Ana sayfa Bilim Gündemi İnsan genomunu düzenlesek de mi saklasak, düzenlemesek de mi saklasak?

İnsan genomunu düzenlesek de mi saklasak, düzenlemesek de mi saklasak?

955
PAYLAŞ

Nıvart Taşçı

İnsan soy hattının yani sperm, yumurta veya embriyonun kalıtımla aktarılabilir genetik değişimlere uğratılarak düzenlenmesi, böylece genetiği değiştirilmiş çocuklar yaratılması fikri size nasıl geliyor? Cevaplar çeşit çeşit olsa da genel anlamda bunu müthiş ve heyecan verici, yani olumlu bulanlar ile korkutucu ve aşırı, yani olumsuz bulanlar arasında ikiye bölünmüş olmalı. Aynı durum bilim dünyası için de geçerli. CRISPR kısaltmasıyla da bilinen ve sadece birkaç yıllık geçmişi olan bu yeni gen düzenleme tekniğiyle ilgili her gelişme, özellikle de işin ucu embriyo genomunun düzenlenmesine dayandığında büyük gürültü koparıyor. Gerçi AIDS virüsüne direnç sağlayıcı bir gen düzenleme deneyi uygulayarak bu genleri taşıyan ikiz bebeklerin dünyaya gelmesini sağlayan Çinli biliminsanı He Jiankui’den başka bu tekniği (insanlarda) doğumla taçlandıran henüz olmadı. Zaten deneyini Kasım 2018’de uluslararası bir zirvede duyuran Jiankui büyük tepki toplamış, kendi ülkesinde de uluslararası platformlarda da bilim dünyasından aforoz edilmişti. Fakat işin bir de öteki yüzü var: Henüz etik dışı kabul edilen bu deneyin yürütüldüğünü bilip de susanlar; Jiankui’nin vaktiyle belirttiği üzere, aralarında batılı ülkelerin gözde akademisyenlerinin de bulunduğu araştırmacılar… Bu sessizliğin altında yatan onay kendini 14 Mart tarihinde yapılan bir moratoryum çağrısında yeniden gösterdi. Ve aynı sorular yeniden gündeme geldi: CRISPR’ı insan soy hattında uygulamamak etik mi, yoksa tam tersi, bilimin hedefleri bakımından etik dışı mı?

Moratoryum çağrısını yapan grup, 7 ülkeden 18 biliminsanı ve biyoetikçiyi kapsadığından, aynı zamanda uluslararası bir iradeyi temsil ediyor. Son çağrının bu denli tepki toplamasının nedeni ise, CRISPR’a karşı benimsenmesi tavsiye edilen tutumu, daha önce 2015, 2017 ve 2018 yıllarında, farklı bağlamlarda yapılmış çağrılardakinden biraz daha ileri bir noktaya taşımış olması. Önceki ortak imza metinlerinde genom düzenleme yönteminin kalıtımsal hastalıkların normale çevrilmesindeki etkinliğinden uzun uzadıya ve övgüyle bahsediliyor, yöntemin soy hattındaki kullanımına ise insanların bilişsel ve fiziksel özellikler bakımından ‘iyileştirilmesi/güçlendirilmesi’ özelinde karşı çıkılıyordu. Diğer bir deyişle bu metinlerdeki birinci gündem CRISPR’ın toptan kullanımı değil, tıbbi nedenler dışındaki kozmetik amaçlarla kullanımıydı. Moratoryum çağrısında ise insan soy hattının düzenlenmesine yeşil ışık yakmak isteyen ulusların biliminsanlarına (ve politikacılarına), halkı bilgilendirme, yapılacak müdahalenin meşruiyetinin uluslararası ve şeffaf nitelikli mercilerce değerlendirilmesinin sağlanması ve ancak tüm tarafların çoğunluk desteğinin alınması durumunda işlemin uygulanması çağrısında bulunuluyor. Hatta bu süreçte bilim camiası dışındaki toplulukların, mesela engelli grupların ya da dini çevrelerin de tartışmaya dahil edilmesi önemle vurgulanıyor. Bütün bu şartların sağlanması için gerekli süre, çağrı metni imzacıları tarafından ‘beş yıl’ olarak belirlenmiş. Bu beş yıllık sürenin uluslararası bir çerçeve oluşturulması ve mesela Dünya Sağlık Örgütü türünde bir koordinasyon mercinin belirlenmesi için yeterli olacağı öngörülüyor. Tabii tüm bunlar insan soy hattında yapılacak her türlü gen düzenleme işleminin beş yıl süreyle hükümetler tarafından yasaklanmasını gerektiriyor. İşte kıyametin koptuğu kritik nokta da tam burası zaten. Metnin bir ‘yasaklama’ çağrısı olması…

