Ana sayfa Genel Kişi kültü ve sınıf savaşımı

Kişi kültü ve sınıf savaşımı

230
PAYLAŞ

Önder Kulak

Kült sözcüğünün etimolojik kökeni, tıpkı kültür gibi, Türkçe karşılığı “işlemek, yetiştirmek, düzenlemek” gibi ifadeler olan Latince colere fiilinde bulunur. Cicero dini (religio) tanımlarken, Türkçe karşılığı “tanrıların işlenmesi” olan cultus deorum ifadesini kullanır.(1)

Bu kullanımda cultus, colere fiilinin çekimlerinden birini temsil eder. Cicero’nun bu ve diğer kullanımları incelendiğinde, işlemekten kastedilenin, tanrılar için kendini adama noktasında fiillerde bulunmak olduğu görülebilir. Sözcüğün fiil halinden isim haline dönüşümünde ise, bireyin kendisini adadığı her ne ise o ya da ona dair olan şeklinde belirlendiği fark edilebilir. Ayrıca burada sözcüğün Batı dillerine yerleşirken, Cicero’nun oluşturduğu anlamın ana hatlarını koruduğu da belirtilebilir.

Bu bağlam dahilinde kült kavramı, dini ritüellere dayanan etkinlikleri ya da o etkinlikler kapsamında kutsal kabul edilen özne ve nesneleri imler. Bu genel anlama zaman içerisinde özel bir bağlam da eşlik etmeye başlamıştır. Öyle ki kavram, kurulan analoji ilişkisi doğrultusunda politik literatüre eklenmiştir. Burada politik bir özne ya da nesnenin dini bir kültün niteliklerini, bir gömlek misali üstüne geçirmesi söz konusudur. Bu niteliklerin özne tarafından edinilmesi ise, kişi kültü ve kişinin kültleştirilmesi ifadeleriyle anılır.

Marx kişi kültü ve kişinin kültleştirilmesi (Personenkultus) ifadelerini kullanan isimlerin başında gelir. Kimi çalışmalarında söz konusu kavrama ve aynı anlam kümesinde buluşan kavramlara yer verdiği görülür.(2) Bu kullanımların içeriğinde, kişinin olmadığı şekilde ululanan bir kimse olarak zihinlerde bulunması ve bireylerin kendilerini fiilen bu sahte temsile göre belirlemeleri söz konusudur. Bu noktada birey, kişiye onda namevcut olan vasıf, unvan ve çeşitli nitelikler yükler. Bunlar arasından ahlaki ilkeler ve kişilik özellikleri bir arilik zemini oluşturmaları için bilhassa öne çıkarılır. Bu kurgusal arilik hali, kültleştirmede belirli bir eşiğin ardından sağlanan bir fiili, kişiye dair sahte temsilin ilahi olanla yan yana koyulabilmesini destekler. Marx bu yan yana olma hali için din ve siyaset arasındaki bir ittifaktan söz eder.(3) Engels ise burada Tanrı’nın dinen en büyük kült olarak anılırken, söz konusu kişinin de siyaseten halihazırda en büyük kült olarak belirlendiğine işaret eder.(4) Böylece, tartışılmaz kabul edilen en yetkin iki sözcük, yani Tanrı ve kişi kültü birlikte anılarak, ikincinin kalabalıklar nezdinde daha fazla rağbet görmesi sağlanır.

Marx, dini ve siyasi kültleştirme arasına çoğu zaman belirgin bir sınır çekilemeyeceğini düşünür.(5) Bu noktada, Almanya’nın Trier şehrinde bulunan ve İsa’ya ait olduğu öne sürülen o ünlü kutsal ceketin, Napoleon Bonaparte’ın giymiş olduğu bir ceketten çok da farklı görülmediğini belirtir. Burada Napoleon’un kültünden pay alan Louis Bonaparte’ın, kendisi için sık sık Tanrı’yı tanık göstermesi anımsanabilir. Marx, Louis’nin yakınlığı dolayısıyla amcası Napoleon’un kültünden pay aldığını, ancak hem koşullar hem de başlı başına kendi yetersizliğinden dolayı kültünün toplum nezdinde giderek parçalanacağını, Collonne Vendôme’nin en önünde bulunan Napoleon heykelinin devrileceği öngörüsü eşliğinde belirtmiştir. Marx’ın öngörüsü, Paris Komünü’nün (1871) aldığı karar gereği, işçilerin Napoleon heykelini devirmeleriyle gerçekleşmiştir. Böylece kültleşmenin hem kurbanı hem de mezar kazıcıları olan işçiler, tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, kültün daha baştan belli olan kaderini belirlemişlerdir.

