Ana sayfa Sorularla Bilim İnsan maymundan mı gelmiştir?

İnsan maymundan mı gelmiştir?

1779
PAYLAŞ

Fosil buluntular sayesinde kesintisiz biçimde izleyebildiğimiz insanın biyolojik evrim zincirinin eksik halkası hemen hemen kalmadı. İnsan soyunun yeryüzündeki geçmişini araştırırken ne kadar eskiye gidebilirsek geleceğini de o kadar net görebilme olanağı buluruz. Bu geçmiş günümüzde son radyometrik tarihlemelere bakılırsa milyonlarca yılla ifade edilir hale geldi. Ne zaman kendi kökenimiz ve evrimimiz gündeme gelse, bilinçli ya da bilinçsiz olarak hemen özel yaratık ve biricik canlı olduğumuz düşüncesine kapılıyor, kendimizi diğer canlılardan apayrı bir konuma koyuyoruz. Bazı canlılarla gerçekte aramızda var olan genetik yakınlığı bir türlü içimize sindiremiyoruz. Doğada bize yakın akraba türler hangileridir sorusunu sormaya korkuyoruz. Batıda yüzyıllar boyu kilise (Jüdaizm ve Hıristiyanlık) çevrelerinde egemen olan görüşe göre yeryüzünde yaşayan herhangi bir canlı ile yakınlığımız söz konusu olamaz. Biz insanlar Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiyiz ve onun imajında yaratılmışız. İnsan olarak birçok özelliği diğer canlılarla paylaşmaktayız. İsveçli doğa bilgini Carl Linnaeus’un (1707-1778) oluşturduğu sınıflandırma sistemine göre, insanı da tüm diğer hayvanlar gibi canlılar dünyası içinde belirli bir yere oturtabiliyoruz. Linnaeus’un çalışmaları bize canlıların belirli bir sistematik yapı içinde organize olduğu ve her canlının cins ve tür olmak üzere iki isimle tanımlanabileceğini (binomiyal isimlendirme), bu tanımlamanın onların bir tür biyolojik kimliği olduğunu gösterdi.

İlk evrimcilerin benimsediği görüşe bakılırsa, biz yaşayan dört iri primat türünden birisiydik. Afrika iri primatları goril ve şempanze, Asya’dakiler ise orangutandı. Darwin ve çağdaşları, kendi soyumuzun bu ortak gruptan ayrılan ilk kol olduğunu ileri sürdü.

