Ana sayfa Bilim Gündemi Eşcinselliğin doğum öncesine dayanan temelleri

Eşcinselliğin doğum öncesine dayanan temelleri

10106
PAYLAŞ
Kaynak: Neil Bromhall/Science Source

Nıvart Taşçı

Kadınlarla erkeklerin cinsel seçilim bağlamındaki temsilleri nasıl farklıysa cinsel eğilimlerin ortaya çıkış biçimleri de farklı olabiliyor. Mesela tartışmanın hiç dinmediği erkek homoseksüelliği, yani erkeklerde hemcinslerine cinsel arzu duyulması durumu… Erkek homoseksüelliğini tetikleyen ancak kadınlarda benzer etki göstermeyen kimi etkenler hakkında zaman zaman yazılıp çizildiği oluyor. Örneğin yıllar önce Kanada’daki Brock Üniversitesi’nde görevli Anthony Bogaert’in erkeklerin doğum sırasının ve büyük abi sayılarının homoseksüellik üzerindeki pekiştirici etkisini ortaya koyduğu çalışması gibi. Zamanında çok ses getiren bu istatistiğin yorumlanmasında daha çok psikoloji ya da sosyoloji temelli açıklamalara başvurulmuştu. Şayet toptan reddedilmemişse… Oysa bugün bu verinin hem doğru olduğunu hem de sosyo-psikolojik değil biyolojik bir sürecin söz konusu olduğunu biliyoruz. Yani evet, erkekler ‘erkek kardeşler’ sıralamasında geriye düştükçe homoseksüellik potansiyeli artış gösteriyor. Ama kaşlar hemen kalkmasın! Bu tespit ne homoseksüelliği tek bir etkene indirgiyor ne de tüm küçük erkek kardeşleri homoseksüel yapıyor. Fakat aradaki bağlantıyı bilmek, cinsel tercihlerin altında yatan mekanizmaların anlaşılması bakımından önemli.

Öncelikle doğum sırası etkisi diyebileceğimiz bu durumun doğum öncesinde, yani gebelik sırasında ortaya çıktığını söyleyerek psikoloji-sosyoloji kapılarını kapatalım. İkincisi de bu etkinin pek de öyle çok sevdiğimiz anne-çocuk romantizmine uymayacak biçimde, annenin karnındaki fetüse verdiği bir bağışıklık tepkisi ile ilgili olduğunu belirtelim. Zira nihayetinde fetüs kadının rahmine yerleşen bir yabancı maddeden pek de farklı değil. Öyle ki gebeliğin ilk evresi ve plasentanın gelişim aşamasında bağışıklık hücreleri arasındaki bir nevi ‘uzlaşma’ gebeliğin devam edip edemeyeceğine karar verir. Tam da bu bağışıklık yanıtıyla ilişkili olarak gebeliğin sonlanması hatta fark dahi edilmeyen düşükler pek de istisna sayılmaz. Öte yandan bağışıklık tepkisinin düşük gibi dramatik olaylarla sonlanmadan belli seviyelerde devam ettiği durumlar da görülebiliyor. Örneğin bağışıklık ürünü diyebileceğimiz bir antikor tipinin fetüs tarafına geçerek gelişim halindeki fetüs kan-beyin bariyerini aştığı olgular… İşte homoseksüellikle ilişkilendirilen tablo tam da bunun örneklerinden. Anneyi bağışıklık tepkisi vermeye iten, ilginç bir şekilde fetüsün ilerideki cinsel yöneliminde rol oynayacak iki protein: Y kromozomu üzerindeki iki genin kodladığı protokaderin11Y (PCDH11Y) ile nöroligin4Y (NLGN4Y). Elbette annenin bağışıklık sistemi gördüğü her fetal proteine etki etmiyor ancak söz konusu yapılar cinsiyet kromozomlarına bağlı hücre yüzey proteinlerinden olup da bu ikisi gibi bir de hücre dışı ortamda faaliyet gösterdiğinde ihtimal yükseliyor. Örneğin NLGN4Y proteini, sinir hücreleri arasındaki hücreler arası ortamda nöreksin denen bir başka molekülle bağlanarak sinaps* oluşturur. NLGN4Y-nöreksin birleşmesinin, beynin cinsiyet farklılaşması ve ilerideki cinsel/romantik çekim tercihleriyle ilişkili olduğu biliniyor. Oysa annenin bu proteine karşı antikor ürettiği durumda söz konusu birleşme gerçekleşemiyor. Neticede fetüste ölüme ya da hücrelerin ölümüne neden olan bir değişiklik yaşanmıyor. Ölen tek şey bir anlamda erkek tipi cinsel yönelim oluyor…

Bu tespitlerin yapıldığı çalışmanın mimarı, bir kez daha, yukarıda bahsettiğimiz doğum sırası etkisi çalışmasının sahibi Anthony Bogaert. Yine Brock Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen araştırmaya büyük oğlu heteroseksüel küçük oğlu homoseksüel 23 kadın, tek oğlu homoseksüel 31 kadın, tüm oğulları heteroseksüel 72 kadın, oğlu olmayan 16 kadın ve 12 erkek dahil edilmiş. Analizler kapsamında her bir katılımcının bahsi geçen proteinlere yönelik antikorlardan taşıyıp taşımadıklarına bakıldığında sonuçlar aradaki ilişkinin reddedilemeyeceği kadar güçlü bir bağlantıya işaret etmiş. Öyle ki katılımcıların antikor düzeyleri yüksekten alçağa doğru sıralandığında şöyle bir tablo ortaya çıkmış: En tepede büyük oğlu heteroseksüel küçük oğlu homoseksüel anneler, ardından tek oğlu homoseksüel anneler, sonra oğlu heteroseksüel anneler ve en son oğlu olmayan anneler. Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse ilk oğlu (ya da oğulları) heteroseksüel olup ardından küçük oğulları homoseksüelliğe yönelmiş annelerde antikor düzeyi, ilk gebeliklerinin neden olduğu birikimden dolayı en yukarıda. Fakat tek oğlu homoseksüel olan anneler de hiç oğlu olmayan ya da oğlu/oğulları heteroseksüel olan anneleri geride bırakmış; yani antikor her durumda belli bir düzeyde salgılanabiliyor. Araştırmacılar, erkeklere özgü proteinlere yönelik bağışıklık cevabının tespit edildiği kontrol grubu kadınlarından (yani oğlu olmayanlardan) da bahsediyor; belli ki fark edilemeden düşükle sonlanmış erkek fetüs gebelikleri ya da sırf spermle temas bile bu antikorun belli miktarda üretilmesine neden olabiliyor.

Sözün özü cinsel yönelim meselesi daha fetüs evresinde başlayıp ergenlik ve sonrasına kadar uzanan çok boyutlu bir süreç; ancak biyolojinin de bu boyutlardan biri olduğu muhakkak. Kadınların farklı cinsel yönelimleri meselesine gelince… Erkeklerinkinden farklı işlediği ve çok daha esnek olduğu söylenebilir. Bununla ilgili de çeşitli evrimsel kuramlar var. Fakat o da bir başka yazının konusu olsun!

*Sinaps: Sinir hücrelerinin diğer sinir hücrelerine ya da sinir hücresi olmayan hücre tiplerine mesaj iletimini sağladıkları bağlantı noktaları.

Kaynak
Anthony F. Bogaert ve ark., “Male homosexuality and maternal immune responsivity to the Y-linked protein NLGN4Y”, PNAS, 9 Ocak 2018.