Kült kavramı dini ritüellere dayanan etkinlikleri ya da etkinlikler kapsamındakutsal kabul edilen özne ve nesneleri imler.

Kült ve tebaası

Kültleştirme, Marx’ın yabancılaşma fikrine, dolayısıyla bilincin yabancılaşmasına ve ona bağlı olan yanılsama biçimleri dahilinde fetişizmin özel bir formuna karşılık gelir.(6) Bir yanılsama biçimi olan fetişizm, öznede ya da nesnede olmayanın ona atfedilmesi ve atfedilenin bilincin dışındaki varlık alanına aykırı şekilde, gerçekliğin bir parçası kabul edilerek zihinde bulunması halidir. Farklı biçimleri vardır. Bunların başında meta fetişizmi, yani değerin, belirli bir emek zamanı harcanarak metaya katılmış insan emeğinin nicelik ve nitelik bakımdan ifadesi olmasına karşın, nesnenin varlığına içkin bir özellik, form ya da hal olarak kabul edilmesi gelir. Öne çıkan diğer fetişizm biçimleri arasında kişi fetişizmi, toprak fetişizmi, sermaye fetişizmi, para fetişizmi, kavram fetişizmi ve din fetişizmi sayılabilir. Bu noktadan sonra, fetişizm ve kültleştirme arasındaki fark, kişi fetişizmi ve kişi kültü bağlamında konu edilebilir.(7)

Genel anlamdaki kişi fetişizmine nazaran kişi kültünü özgül kılan koşul, kültü başat alan kategorik bir hiyerarşi oluşturmasıdır. Bu hiyerarşi dahilinde, kültün dışında kalan diğer tüm kategoriler, külte olan yakınlıkları doğrultusunda, yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar. Bu sıralamada külte olan mesafe ne kadar az olur ise, ona atfedilen niteliklerden pay alma olanağı da o kadar gerçekleşmiş olur. Buradaki yakınlık koşulu, metaforik bir anlamın ötesindedir. Bu mesafe, ekonomik ve siyasi güç dağılımı içerisinde sahip olunan söz hakkı derecelerine ve kültün politikasına bağlı olarak değerlendirilen yararlılık, işlevsellik, bağlılık gibi özel kıstaslara göre şekillenir. Böylece sıralama belirlenir, kültün tebaasına eklemlenme tamamlanır.

Marx, ister dini ister siyasi, kültün ilk kategori olduğu bir sıralamada, tebaadan beklenilenin daima kendini külte adaması ve yerine göre fedakârlık yapması olduğunu belirtir.(8) Bunun gerekçesi olarak, bireyin ilkinde Tanrı’ya, varlığını ve cenneti, diğerinde ise külte, cennet misali sunulan toplumsal düzeni borçlu olması gösterilir. Kült kendisini burada bireylerin üstünde, tebaanın beden bulmuş hali olarak niteler. Bireylere kültleşmenin yoğunlaştığı oranda, tebaanın da yüceldiğini aşılar. Kültün istekleri, bütün bunların eşliğinde bireye birer yükümlülük olarak sunulur. Bu noktada kült, istekleri yerine gelmediğinde, bireylere yaptırım uygulamaya girişir. Bu yaptırım dolayısıyla oluşan korku mekanizması, tebaasında bulunan kimseleri kendisine bağımlı kılar. Bahsi geçen bağımlılık halinin doruk noktası ise kültün iktidarında görülür.

Kültün iktidarı

Kültün iktidar olması, kapitalist ilişkiler dahilinde(9), devletin bütünsel olarak otoriter ya da faşist bir nitelik taşıdığı veyahut böylesi bir eğilimin burjuva demokratik formu aşındıracak ya da dışlayacak şekilde yükselişe geçtiği anlamına gelir.(10)

Bu durum elbette başta üretim ilişkileri olmak üzere, toplumsal ilişkilerin kültün iktidarı için elverişli olduğunu ya da elverişli hale getirilmeye çalışıldığını gösterir.

Kült iktidarı tek bir kimse etrafında, hiyerarşik bir şekilde sıralanmış kümelerden oluşur. Böylesi bir düzende esas, devlet ve hatta toplum kavramıyla özdeşleştirilen kültün bekasıdır.(11) Sıralama dışında kalan bireyler, yani kültleştirme fiilinin dışında kalanlar toplumsal açıdan edilgen kılınmak istenirler.(12) Dahası kültün, dolayısıyla onunla özdeşleştirilen devletin, toplumun ve Tanrı’nın düşmanı ilan edilirler.(13)
Bu da beraberinde, muhalefeti oluşturan bireylere yönelik zor kullanımını ve tebaanın tabanı aracılığıyla kurulan baskı olanaklarını getirir.