İlk evrimcilerin vardığı sonuca göre, biz öyle kilise çevrelerince kabul edildiği gibi Tanrı’nın suretinde yaratılmış canlılar değildik. Canlılar dünyasının bir parçasıydık. Bu dünyada bize yakın olan akrabalarımız vardı ve bunlar Afrika’da ve Asya’da yaşayan iri primatlardır. İlk evrimcilerin benimsediği görüşe bakılırsa, biz yaşayan dört iri primat türünden birisiydik. Afrika iri primatları goril ve şempanze, Asya’dakiler ise orangutandı. Darwin ve çağdaşları, kendi soyumuzun bu ortak gruptan ayrılan ilk kol olduğunu ileri sürdü. 19. yüzyılda filizlenen bu görüş kuşaklar boyu tartışıldı. Bilim ve inanç devamlı karşı karşıya getirildi. Darwin de dahil ilk evrimcilerin görüşleri, tümüyle fosil buluntular ve bugünkü canlı formların karşılaştırmalı anatomisine dayanıyordu. Kökenimizle ilgili görüşlerde Darwin zamanından 1960’lı yıllara kadar pek fazla bir yenilik olmadı. 1960’lı yıllardan itibaren moleküler biyoloji alanında kaydedilen gelişmelerin insan evrimine yansıtılmasıyla birlikte, evrim tarihimizin yorumunda gen adı verdiğimiz yepyeni bir unsur paleontolojik verilerin yanında yerini aldı. Geçmişimizle ilgili sırları artık DNA adı verdiğimiz molekül içinde aramaya başladık. Morris Goodman adlı bir araştırıcı 1963 yılında immünolojik yöntemler kullanmak suretiyle goril, şempanze, orangutan ve insanın proteinlerini karşılaştırdı ve insana en yakın olanın Asya iri primatı orangutan değil de, Afrika iri primatları goril ve şempanze olduğunu kanıtladı. O halde insanın uzak ataları Afrika’da türemişti. Ne var ki onun yöntemi kalitatif (tanımsal) bulgulara dayanıyordu; insan ve Afrika iri primatları arasındaki yakınlığı kantitatif (sayısal) olarak açıklamasına imkân vermiyordu. 1967’de Vincent Sarich ve Allan Wilson bu sorunu çözmeyi başardı ve orangutan, şempanze, goril ve insan arasındaki protein farklılığını kantitatif olarak açıkladı. Modern DNA teknolojisi protein teknolojisinden daha hızlı ve daha bilgilendiriciydi. İnsan genomunun bazı genetik unsurları (örneğin mitokondriyal DNA – mtDNA) filogenetik araştırmalar için çok elverişlidir. İnsanın kökeni ve evrimini geriye doğru sürerken bugün DNA polimorfizminden yararlanılmaktadır. İnsan ve Asya ile Afrika iri primatları üzerinde gerçekleştirilen genom çalışmaları sayesinde dört tür (goril, şempanze, orangutan ve insan) arasındaki DNA uzaklıkları belirlenmiş oldu. Gerçekten de şempanze ile insan arasındaki genetik farklılık derecesi şaşılacak ölçüde küçüktü. Moleküler saat geriye doğru işletilmek suretiyle insan ve şempanzenin aşağı yukarı 5 milyon yıl öncesinde ayrılarak farklı birer evrim çizgisi izledikleri ortaya kondu. Moleküler genetiğin devreye girmesiyle 1967’den sonra evrim tarihimizin kurgulanmasında dikkate alınan eski kuram terk edildi ve böylece Darwin’in insan evrimine ilişkin görüşü de yeniden şekillendirildi. Onun insana ilişkin evrim kuramı artık premoleküler görüşün egemen olduğu dönemin içinde kalmıştı. 1977 yılı ise moleküler genetikte bir dönüm noktası oldu; zira bu tarihte DNA dizilimini çözmek için teknikler keşfedildi. Uzun zaman belirli bir düşünceye bağlı kalarak görüşlerini açıklayan bilim adamlarını moleküler genetiğin getirdiği yeni bulgulara 40 yıl içinde alıştırmak kolay olmadı. Bu yüzden Sarich ve Wilson’un 1960’lı yıllarda vardığı sonuçlar önceleri pek kabul görmedi. Moleküler genetiğe kuşku ile bakanlara göre, insan evriminde moleküler yaklaşım dikkate alınmamalıydı. Moleküler biyoloji alanında kaydedilen gelişmeler sayesinde insan ve ona en yakın şempanzenin atalarının ortak evrim yazgılarının ne zaman sona erdiği artık bilinmektedir.

Moleküler genetiğe kuşku ile bakanlara göre, insan evriminde moleküler yaklaşım dikkate alınmamalıydı. Moleküler biyoloji alanında kaydedilen gelişmeler sayesinde insan ve ona en yakın şempanzenin atalarının ortak evrim yazgılarının ne zaman sona erdiği artık bilinmektedir.

