Ana sayfa 181. Sayı Spinozacı bir hukuk felsefesi mümkün mü?

Spinozacı bir hukuk felsefesi mümkün mü?

55
PAYLAŞ

Hasan Selçuk Turan

Birçokları için felsefenin kutsal kitabı olan Ethica’nın yazarı Spinoza, kitabından, felsefesinden başka şeylerle de anılır. Birleşik Eyaletler cumhuriyetine göç etmiş İspanyol Yahudisi bir ailenin ferdi olarak 1632’de dünyaya gelen Spinoza, üyesi olduğu Yahudi cemaatinden yirmili yaşlarındayken atılmış, fikirleri nedeniyle dışlanması yetmezmiş gibi çeşitli saldırılara maruz kalmış, hatta bıçaklanmıştı. Bazen “Tanrıtanımaz”, bazen “Yahudi” sayılırken bazen de “safsata” ile anıldı adı. En bilinen öğretisi Doğa’yı tanrı olarak tanımlamasıydı. Hakkında çoğunlukla bilinen bu oldu. Felsefesinin bütünü demek olabilecek, başyapıtının da adı olmasına rağmen etik alanında pek adı geçmedi, bir etik filozofu olarak anılmadı. Ocak 2019’da Zoe Kitap’tan çıkan Spinoza Hukukçuya Ne Söyler?, bu eksik kalan konu üzerine tartışmalar içeriyor. Cemal Bâli Akal ve Z. Efe Antalyalı’nın derleme çalışması beş makaleden oluşuyor. Manfred Walther, Otto Pfersmann, Marcela Rocares ve Paolo Cristofolini isimleriyle birlikte C. B. Akal’ın da bir makalesinin buluşturulduğu kitapta, bir arada yaşam, ifade özgürlüğü, doğa hukuku, ölüm cezası gibi temel konular üzerinde duruluyor. Dünyada ilginç ve pek irdelenmemiş konumda olan ‘hukuk ile Spinoza’yı beraber ele almak’ konusuna, Türkiye’de seyrek cüret edildiğinden bu derleme kitap önemli bir kaynak.

Spinoza’da ana kavramlardan biri olarak bilgi, salt epistemolojik bir konu değil, aynı zamanda etik ve tamamıyla toplumsal bir konuydu. Descartes öğretisinde bilme, zihinde başlayan bir süreçken Spinoza için durum tam tersiydi. O, bilgiyi insan ya da şeyler olarak bedenlerle biraradalık (corpus multiplicium) ile üretilen bir şey olarak gösterdi. Ayrı ayrı varlık, varolma, varolan, varoluş kavramlarınınsa üzerinde durduğu ortak nokta ifade idi. Bu anlamda Spinoza’nın hayatı gibi öğretisi de ifadenin felsefesidir demek yanlış olmaz.

Filozofun bir anısını Leibniz şöyle aktarıyor; “Akşam yemeğinde Spinoza ile birlikteydim. Bana, De Witt kardeşlerin katledildiği günün gecesi dışarı çıkıp kıyımın gerçekleştiği yere üzerinde ‘Ultimi Barbarorum (hepiniz barbarsınız)’ yazan bir afiş asmak istediğini, ancak böyle bir girişimde bulunursa yalnız afişin değil kendisinin de paramparça edileceğinden korkan ev sahibi tarafından eve kilitlenerek durdurulduğunu anlattı.” Söz konusu olay Spinoza’nın yaşadığı evin çok yakınında gerçekleşmişti. Ev sahibi burada kiracısını muhafazaya almakla beraber kendi güvenliğini ve evinin koşullarını da düşünüyordu. De Witt Birleşik Eyaletler’in son figürüydü. İktidarı bıraktıktan sonra anlatıldığı üzere kardeşiyle birlikte linçe uğrayacaktı. Buna seyirci kalmaya dayanamayan Spinoza, isteğini gerçekleştirseydi belki de hayatının tek siyasi militanlığına imza atmış olacaktı. Daha önce militanlıkları hep felsefe ve din alanlarındaydı. Tüm eserlerinde bilgiyi ve varolmayı (tabii var olarak kalmayı) bir etik konusu haline getirmişti. 342 yıllık tarihinde başına da ne geldiyse bundan geldi.

Kitapta Spinoza felsefesi, Suarez, Vitoria, Kelsen gibi hukuk felsefecilerinin teorileriyle birlikte tartışılıyor ve bir anlamda taşlar yerine oturtuluyor. Cemal Bâli Akal’ın makalesinde geçen “Spinoza’da beden ve düşünce, idealist anlayışın tersine, birbirinden ayrılabilir değildir. Bu da ifade özgürlüğü denen şeyin Spinoza’da, bedenle düşünüldüğü için, tekil varlığın varoluşunu kapsadığını ve modern hukuk sisteminin haklar diye sıralandığı her şeyi içerdiğini gösterir. O, yalnızca insanların değil, tüm tekil varlıkların varoluşuna ilişkindir ve her varlık varoluşu içinde bir ifade aracıdır.” sözünün düşündürdükleriyle bu yazıyı noktalayalım:
Spinoza’da doğa durumu (isteğe göre doğa hukuku) kaos durumu değildir. Anlama yetilerinin (yani insan) bir arada varlığını devam ettirdiği durum da bir düzenlilik ya da savaşsızlık değildir. Bir başka deyişle, diğer filozoflarda olduğu gibi barışı kaostan kurmaz Spinoza. İçinde var olduğumuz tek bir durum vardır, bir geçiş söz konusu değildir; her zaman bir kriz tehdidine rağmen insanın kendi özgücünden (fortitudo) doğan bir erdem ile biraradalığın kurulması ve sürdürülmesi durumu. Doğa durumu da, conatus de tümüyle bundan başka bir şey değildir. Yani doğa durumu, zaten vuku bulmakta olan durumdur. Kriz dönemlerinde bu bir olanak konumuna düşer. Bu sürmekteyken kriz, doğa durumunun içinde bir olanak/tehdit olur. O halde her ikisi de doğa durumuna dahildir. Neden dahil olduğu sorusunu özgücü ele alarak cevaplandıralım. İnsanın özgücü dediğimiz, bir sakatlık söz konusu olduğu durumlar hariç anlama yetisinin tüm edimleridir (intellectus ve voluntas). Spinoza buna her bir bireyin aklın rehberliğinde kendi varlığını sürdürme ve yine aklın rehberliğinde bir diğeriyle ortak yaşam inşa etme çabasını da ekliyor. Bunun temelinde de yer alan “insanın özgücünden doğan erdemin” Spinoza’nın summum bonum dediği “en yüksek iyi” kavramı olduğunu görüyoruz. “En yüksek iyi”nin de iki karakteristik özelliği vardır; sahibine üstün bir neşe verir ve salt sahibinde olmakla kalmaz, durmaksızın iletilir. İşte Spinoza’nın tüm şeyler için geçerli olan “arzu edilesi toplum”unun yapıtaşları…

Spinoza Hukukçuya Ne Söyler? Der. Cemal Bâli Akal – Z. Efe Antalyalı, Zoe Kitap, 2019, 153 s.