Ana sayfa Bilim Gündemi 66 milyon yıl öncesinden bir enstantane

66 milyon yıl öncesinden bir enstantane

4916
PAYLAŞ
Robert DePalma'nın 66 milyon yıl önceki kitlesel yokoluşa dair grafik çalışması.

Çeviren: Nıvart Taşçı

Sonun başlangıcı bugün Kuzey Dakota olarak bilinen bölgedeki iç denizin sularını dev dalgalar halinde kabartan şiddetli bir sarsıntıyla kendini gösterdi. Ardından, sferül denen minik cam taneleri gökyüzünden yağan saçmalar gibi toprağı dövmeye başladı. Bu cam yağmuru öylesine şiddetliydi ki karayı kaplayan bitki örtüsünü ateşe verdi. Sulardaki balıklar, solungaçlarını tıkayan cam taneleri yüzünden nefes alamaz oldular. Yükselen sular 10 metre yüksekliğinde sudan bir duvar oluşturup nehirlerin ağzına vardığında yüzlerce tatlı su balığı kumdan kıyılara savruldu ve suyun akışı geçici süreliğine tersine döndü. Suların çekilmesiyle karaya vuran balıklar çapı beş milimetreyi bulan cam tanelerinin yağmuru altında ezilirken kimi de kendini balçığın içine gömebildiği kadar gömdü. İnce bir kum gibi tepelerine yağan taş ve cam yağmuru 10 ila 20 dakika daha devam ettikten sonra bunu kıyıları sular altında bırakan ikinci bir dalga izledi. Balıklar bu defa çakıl, kum ve ince tortudan oluşmuş bir tabakayla 66 milyon yıl boyunca mühürlenecek şekilde kaplandılar.
Birbiri üzerine yığılmış balıklar, kavrulmuş ağaç gövdeleri, kozalak dalları, ölü memeliler, mozazor kemikleri, böcekler, bir Triceratops gövdesi, ammonit denen salyangoz benzeri deniz kafadanbacaklıları ve dinoflagellalılar olarak adlandırılan deniz mikroorganizmalarından oluşan bu harman, paleontolog Robert DePalma tarafından, Kuzey Dakota’daki Hell Creek Oluşumu’nda geçirdiği altı yılın sonunda gün yüzüne çıkarıldı. Söz konusu keşif, DePalma’nın aklını 2013 yazında gerçekleştirdiği kazıdan bu yana kurcalayan bir düşünceyi doğrulamış oldu. Buna göre DePalma karada yaşayan dinozorların sonunu getiren göktaşı çarpmasından hemen sonra toprağı kaplayan bir ceset yığının bir yerlerde gömülü olması gerektiğini düşünmüştü. Kretas Çağı’nın sonuna tekabül eden ve K-T sınırı adı verilen bu çarpmanın Dünya üzerindeki yaşamın %75’inin sonunu getirdiği düşünülüyor.
“K-T sınırı ile bağlantılı olduğu tespit edilmiş, ilk toplu kıyım kurbanı büyük organizmalar kümesiyle karşı karşıyayız” diyor Florida Doğa Tarihi Müzesi’nin paleontoloji küratörü DePalma, ve ekliyor: “Dünya’nın K-T sınırıyla ilişkili kesitlerinden hiçbirinde, farklı yaşlarda ve hayatlarının farklı evrelerinde olup da aynı gün, aynı anda ölmüş bu kadar fazla sayıda türün bir arada görülebileceği bir tabloya rastlanmamıştır.”
Gelecek hafta Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanacak olan makalede DePalma ile ABD ve Avrupa’dan jeolog meslektaşları, hem Tanis adı verilen bu bölgenin ayrıntılı tasvirini sunacak, hem de burayı Meksiko’daki Yukatan Yarımadası’nda 66 milyon yıl önce meydana gelen göktaşı çarpmasına bağlayan kanıtlardan bahsedecekler. Yukatan’daki çarpma arkasında Chicxulub adı verilen ve okyanus tabanında bulunan devasa bir krater bırakmış, erimiş kayalar ve göktaşı tozlarının oluşturduğu kilometreler uzunluğundaki şeritler atmosfer boyunca yayılmıştı. Nihayetinde Dünya’yı kuşatan bu toz bulutu yeryüzündeki son kitlesel yokoluşu başlattı.
Berkeley Üniversitesi yeryüzü ve gezegen bilimlerinden emekli profesör Mark Richards DePalma ve ekibinin bulduğu kalıntıyı “Adeta Kretas sonundan kalma bir buçuk metre kalınlığında bir müze” şeklinde tanımlıyor. Mark Richards ve yine Berkeley Üniversitesi’nde görevli Walter Alvarez, bundan 40 yıl önce, Kretas sonundaki kitlesel yokoluşa bir kuyrukluyıldız ya da göktaşı çarpmasının neden olduğunu ileri süren ilk isimlerdi. İkili bu sefer DePalma ve Hollandalı meslektaşı Jan Smit tarafından cam yağmuru ve tsunami benzeri dalgaların gömerek saklı tuttuğu yığını yerinde incelemek üzere davet edildiler. Tektit adı verilen bu tanecikler, atmosferde çarpmanın etkisiyle eriyen taşlardan oluşuyor.