Moleküler genetik alanında kaydedilen gelişmelerden sonra, şimdi sıra artık moleküler biyologlarla insan paleontolojisiyle uğraşan uzmanları uyuşturmaya gelmişti. Bir başka deyişle paleontolojik bulgular ile genetik bulgular örtüşebilecek miydi? Doğal olarak bu tartışma retorik yoldan değil de, somut kanıtlar ve bu kanıtların analiziyle ortadan kalktı. Bugün artık iki bilim dalı uyum içinde çalışmakta; geniş kabul gören goril-şempanze ve insan arasındaki akrabalık ilişkisinden hareketle bir filogenetik ağaç çizilmiştir. Bu filogenetik ilişki yeni birtakım soruları da beraberinde getirdi; insana akraba olan goril ve şempanzeden hangisi ortak atadan daha erken ayrılmış olmalıydı? İşte bu noktada moleküler genetik bulgular imdadımıza yetişiyor. Buna göre, goril bu ortak atadan aşağı yukarı 7 milyon yıl önce ilk ayrılan iri primat olmuş. Bunu aşağı yukarı 5 milyon yıl önce şempanze ve insanın ayrılması izlemiş. Zamanımızdan 2-3 milyon yıl önce de şempanze ve bonobo türleri birbirlerinden ayrılmış.

Bilim dünyası evrim şemasını bugüne kadar edinilen bilimsel verilerin ışığında yeniden oluşturmuştur. Örneğin insanın yeryüzündeki evrimsel öyküsü öyle tek bir çizgi halinde izlenmesi söz konusu olmayan, bir ağacın yanlara uzanan irili ufaklı dallarına benzetilen karmaşık ve bir o kadar da heyecan verici uzun ve zorlu bir yolculuktur. Biz bunu insanın soy ağacı (filogenetik ağaç) olarak tanımlıyoruz. Tüm canlılar için geçerli olan genetik değişim mekanizması canlılar dünyasının bir parçası sayılan insan için de geçerlidir. Evrimin gerçekleşmesinde rol oynayan mutasyon, varyasyon ve doğal ayıklanma faktörlerinin dışında tutulamaz insan.

Canlılar dünyasındaki biyolojik çeşitlenmeden yola çıkarak gözlemlediği değişim sürecini (evrimi) ve türlerin kökenini ilk kez doğal ayıklanma yoluyla açıklayan Charles Darwin’in, gerçekte evrim mekanizmasının hücre düzeyindeki genetik yenilenme-genetik çeşitlenme-doğal ayıklanma düzeneği içinde işleyen bir süreç olduğunu bulan değil de fark eden iyi bir gözlemci olduğunu burada özellikle vurgulamamız gerekir. Kuşkusuz Charles Darwin, çağının bilimsel anlayışı içerisinde evrim mekanizmasını, bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki çeşitliliğin ortaya çıkış nedenlerini yaptığı etkin araştırmalar ve gözlemler sayesinde mevcut türler ile yok olmuş türlerin arasındaki akrabalık ilişkisine dayanarak kurgulayan ilk araştırıcıdır. 24 Kasım 1859’da Türlerin Kökeni’ni yayımladığında türlerin değişim sürecinin doğal ayıklanma yoluyla gerçekleşmiş olduğu hipotezini ortaya koyarken, o zaman için gerçek anlamda devrim yaratacak olan bir teze damgasını vurmuştu. Bu kuram aslında onun tek başına geliştirdiği bir düşünce değildi; çağdaşı Alfred Russel Wallace’ın da bu düşüncenin olgunlaşmasında katkısı oldu. Ancak Darwin, özellikle kilise çevresinden gelecek tepkileri tahmin ederek işleri daha da karmaşık hale getirmemek için insanla ilgili düşüncelerini bir süre yayına dönüştürmedi. 12 yıl bekledikten sonra Şubat 1871’de İnsanın Kökeni adlı çalışmasını yayımladı. Bitkiler ve hayvanlar için öngördüğü evrim mekanizması kabul edilebilirdi, ama işin içine insan girince durum değişti; Darwin sadece kilise çevrelerinden değil Wallace’dan bile tepki aldı. Ne yazık ki Darwin genetik alanındaki çalışmalarıyla ün salan Avusturyalı din adamı Gregor Mendel (1822-1884) ile çağdaş olduğu halde kurguladığı biyolojik evrim kuramına onun düşüncelerini katmadı. Ya Mendel’in çalışmalarından habersizdi ya da genetiğin ifade ettiği anlamı algılayamamıştı. Ancak şu da bir gerçek ki, Mendel 1860’ların başlarında genetik üzerine yaptığı çalışmaların sonuçlarını aşağı yukarı 20 yıl bekledikten sonra 1880’de bilim dünyasına açıkladı. Darwin ise bu tarihlerde artık yaşamının sonuna gelmişti, bilim dünyasındaki son gelişmelerle ilgilenecek durumda değildi. Ancak, bu eksiklik Darwin’in kurguladığı doğal ayıklanma kuramının geçerliliğini etkilemedi; çünkü evrimin işlemesi için doğal ayıklanmaya tabi olan biyolojik özelliklerin bir sonraki kuşağa geçmesi yeterliydi. Darwin zaten bu değişimi doğada gözlemlemişti, ancak işleyiş mekanizmasını genetikçilerin diliyle ifade etmekten uzaktı. Bugün evrim kuramı temel içeriğini hâlâ Darwin ve aynı zamanda Wallace’a borçludur. 19. yüzyıl Darwinizm’in damgasını taşır.

