Ana sayfa 181. Sayı Devrim günlerinin fikir ikliminden röportajlar

Devrim günlerinin fikir ikliminden röportajlar

131
PAYLAŞ

Özer Or

İnsan çoğu zaman şimdiki zamanını geçmişiyle kıyaslayarak değerlendirme eğiliminde. Yaşadığı anda huzurlu, hayatından ve çevresinden memnun değilse, daha mutlu olduğunu sandığı geçmişine yönelir. Onu nasıl kaybettiğini anlamaya çalışırken zihninde tüm hatıralarını olabildiğince yeniden canlandırır; “kırılma” anını tespite çabalar. Sözde analizinin sonunda evliliğinin yıkılışını saçma bir espriye, dostunu kaybetmesini önemsiz bir kötü söze, işten çıkarılmasını anlık bir dalgınlığa, iflas etmesini yanlış bir imzaya bağlar hale gelir. Diğer şıkkı tercih etse tüm bu felaketler yaşanmamış olacaktır ya, filmi geri sarıp o anı düzeltmek de mümkün değildir. İş işten geçmişse pişmanlıkla dövünmekten başka şey gelmez elden. Yalnızca kişisel tarihimize değil, toplumsal, siyasal tarihe bakarken de bu tutumdan kendimizi kolay kurtaramıyoruz.
İnsanlık idealleri adına tüm umutların 1990’da suya düşmüş olduğunu düşünen insanlar tanıyorum. Bazıları Türkiye ölçeğindeki büyük mağlubiyetin 1980’de zaten yaşanmış olduğu kanısında. Hemen her sohbete “1950’den beri geriye gidiliyor” diye başlayanlar da var, 1938’den sonra kürekleri ters yöne çektiğimizi iddia edenler de… Sanki “kaybetme noktası” ne kadar geriye taşınırsa, o kadar etkileyici ve inandırıcı görünecekmiş gibi, 1914’te dönüşü olmayan bir yola girilmiş kimine göre. Öte yandan 1838’i milat sayanlar hâlâ az değil.
Son zamanlardaysa genç arkadaşlardan sık duyar oldum 2013’ten sonra memleketin yaşanacak yer olmaktan çıktığını. Belki haklılar; gönüllü göç istatistikleri de bu izlenimi doğruluyor. Bir dönem “kalenin” 2002’de düştüğü tespiti çok ilgi görüyordu. Tahminimce 2018-2019’da seçim yılları olarak bir başka milat sayılabilecek önümüzdeki dönemde. Yakamızı kaptırdığımız ve kurtaramadığımız bu tükenmeyen tükenişe üzülmeli miyiz, yoksa tükenişin tükenemeyişinde bir miktar teselli bulabilir miyiz? Doğru bir yanıtın varlığından kuşkuluyum; çünkü sorumun doğruluğundan da emin değilim.
Bugünü anlamak gayretiyle geçmişe bakmanın başka mümkün yolları yok mu? Kaybettiğimizi sandığımız mutlu günler için hayıflanmak yerine, daha önce karşılaştığımız zorlukları nasıl aşabildiğimizi hatırlamaya çalışmak da bir yol değil mi? Belki tecrübelerimiz, belki başkalarının tecrübeleri bize yardım edebilir. Bu yöntem millete, hatta tüm insanlığa kadar genişleyebilen topluluklar için de geçerli olabilir. Sebepleri, sonuçları her ne olursa olsun, dünya savaşlarını başlatıp onlara son veren de insanlığın bir bölümü değil miydi? İnsanlar siyaseti sürdüremedikleri noktada silahlarını çekip bir süre var güçleriyle birbirlerini yok etmeye çalıştıktan sonra önce ateşkes, sonra barış yaparak siyaset düzlemine geri dönebiliyorlarsa, geçmişten ders alanlar tarihi tekerrür ettirmemeyi deneyebilirler. Yeter ki ders alacağımız bilgiyi doğru yerde arayalım.
Toplumsalla kişiselin, tarihle biyografinin kesiştiği süreçlerde insan karakterinin, zekâsının olaylar karşısındaki yaratıcılığı bize daha da çarpıcı görünür. “Kahramanlar” böyle zamanlarda ortaya çıkar. Savaşlar, devrimler gibi büyük toplumsal olaylar çerçevesinde gelişen hikâyeler de bizi daha çok etkiler, daha fazla iz bırakır üzerimizde. İlyada, Sefiller, İki Şehrin Hikâyesi, Savaş ve Barış, Rüzgâr Gibi Geçti, Kuvayı Milliye Destanı gibi eserler atmosferleri ve bu atmosfer içinde ortaya koydukları insanlık halleriyle kolay unutulur değildir.
Yine zor zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde etrafı saran karamsarlık bulutu da giderek koyulaşıyorken tarihsel metinlerden oluşan ilginç bir kitabı anımsadım. İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü hocaları olarak tanıdığımız iki değerli isim, Prof. Dr. Sabahattin Özel ve Prof. Dr. Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu tarafından hazırlanmış. Osmanlı’dan Milli Mücadele’ye Seçilmiş Mülakatlar ve Türk Devrimi Mülakatları olarak iki cilt halinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanmış.
Birinci kitapta Veliaht Şehzade Abdülmecit Efendi, Sultan Vahdettin, Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Fethi Okyar, Ali Kemal, Damat Ferit Paşa, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Numan Usta, Ahmet Rıza, Cavit Bey, Halide Edip, Ermeni General Antranik, Venizelos, General Trikopis, Fener Rum Patriği Meletios, Ermeni Patriği Zaven Efendi, Albay Haskell, General Townshend göze çarpan isimlerden bazıları. Osmanlı’nın akıbeti, mütareke sınırlarının nasıl korunacağı, Anadolu’da Kuvayı Milliye’nin durumu ve başarı ihtimali, barış konferansına hangi önerilerle gidileceği, Ermeni tehciri, milli meclisin oluşturulması gibi sorunlara ilişkin irdelemeleri çeşitli bakış açılarından dinliyoruz. Aynı manzaraya eşzamanlı bakan bu “tarih yapıcısı” kişilerin zihinlerindeki tabloda onu ne kadar farklı renklerle boyayabildiklerini görüyoruz.
İkinci kitapta ise kurucu kadronun daha çok kurtuluş savaşı sonrası mülakatlarına yer verilmiş. Kuruluş günlerinin meseleleri üzerine başta Mustafa Kemal olmak üzere, Fevzi Paşa, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf Bey, İsmet Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Kara Vasıf Bey, Kılıç Ali Bey, Hamdullah Suphi Bey, Rıza Nur Bey ve Yusuf Akçura gibi isimlerin değerlendirmelerini okuyoruz. Burada artık milli varlığa yönelik tehditler daha az, istikamet daha net, fakat yollar ve patikalar çok daha çeşitli. Anlaşılan o ki, “görünen köy” de kılavuz istiyor. Tek bir problemin çok sayıda çözümü var. O çözümlerin yaratabileceği çok sayıda sorun var. En doğru çözümü bulmaksa belki her zaman mümkün değil, fakat arayabilmek için özgürlük gerek. Düşünmeye ve konuşmaya cesaret edebilme özgürlüğü.