Ana sayfa Genel Üniversite ve 1933 Reformunun belirleyici özellikleri

Üniversite ve 1933 Reformunun belirleyici özellikleri

392
PAYLAŞ

“Türkiye’de üniversite tarihi, aslında tasfiyeler tarihidir” düşüncesi genelde kabul gören bir görüştür ve önemli ölçüde doğruyu da yansıtmaktadır. Ancak, üniversite tarihini tasfiyeler üzerinden değil de, başka bir eksenden, örneğin rektörlerin kim olduğu, eğitim programlarındaki değişmeler, öğrenci derneklerinin varlığı ve nitelikleri, öğretim üyelerinin akademik performansları, çalışanların özlük hakları vs. gibi çok sayıda eksende de yazmak olasıdır. Tarihin hangi nesnellik üzerinden yazıldığının önemi ve farkı nedir? Fark, üzerinden baktığınız nesnelliğin simgelediği toplumsal konumdur. Tasfiyeler üzerinden üniversite tarihini ele almak, üniversitenin konumlandırılmasında devletin, dolayısıyla egemen sınıfın rolünün, en azından, çok önemli kabul edildiğinin bir ifadesidir. Üniversite tarihinin ve tasfiyelerin sınıfsal açıdan değerlendirilmesinin de başlangıç noktası burasıdır.

Diğer bir sorun ise “tasfiye” kavramıdır. Sözlük anlamı bir yana, tasfiye aslında bir araçtır ve araçlar iyi, kötü, olumlu, olumsuz, ilerici, gerici, doğru, yanlış gibi sıfatlarla genel tanımlamalardan uzak tutulmalıdır. Hiçbir araç için böyle bir genelleme yapılamaz. Araçların nitelikleri, doğrudan aracı kullananlar tarafından belirlenir. Aynı şekilde araçların sınıfsal karakteri de yoktur; kullanıcının sınıfsal yapısı aracın sınıfsallığını belirler. Tasfiye konusunda da değişen bir şey yoktur; tasfiyeyi yapan sınıfın o andaki konumu tasfiyenin niteliğini belirler. Tasfiye hangi sınıfın çıkarına olmuştur ve/veya hangi sınıfın çıkarı amaçlanmıştır? En temel soru budur. Sınıf içi bir çatışma sonucu olmuş ise, ki Türkiye’de genelde böyle olduğu söylenebilir, o zaman tarihsel açıdan ileriyi mi yoksa geriyi mi işaret ettiği önemlidir. Sınıf içi çatışmalar sonucu yapılan tasfiyeler, aslında egemen ideolojideki yenileme kaygısının ortaya konmasıdır.

1933 reformunun resmi başlangıcı olarak, 1932 yılında İsviçre’den Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche’nin Türkiye’ye getirilişi kabul edilebilir.

1933 reformunun resmi başlangıcı olarak, 1932 yılında İsviçre’den Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche’nin Türkiye’ye getirilişi kabul edilebilir. Malche’nin gelişinden bir süre önce, başta Kadro dergisi olmak üzere yayın organlarında Darülfünun’u eleştiri kampanyası başlatılmıştı. 6 Ocak 1932’de Türkiye’ye gelen Malche, Darülfünun ile ilgili çalışmalarını 1 Haziran 1932’de tamamlamış ve bir rapor halinde Milli Eğitim Bakanlığı’na sunmuştur (Malche daha sonra iki kez daha Türkiye’ye gelerek reformun uygulanmasına da belirli ölçülerde katılmıştır).

Burada küçük bir parantez açıp, 1933 tasfiyesinin hemen öncesinde, ama aynı zamanda onunla bağlantılı ve Cumhuriyet döneminin ilk üniversite tasfiyesi sayılabilecek bir olaydan söz etmek gerekir: 1932 yılında yapılan İkinci Tarih Kurultayı’nda iktidarın tarih tezi kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Güneş-dil teorisinin öncülü olan bu tezin bilimsel gerçeklere aykırılığı bugün çok net olsa da, o yılda bile bu teorinin yanlışlığını görenler ve söylemekten çekinmeyenler vardı. Zeki Velidi Togan bunların başında geliyordu. Tartışmalar sırasında kürsüye çıkan Reşit Galip’in “Esefle ifade edeyim ki, Zeki Velidi Bey’in Darülfünun’daki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma şükrediyorum” şeklindeki konuşması, bir anlamda tartışmanın bastırılması ve resmi tezin kabul edilmesi anlamına geliyordu (Burada unutulmaması gereken nokta, her devrimin hem yıktığı hem de kurmak istediği toplumsal ve siyasal yapıyı öncelikle tarih üzerinden açıklamak durumunda olduğudur. Devrimlerin tarih yapması denilerek kastedilen tam da budur). Kurultayın hemen sonrasında, aralarında Pertev Naili Boratav ve Nihal Atsız’ın da bulunduğu bir grup asistan, Reşit Galip’e telgraf çekerek, “Biz Zeki Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ediyoruz” demişlerdir. Bu asistanların hakkında resmi bir işlem yapılmamasına karşın, hocalarının önerisiyle kendileri Anadolu’nun çeşitli liselerine öğretmen olarak tayinlerini istemişlerdir (Tarihin garip bir cilvesi, 1946 yılında P. N. Boratav’ın yeniden tasfiye edilmesi sürecinde başrolü oynayanlardan birisinin, 1932’de beraber tasfiye edildikleri N. Atsız olmasıdır).