Tsunami̇ mi̇ seyç mi̇?
Richards ve Alvarez öncelikle balıkların tipik bir tsunami ile karaya vurup gömülmüş olamayacaklarını belirlediler; zira devasa dalganın Batı İçdeniz Yolu’nun bu bilinmeyen koluna, 3000 kilometre ötede gerçekleşen çarpmadan en az 10-12 saat sonra ulaşmış olması gerekiyordu -şayet daha önce sönümlenmemişse. Mantık şuydu: Tektitler çarpmadan 45 dakika ila bir saat sonra yağmaya başlamış olsa, deniz yatağının harekete geçmesinden önce çamurlu topraktaki oyukları oluşturmuş olmaları imkansızdı.
Dolayısıyla alternatif senaryo, 10 ila 11 şiddetindeki bir depreminkine denk sismik dalgaların çarpmayı izleyen 10 dakika içinde kendini gösterdiği, bunun da içdenizde seyç adı verilen, deprem sırasında bir küvetin içindeki suyun çalkalanmasına benzer şekilde, konumunu değiştirmeyen bir dalga yaratmış olduğu yönünde değiştirildi. Nitekim büyük depremler karayla çevrili su kütlelerinde seyç denen bu hareket biçimini sıklıkla yaratır; Richards’ın belirttiğine göre genellikle de fark edilmezler. Örneğin 2011’de, Japonya’nın Tohoku bölgesinde gerçekleşen 9 şiddetindeki depremden 30 dakika sonra, 8000 kilometre ötede Noveç’te bulunan bir haliçte yaklaşık 2 metre yüksekliğinde seyçler oluşmuştu.
Richards’ın ifadesiyle sismik dalgalar çarpmadan 9 ila 10 dakika sonra ortaya çıkmış ve küçük küre yağmuru başlamadan evvel suyun çalkalanmasını sağlamış olmalı. Kürelerin yumuşak çamur yapısındaki karada huni biçimli oyuklar açtığı ve bunların içini doldurduğu açıktı. Yıllardır bu tektitlerin yol alma biçimi hakkında kafa yoran Alvarez, uzaydan dünyaya doğru balistik bir yörünge izlediklerini, terminal faz ivmelerinin ise saatte 100 ila 200 mile ulaştığını düşünüyor. Genel kanaat atık yağmurunun şiddetinin bütün bir Amerika kıtası boyunca yangınlara sebep olduğu yönünde.
“Chicxulub çarpmasından kaynaklanan tsunamiler büyük br kesinlikle belgelenmiş durumda; bilinmeyen nokta, bunların içdenizlere ne ölçüde ulaştığıydı. Mark gözlemlerine başladığında çok çarpıcı bir şey fark etti: Çarpma alanından yayılan sismik dalgalar atmosferden dökülen atık yağmuruyla aynı zamana denk gelmiş olmalıydı. İşte asıl aydınlamayı sağlayan bilgi bu oldu.”
Buradan yola çıkarak en az iki devasa seyçin, muhtemelen 20 dakika arayla gerçekleşerek karayı sulamış ve ardında 2 metre kalınlığında bir fosil yığını bırakmış olduğunu söylemek mümkün. Bunların en tepesinde de iridyumdan zengin bir kil tabakası yer alıyor. İridyum yeryüzünün nadir elementlerinden, ancak göktaşı ve kuyrukluyıldızlarda bolca bulunuyor. Kretas Çağı’nın sonunu, Tersiyer Çağı’nın (Paleojen olarak da bilinir) başlangıcını imleyen ve K-T sınırı (Kretas-Tersiyer sınırı anlamında) olarak bilinen tabaka bu.