Kültün tebaasına dahil olan herkesi kapsayan bir çıkar sistemi söz konusudur. Bu sistem sayesinde, sınıflar arası uzlaşmaz karşıtlıklar, herkesin aynı sistem çatısı altında buluşturulması ve söz konusu karşıtlıkların sistem dışındaki öznelere yönlendirilmesiyle geçiştirilmeye çalışılır. Burada kült adına oluşturulan ve bireylere dayatılan ideoloji bir harç işlevi görür. Bu harcın her sözcüğünün ardında ise, çıkarların sıralama uyarınca dağılımı vardır. Bu dağılım, kültün yakınında olan burjuvazi ve üst ara sınıflar dışında, eşdeyişle işçiler ve alt ara sınıflar nezdinde, sadece yaşama koşullarının korunmasına ve daha kötü bir hal almamasına dayanır. Şöyle ki, örneğin sıralamanın en aşağısında bulunan sıradan bir işçiye vaat edilen, tebaanın içinde bulunması sayesinde, iş bulabilmesinin diğerlerine göre daha olası olması, devlet tarafından sunulan katkılardan ve yardımlardan pay alabilmesinin daha mümkün olması ve kimi sosyal ve kültürel etkinliklere erişebilme imkânlarından daha çok yararlanabilmesidir. Kısacası, devlet tarafından olağan şekilde sağlanması beklenen koşullar, olağanüstü, eşdeyişle sistemin bir parçası olunması itibarıyla mümkün kılınmaktadır. Bu durum, kült ve tabanı arasında daimi bir muhtaçlık ilişkisi kurulduğunu ve bu muhtaçlık ilişkisinin, tabana bir bahşetme olarak sunulduğunu göstermektedir. Bunun düzene olan bağımlılık halinin sürekli artan bir ivmede tutulmasını sağladığı söylenebilir.

Mussoli’nin Faşist Parti’sinin merkez binası, 1934.

İşçiler, tebaa ve dışındakiler şeklinde parçalanırken, burjuvazi içinde de, sistemin içinde olanlardan oluşan dar bir kesim, örneğin bir oligarşi ve sistemin dışında kalanlar şeklinde bir ayrım bulunduğu görülür. Fakat söz konusu ayrım görece bir içeriğe sahiptir. Bu noktada sistemin dışında kalan kesimler, sisteme dışarıdan eklemlenmek ve dolayısıyla mahrum kaldıkları imtiyazların bir kısmını alabilmek için belirli bir siyasi ya da maddi bedel ödemekle yükümlü kılınırlar. Bu sırada söz konusu dar kesimi oluşturan burjuva sınıfı (ve var ise ona eklemlenen üst ara sınıflar), bir yandan sermaye birikimini sürdürürken, diğer yandan sermaye birikiminin önü merkezi iktidar olanaklarıyla açılır. Bu sonuncu bağlam, çıkar sistemi doğrultusundaki dağılımın burjuvazi yararına düşen kısmını oluşturur. Burada, siyasi imtiyazların yanı sıra, devlet ve kamu kaynaklarının (örneğin vergilerden edinilen gelirler), ihaleler ve benzeri olanaklar aracılığıyla bahsi geçen dar kesime aktarılması söz konusudur. Bu dar kesimin başlıca bileşeninin kült olması ise beklenilen bir durumdur.

Bu aktarılan çıkar sistemindeki dağılım ve dağılımın tebaanın tabanı tarafından itiraz edilmeksizin kabulü için gereken ideolojik dayatma daima kültün imzasını taşır. Bu durum, düzenin korunması ve kültün korunması fiillerinin iç içe geçtiğini gösterir.

Kült iktidarında
sınıf mücadelesi

Kültleştirme dinen olduğu gibi siyaseten de önemli ölçüde tapınma pratiğine dayanır. Tapınma her ikisinde de bir çıkar doğrultusunda yapılır. Birincisinde cennet beklentisiyle, ikincisinde ise kültün bahşettikleri için… Bu pratiğin sürdürülmesi, çıkar sisteminin korunması bakımından elzemdir. Öyle ki, aksi bir durumda, örneğin tapınma pratiğini mümkün kılan ideolojinin, karşıtları tarafından önemli ölçüde etkisiz kılınması halinde, dağılımdan sadece koşullarının daha fazla kötüleşmemesi sözünü alabilen tebaanın tabanı için halihazırda ince bir buz tabakası kadar kırılgan olan bağımlılık halinin çatlaması ve böylece düzenin süratle çökmesi kaçınılmaz olur. Bu ve benzeri tehlikelere karşı kültten, sistemin içinde ve dışındaki hasımlarını bastırması ve gücünü koruması beklenir.