İnsanın evrim ağacı.

Evrim kuramı bir türün bir başka tür içinden türediği şeklinde yorumlanmamalı. Fosil kayıtlardan ve moleküler genetik alanındaki bulgulardan anlaşılacağı üzere, evrimde kesinti olmadığına göre, Darwin’in de haklı olarak vurguladığı gibi evrim sürecinin, önceden var olan herhangi bir türden doğal ayıklanma yoluyla yeni yan türlerin (daha doğru bir deyişle alttürlerin) ortaya çıkması şeklinde işlediği düşünülmeli; bu arada eski türler yaşamlarına devam etmiş ya da yok olmuş olabilir. Belki de insan ve şempanzenin ait olduğu üst ailenin temsilcileri ayrılan türlere paralel olarak varlıklarını bir süre sürdürmüş olabilir. Bu görüşü insana uygularsak, insan türü şempanze türünden doğmamış anlamına gelir. Ancak, insan ve şempanze, yukardaki tanıma da uyacak biçimde yeryüzünde aynı zaman dilimi içinde yaşamaktadır. Bu iki türün cinsleri olduğu gibi aileleri de farklıdır. Dolayısıyla “İnsan maymundan geldi” söylemi bilimsel açıdan hatalıdır. Paleontolojik veriler ve moleküler genetik kanıtlar bu tür saçmalıkların kesinlikle önünü tıkamıştır. Yanlışlık önce maymun sözcüğünün kullanılmasından kaynaklanmaktadır. İnsan ve şempanze primat takımının birer üyesidir. Bu takım içinde 50’ye yakın cins ve en az 200 de tür vardır ve bunların her biri, sahip oldukları bazı ortak biyolojik özelliklere rağmen, davranış, fizyolojik ve anatomik ayrıntılarıyla büyük bir çeşitlilik gösterir. Biz ise tüm bu çeşitliliği bir maymun sözcüğüyle kestirip atmışız. Darwin’i yanlış anlamamız da işte bu noktada başlıyor. İnsan ve şempanze hiçbir zaman aynı evrim çizgisi içinde olmadı ve insan şempanzeden evrimleşmedi. Bir başka deyişle spesifik anlamda şempanze insanın ata türü olmadı. Şempanzenin ve insanın dahil olduğu aileler aşağı yukarı 7 milyon yıldan bu yana bağımsız ve ayrışık evrim süreçleri izledi. Ortak atayı temsil eden türlerden bazıları evrim geçirerek şempanzeyi, diğer bazıları da insan ailesinin ilk cinslerini meydana getirdi. Ortaklığımız sadece üst aile düzeyinde, üçüncü zamanın miyosen zaman dilimi içinde sınırlı kaldı. Şempanze insanın atası değil kuzenidir.

Kaynak: Metin Özbek, 50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Nisan 2015 4.Baskı, s.52-58