İri̇dyum
Alvarez ve Nobel ödüllü babası Luis Alvarez, dünyanın çeşitli noktalarındaki 66 milyon yıllık kayaçlarda tespit edilen iridyumun ne anlama geldiğini 1979’da ilk ifade eden isimler olmuşlardı. İkili hem K-T sınırındaki iridyumun hem kitlesel yokoluşun göktaşı veya kuyrukluyıldız çarpmasından kaynaklandığını ileri sürmüştü.
Şimdiki bilgiler ışığında çarpmanın deniz tabanındaki kaya yatağını eritip asteroidi unufak etmiş, toz ve erimiş kayaları stratosfere yollamış olduğu söylenebilir. Ardından bunlar rüzgarlar aracılığıyla gezegenin dört bir yanına taşındı ve güneşi aylarca, hatta belki de yıllarca gölgede bıraktı. Gökten yağan atıklar sadece tektitlerden ibaret değildi; çarpmanın etkisiyle kristal yapısı deforme olmuş kuartz parçaları da bu akıma katıldı. Tuzla buz olmuş meteordan dökülen iridyumlu toz partikülleri ise çarpmanın ardından yeryüzüne düşen ve Kretas’ı sonlandıran son bileşen olmalı.
“O zamanlar kitlesel yokoluşu açıklamak üzere çarpma hipotezini ileri sürdüğümüzde dayandığımız tek nokta anormal derecede yüksek düzeydeki iridyumdu. Bu bir anlamda göktaşının ya da kuyrukluyıldızın parmak izidir” diyor Alvarez. “Odur budur eldeki kanıtlar büyüdükçe büyüdü. Fakat böylesi bir ölüyatağı bulmayı açıkçası hiç beklemiyordum.”
Meteor hipotezinin temel bileşeni Meksika’nın Yukatan Yarımadası açıklarında bulunan ve tam da yokoluşla aynı zamana tarihlenen, Karayiplere gömülü haldeki Chicxulub krateriydi. Dünyanın çeşitli yerlerindeki K-T sınırı alanlarında, sıkışmış haldeki kuartz yapılara ve cam sferüllere de rastlandı. Tanis’teki keşif ise doğrudan göktaşı çarpmasının ürettiği, olay anından hemen sonra hayatını kaybeden hayvanları da içermesi bakımından türünün ilk örneği.
Alvarez heyecanını şu sözlerle aktarıyor: “An itibariyle karşımızda Robert DePalma’nın Kuzey Dakota kazısından çıkan, muhteşem olduğu kadar beklenmedik bir keşif var. Çarpmanın sonuçlarına dair son derece ayrıntılı bilgiler sunuyor. Benim açımdan heyecan verici ve sevindirici bir gelişme.”

Tekti̇tler
Hollanda’daki Vrije Üniversitesi’nden emekli sediment jeolojisi profesörü Jan Smit de Tanis’teki ekibe katılan isimlerden; kendisinden uzmanlık alanı çerçevesinde kehribara gömülü haldeki tektitleri incelemesi istenmiş.
“Kazı alanına 2015 ylında gittim. DePalma gözlerimin önünde dört metre uzunluğunda, kehribar kaplı bir kütük çıkardı topraktan. Kehribar, tektitlerin ilk biçimleriyle korunmasını sağlayan bir jel görevi görür. Nitekim bu ağaçlardaki reçine de tektitleri bütünüyle kaplamış ve %1 dahi değişmelerine izin vermeden nasılsa öyle kalmalarını sağlamıştı. Tarihlendirmelerini yaptığımızda K-T sınırıyla birebir örtüştüklerini gördük. Gerçekten büyük bir keşif bu!”
Smit balık solungaçlarındaki tektitlerin de bir ilk olduğunu söylüyor: “Kaşıkbalıkları yüzerken besin parçacıklarını yakalamak üzere ağızları açık hareket ederler. Böylece tıpkı köpekbalığı ya da balinalarda olduğu gibi minik partiküller solungaçlarına takılır. Yakaladıkları şeyler arasında görünen o ki tektitler de var. Kendi başına muhteşem bir olay bu. Demek ki yığın halinde karada biriken bu balıklar çarpma anının ilk kurbanlarındandı.”
Smit kalıntılar arasındaki Triceraptops gövdesinin ve hadrozorun da çok çarpıcı olduğunu, buradan dinozorların çarpma anına dek hayatta olduklarının anlaşılabileceğini belirtiyor.
“Sadece Meksika Körfezi’ndeki kalıntılardan yola çıkarak bu sonuçlara varmamız olanaksız olurdu. Şimdiyse elimizde zamanla daha da değer kazanacak bir keşif var. Pek çok değişik açıdan incelenmeleri gerekiyor. Kariyerimin son demlerinde gelen bir armağan bu.”

Kaynak
Robert Sanders, “66 million-year-old deathbed linked to dinosaur-killing meteor”, Berkeley News, 29 Mart 2019.