, ailelerin çocuklarını büyütmesini seyrettim; doğumun neşesini ve ölümün çaresiz ıstırabını gördüm. Orada çok mutluydum ama ilerlemenin endüstriyel parmakları uzandı ve kaptı beni yeniden.

 – Ne oldu?

– Maden eritme ocağı icat edildi. Bununla, ilk kez, gerçekten erimiş demir yapabildiniz ve artık beni çok sayıda farklı karışık biçimler içinde olmaya zorlayabiliyordunuz. 1500’lerde, Avrupa her yıl 50.000 tonun üzerinde demir ve çelik üretiyordu.

 – Ve siz?

– Ben ilkel bir kilit mekanizmasının içini boyladım ve yalnızca sizin türünüzün üretebileceği bir dizi başka belanın ortağı olmaya zorlandım.

 – Neydi bunlar?

– Çoğunlukla altın olan bazı metal paralar, elmas formundaki karbon ve sizin deyiminizle bazı pahalı mineraller içeren bir kutunun kilitlenmesine yardım ettim. Bu kutuya açgözlüce sahip olmak isteniyordu; nesiller boyunca ara ara, uğruna insanların öldüğü mücadeleler yapıldı, komplolar kuruldu. Benim kafamı karıştıran kutunun içindekilerin asla kullanılmaması ve gün ışığına hemen hemen hiç çıkmamasıydı; buna rağmen, dünyada çekilen ıstıraplar, bunların mülkiyet umudu üzerinde yükseliyor.

Tek bir atomun yaşayabileceği heyecandan çok daha fazlasını nasiplenmişsiniz.

 – Daha fazlası var. Bir süre sonra İspanya’yı boyladım ve mutluluğun ne olduğunu bilmezden önce, Yeni Dünya’ya doğru yelken açan bir tekneye yüklenmiştim.

İlk kâşifler, Kuzey ve Güney Amerika yerlileriyle birlikte bazen incik boncuk ticareti de yaparlardı. 

– Aslında, ben hiç yapmadım.

 – Ne oldu?

– Tekne, bir yerin yakınında çapasını aşağıya saldı, Kuzey Carolina olduğunu söyleyebilirim. Gelgit kesildi, tekne dibe vurdu, teknenin omurgası bütünlüğünü kaybetti ve on iki saat sonra sadece balıklar teknenin karaya ulaştığını biliyordu.

 – Tekne battı mı?

– Dibi boylamaktan daha fazlası oldu. Parçalarına ayrıldı ve geride, bu ölümcül görevin son izleri olarak dağılmış parçalar kaldı.

 – Yani siz de dibe mi battınız?

– Batma kelimesini kullanmayacağım, çünkü ilk zamanlar bundan hoşlanmıştım. Bununla birlikte, deniz suyu kaplamalarımı aşındırdı, geleceğimden bir parça kaygılanmaya başladım, fakat bir kez daha imdadıma yetiştiniz.

 – Nasıl?

– Bir balıkçı teknesi, ağıyla çekti beni. Ben ağın içinde gevşek gevşek sallanırken menteşeler koptu, parıldayan sular içinde yol alırken yıpranmış sandık ağla birlikte hareket etmeye devam etti ve içindekileri yavaşça bıraktı; denizin dibinde hiçbir yeri işaret etmeyen dev bir parmağa benzeyen mücevher yolunu oluşturarak…

Balıkçı sizi tuttu mu?

– Hayır, ağ içinde keşfedildiğimde, halkalarımın gerçekten neden yapıldığına dair bir iki söz duydum ve hızlı bir şekilde geridönüşüm kutusunun içine fırlatıldım.

 – Maden eritme ocağına geri mi döndünüz?

– Kendimi Pennsylvania’da bir çelik fabrikasında buldum. Daha önce hiç bu kadar ısıtılmamış ve rafine edilmemiştim; doğru miktarda karbonla demlendirme yönteminizle rafine edildim, yüksek düzeyli bir çelik haline geldim ve cerrah neşteri olarak kullanılmaya başladım.

 – Bu harika, bir kılıçtaki umutsuzluk günlerinizden yaşam kurtarmanın moral veren günlerine…

– Herhangi bir yaşamı kurtarmadık, çok yiyen insanların yağlarını kestiğimiz Kaliforniya’yı boyladım.

 – Aah.

– Bu durum uzun sürmedi; hukukçularınız cerrahlarınızdan daha keskin araçlara sahip.

 – Ne demek istiyorsunuz?

– Benim cerrah yanlış yüz üzerinde iğrenç yara izleri bıraktı; çok pahalı bir dava kaybetti ve bu onun aletlerini kaybetmesine neden oldu. Söyleşilerinizi duyduğumda, buraya en kısa sürede gelmeye çalıştım.

 – Durduğunuz için teşekkürler, herhangi bir gelecek planınız var mı?

– Evet, New Jersey’de, benimle birlikte bakır, selenyum, çinko ve diğer elementlere gereksinim olduğu söylentileri var. Planım bir çift oksijen yakalayıp mümkün olduğunca hızla ayrılmak.

 – Neler olacak?

– Bir vitamin hapı üreticisinin, ürününe tamamlayıcı olarak daha çok mineral koymak planı var. Yol boyunca rastlayacağınız fırsatlar asıl yerlerden başka alanlarda kullanılmanızı sağlar, ama hayatta bir amacın olması iyi bir şeydir.

 – Katılıyorum. Yolculuğunuzda size iyi şanslar.

– Teşekkürler, size de.

 

ÇN: Yazar, metin boyunca “irony” kelimesinin sesdeş olan iki ayrı anlamından da yararlanıyor; hem “alaycılığa” ve hem de “demirimsiliğe” birlikte gönderme de bulunuyor.