Peki kimler, nasıl karşı çıkıyor? Mesela yıllar önce, 1975’te, tehlikeli olabilecek patojenlerle çalışılmasını gerektiren rekombinant DNA teknolojisi için de benzer bir kampanya düzenleyen, Nobel ödülü sahibi David Baltimore. Şimdilerde çalışmalarına California Teknoloji Enstitüsü’nde devam eden Baltimore’a göre moratoryumun gereği ya da mantığı yok. Hatta Nature dergisinde yayımlanan çağrı metnini utanç verici olarak nitelendiriyor. University College London’da çalışmalarını sürdüren moleküler genetikçi Helen O’Neill veya Seul Ulusal Üniversitesi’nden Jin-Soo Kim de aynı kanaatteler; moratoryuma gerek yok çünkü CRISPR uygulamaları konusunda adı konmamış bir küresel yasak zaten mevcut. Pek çok ülkede insan soy hattındaki gen düzenlemesi uygulamalarını yasaklayan kanun ve yönetmelikler işlerliğini koruyor. Hatta bunlara en son Şubat ayında çıkardığı gen düzenlemesini kısıtlayan yeni bir yönetmelikle Çin de eklendi. Moratoryum gibi güçlü ve etkili bir sözcük ise hem mevcut araştırma fonlarını sekteye uğratabilir hem de daha fazla karışıklık ve kaygı yaratabilir. İmzacılar ise amaçlarının yasak vurgusu yapmak değil, tam tersi bu uygulamaların başlatılmasını sağlamak olduğunu ifade ediyorlar; fakat doğru zamanda ve bağlamda.

İmzacıları arasında CRISPR’ın kaşiflerinden Max Planck Patojen Bilimi Birimi’nden Emmanuelle Charpentier, Cambridge Broad Enstitüsü’nden Feng Zhang ve Stanford Üniversitesi’nden Nobel ödüllü Paul Berg’in de bulunduğu moratoryum metni, sadece bireysel düzeyde değil, kurumsal ölçekte de pek hoş karşılanmışa benzemiyor. ABD Ulusal Bilimler Akademisi, ABD Ulusal Tıp Akademisi, İngiltere’nin en büyük bilim kuruluşu olan Royal Society ve hatta genom düzenlemesi meselesini orta vadede netliğe kavuşturmak üzere Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde oluşturulan Danışma Komitesi; kimse moratoryum kelimesini sahiplenmeye yanaşmıyor. Fakat gen düzenleme teknolojilerinin kullanımını düzenleyecek uluslararası bir çerçeve oluşturulması gerektiği konusunda herkes hemfikir. Bu anlamda Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde kurulan danışma komitesinin 18-19 Mart’taki ilk panelinden çıkan sonuç raporundaki ‘küresel kayıt sistemi’ fikri herkesin hoşuna gitmiş gibi gözüküyor. Bu sistem küresel düzeyde kabul görecek bir çerçeve oluşturulana kadar hem insan soy hattında hem vücut hücrelerinde yürütülecek deney ve klinik uygulamaların kayıt altına alınıp şeffaf ve görünür hale getirileceği geçici bir izleme mekanizması sunmuş olacak. Kısacası amaç, konunun yasakçılar ve devamcılar şeklinde iki kutup arasındaki bir çekişmeye dönmesindense, azami şeffaflığın sağlanarak çalışmaların tartışmaya açılmasını sağlamak. Görünen o ki CRISPR önümüzdeki 5 ila 10 yılın en hararetli ve izlemesi en zevkli bilim gündemi konularından olmayı sürdürecek. Bu arada bakalım Türkiye izleyici konumdan fikir beyan eden aktif konuma ne zaman geçecek…

Kaynak
1) Jon Cohen, “New call to ban gene-edited babies divides biologists”, Science, 13 Mart 2019.
2) Sara Reardon, “World Health Organization panel weighs in on CRISPR-babies debate”, Nature, 19 Mart 2019.