Kült sistemin içinden gelişebilecek olası muhalefete karşı açık veya örtük birtakım önlemler alır. Örneğin sermayesini merkezi iktidarın olanaklarına bağımlı şekilde büyüten özneleri sınırlamaya ve kendi payını toplam içinde artırmaya çalışır. Bu noktada, ileriki zamanlarda iktidarına tehdit oluşturabileceğini ya da hiyerarşik sıralamayı bozabileceğini öngördüğü kimseleri sistemin dışına iter. Bu noktada burjuva sınıfından, hizmet bedelleri gibi ifadeler altında olağanlaştırılan avanta ve rüşvet mekanizmasının bileşenlerine, ittifak kurulmuş kurumların mensuplarına kadar herkes hedef olabilir.

Kült, iktidarını korumak için, olası bir iç muhalefeti daha oluşmadan bastırmak, oluştuysa kısa süre içinde üstesinden gelmek ister. Bu noktada başlıca dayanağı, söz konusu muhalefet unsurlarının sıralamadaki yerlerini daha aşağıda olanlara tesis etmek ve karşılığında, dağılım kapsamında daha azına razı olmalarını ve içteki “hainler”i bastırmada etken rol üstlenmelerini sağlamaktır.

Kültün sistemin dışındaki hasımları denildiğinde ise, düzenin sürdürülmesinden çıkarı olmayanlar ya da çıkarı mümkün olduğunca en aza indirgenmiş olanlar anlaşılır. Edilgen kılınamayan kesim, düzenin sürdürülmesinden çıkarı olmayan ve başlıca unsuru işçiler olan kesimin örgütlü güçleridir. Bu güçler bir yandan kültün iktidarını geriletmek ve onu nihai olarak yıkmak amacıyla hareket ederlerken, bir yandan da kültün tabanını, onlara sunulan dağılım adaletsizliğini ve ideolojinin kofluğunu teşhir ederek, adım adım parçalamaya ve kalabalıkları kendi bünyesine katmaya çalışır. Burada kültün karşılığı, tüm zor ve baskı mekanizmalarının kullanılmasıdır. Bu bağlamda düşünce, ifade, toplanma ve protesto gibi en temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını engellemeye ve düzen dışı tüm girişimleri bastırmaya çalışır.

Kültün başlıca dayanak noktası, rızasını aldığı kalabalıklar ve bu kalabalıkları istediği şekilde yönlendirebilme olanağıdır. Bunların sağlanması açısından siyaset, hukuk, eğitim, din, kültür gibi toplumsal bilinç biçimleri dahilindeki zor, baskı ve manipülasyon araçları ne kadar etkili olurlarsa olsunlar, kültün bizatihi kalabalıkların içinde bulunması, olmazsa olmaz bir koşul olarak belirir.

Kültün başlıca dayanak noktası, rızasını aldığı kalabalıklar ve bu kalabalıkları istediği şekilde yönlendirebilme olanağıdır.

Walter Benjamin tam da bu kısmın anlaşılması bakımından son derece önemli bir noktaya işaret eder. Benjamin faşizmin ayakta kalabilmek için kalabalıkları bir araya getirmeye ihtiyaç duyduğunu, bunun için onlara sahte bir kendini ifade etme ortamı sunduğunu belirtir.(14) Bu ise politik yaşamın estetize edilmesiyle mümkün kılınır. Böylece poster, bayrak, sembol, süsleme gibi birçok araç kullanılarak, belirli bir ritüel alanı oluşturulur. Bu alan kültün söylevlerini ve kalabalıkların haykırışlarını içeren ritüeller için uygun zemini meydana getirir. Bu ritüel örneğin kültün iç ve dış düşmana sövgülerini içeren bir ayini andırabilir. Bu ve diğer örneklerin her biri, kültün liderliği altında düşmana karşı birer savaş çağrısıdır. Bulunduğu ortamın etkisi altındaki birey, savaş çağrısını karşılayarak, farkında olmaksızın düzenin varlığını pekiştirir. Dahası, kimi zaman hayali kimi zaman reel olan söz konusu savaş için başlıca fedakârlıklar, bir kez daha bireyin kendisine yüklenir. Buna bireyin düzenden kaynaklanan başlıca sorunlarının hasıraltı edilmesi ve bu sorunlar dolayısıyla oluşan öfkenin kült tarafından istismar edilerek hasımlarına yönlendirilmesi de eşlik eder.

Kapitalizmin irili ufaklı birçok kült iktidarı gördüğü söylenebilir. Ne var ki bir külte bağlı olan iktidarın ömrü, çoğunlukla o kültün cismi veyahut sembolik ömrüyle sınırlı olmuştur. Bu noktada ya kültün yerine bir yenisi ikame edilmiş ve yeni bir kültün yükselişiyle sistem yeniden düzenlenmiştir; ya da kültün ardından sistem onu vekâleten bir süre daha sürdürmüştür. Ne var ki belirli bir yüze göre düzenlenmiş sistemi yeniden düzenleme ya da onu olduğu gibi koruma olanağı oldukça düşüktür. Öyle ki değişecek olan sadece bir yüz değil aynı zamanda mülkiyet ilişkileri ve ona bağlı olarak tüm ilişkiler ağıdır.

DİPNOTLAR

1) Örneğin bkz. Cicero, De Natura Deorum Libri Tres Volume 2, Cambridge: Cambridge Library Collection, 2010, s.27 (§ 71, par. 10).

2) Örneğin komünistlerin kişi kültü karşısındaki düşünce ve tutumlarını aktardığı bir bağlam için bkz. Karl Marx, “Marx to Wilhelm Blos. 10 November”, Marx & Engels Collected Works Volume 45 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s.288.

3) Karl Marx, “Comments on Latest Prussian Cencorship Instruction”, Marx & Engels Collected Works Volume 1 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, ss.118, 189.

4) Friedrich Engels, “The Condition of England. The English Constitution II”, Marx & Engels Collected Works Volume 3 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s.493.

5) Karl Marx, “Herr Vogt”, Marx & Engels Collected Works Volume 17 içinde, 2010, s.37.

6) Marx’ın yabancılaşma, meta fetişizmi, şeyleşme, bilincin yabancılaşması ve yanılsama biçimleri kavramlarına ilişkin kapsamlı bir çalışma için bkz. Önder Kulak, “Karl Marx’ta Yabancılaşma, Meta Fetişizmi ve Şeyleşme Kavramları”, Marx ve Sonrası: Marksist Düşünceye Katkılar içinde, İstanbul: İthaki Yayınları, 2017.

7) Marx’ın bu çalışma sırasında referans verilenler dışında kültleştirme fiiline ilişkin kimi diğer kullanımları için bkz. Karl Marx, “Notebooks on Epicurean Philosophy”, Marx & Engels Collected Works Volume 1 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s.495; “The Holy Family, or Critique of Critical Criticism”, Marx & Engels Collected Works Volume 4 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s. 144; “Economic Works 1857-1861”, Marx & Engels Collected Works Volume 28 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s.164.

7)Karl Marx & Friedrich Engels, “The German Ideology”, Marx & Engels Collected Works Volume 5 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, ss.29, 198, 221, 363. Ayrıca Engels için bkz. Friedrich Engels, “Ludwig Feuerbach and the End of Classical German Philosophy”, Marx & Engels Collected Works Volume 26 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s. 381; Friedrich Engels, “Engels to Eduard Bernstein. 10 May”, Marx & Engels Collected Works Volume 46 içinde, London: Lawrence & Wishart, 2010, s.256.

8) Karl Marx, “The Hohenzollern General Plan of Reform”, Marx & Engels Collected Works Volume 9 içinde, 2010, s.67.

9) Bu çalışmada devlet kapitalizmi ağırlığı altındaki yapılar tartışmanın dışında bırakılmıştır.

10) Bu noktada her kült iktidarının otoriter ya da faşist bir nitelik taşıdığı, ancak her otoriter ve örtük faşist iktidarın bir kültü zorunlu kılmadığı belirtilebilir. Bu noktada bir kültü yapısal ve dolayısıyla zorunlu kılan iktidar biçimi aleni faşizmdir.

11) Bu sıralama Naziler tarafından, Führer’in her şeyin üstünde olduğu fikrine dayanan Führerprinzip ilkesi uyarınca gerekçelendiriliyordu.

12) Bu nokta Carl Schmitt’in dost ve düşman ayrımına dair fikirleri doğrultusunda düşünülebilir. Örneğin bkz. Carl Schmitt, The Concept of the Political, Çev. George Schwab, Chicago and London: The University of Chicago Press, 1995, s.21.

13) Örneğin Francisco Franco kendisine muhalif olan herkesi İspanya’nın ve Hıristiyanlığın düşmanı ilan ediyordu.

14) Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”, Pasajlar içinde, Çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002, s.77-78.

Kaynak: Bilim ve Gelecek, Sayı:167, Ocak 2018, s.66-69