Malche’nin hazırladığı rapor bir bütün olarak değerlendirildiğinde, çok yüzeysel olduğu söylenebilir. Somut saptamalar için yeterince araştırma yapmadığı görülür. Örneğin, Hukuk Fakültesi Kütüphanesinin yeterli olduğunu söylemektedir. Ancak konunun uzmanı olan Hirsch anılarında “kütüphanenin mecellelerden oluştuğu ve çağdaş hukuk açısından yetersiz olduğu” görüşündedir. Ancak, bunlara karşın Malche’nin ciddi ve yerinde çıkarımları vardır:

– Fakülteler arasında bilimsel işbirliği bulunmamakta, fakültelerin bir kısmı kendini yalnızca öğretimden sorumlu görmekte; öğrenciler kendilerini yalnızca teksir ve ders notlarıyla sınırlamakta; seminer, laboratuvar ve uygulama çalışmaları yeterince yapılmamakta, tıp öğretiminde klinik uygulamalara az yer verilmektedir.

– Öğretim üyeleri bilimsel sayılabilecek ciddi hiçbir araştırma yapmamakta ve özgün düşünce üretmemektedirler.

– Öğretim üyeleri önemli eserler vermemekte, ders teksirlerini seminerlerde yinelemekte ve basit çevirileri bile tez olarak nitelemektedirler.

– Öğrenci ve öğretim üyesi arasındaki etkileşim ders dışında görülmemekte, öğretim üyeleri öğrencilere rehberlikte bulunmamaktadır.

– Öğretim üyeleri dışarıdaki işlerini birinci, esas görevlerini ikinci planda tutmakta ve aralarındaki zıtlaşma nedeniyle akademik yönetim belli bir grubun elinde bulunmaktadır.

– Özerkliğin, üniversiteyi politikadan arındırmasına karşın; zümre, klik ve grup nüfuzu devam etmektedir ve öğretim üyeleri arasında soğukluk, zıtlıklar ve küskünlükler yaşanmaktadır.

Dikkat edilirse bu çıkarımlar bugün bile geçerlidir. Ancak dikkat çeken nokta, raporla sonucu arasındaki uyumsuzluktur. Ayrıca raporda tasfiye önerisi de bulunmamaktadır; somut çözüm önerileri gayet yumuşaktır. Daha sonra Mustafa Kemal’in raporu okurken aldığı notları Utkan Kocatürk yayımlamıştır. Burada ifade biraz daha sertleşmektedir. Son olarak, Reşit Galip’in yaptığı açıklamada ifade en sert biçimini almakta, Darülfünun kapatılmakta ve 240 öğretim üyesinin 157 tanesi üniversiteden uzaklaştırılmaktadır! Bu durum, Cumhuriyet kadrolarının kafalarında tasfiyeyi ve hatta sonrasını kurguladıklarını, süreci meşrulaştırmak için Malche’i getirdiklerini düşündürtmektedir. Reşit Galip’in açıklamasında esas vurgu ise, Darülfünun’un devrimlere ilgisiz kalmasınadır. Bu aslında reformun ve tasfiyenin sınıfsal ifadesidir, çünkü yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi egemen sınıf üniversiteden kendi ideolojisinin yeniden üretimini ister. Ancak göz önünde tutulması gereken bir diğer nokta da egemen sınıfın yükselen bir sınıf olması ve tarih sahnesinde “ileriyi” temsil etmesidir. Bu nedenle Kemalist Cumhuriyetin bilimin gelişmesine gereksinimi vardı. Genel olarak şöyle bir saptama yapılabilir: Sınıf ileriyi temsil ettiği sürece bilimden yanadır, gerileme döneminde bilimi karşısına alır.

“Neden Malche?” sorusunun yanıtı net değildir. Malche’ı Türkiye’ye davet mektubunu Mustafa Kemal’in onayıyla o zamanki Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip yazar. Malche Dr. Reşit Galip’in hocası Akil Muhtar’la (Akil Muhtar üniversite eğitimini Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapmış ve sonrasında çalışmalarına devam ederek “privat doçent” unvanı almıştır) tanışmaktadır. Albert Malche, Cenevre Üniversitesinde Pedagoji Profesörüdür ve aynı zamanda Cenevre Şehir Konseyi Üyesidir. Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinden Akil Muhtar, reform öncesi Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı olan Mehmet Emin Erişirgil’i ziyaret ederek üniversite reformu için yurtdışından getirilecek uzmanın İsviçreli olması konusunda ricada bulunmuş ve “İsviçre’de benim dostlarım var, oradan kim gelirse gelsin, o dostlarım aracılığıyla bu uzmanın önce beni görmesini sağlayabilirim. Vereceği raporda da benim düşüncelerimin etkili olacağından şüphe etmiyorum” demiştir. Buna karşılık Erişirgil de “Darülfünun reformuna bir yabancının memur edilmesine asla aklım ermez, hatta böyle bir uzman istemeyi memleket için ayıp da görürüm. Darülfünun’ların teşkilatı ansiklopedilerden bile öğrenilebilir. Biz Darülfünun bilmiyoruz diye nasıl uzman isteyebiliriz? Gelecek uzman Türkçe bilmeyeceğine göre, hocalarımızın hangisi başarılı hangisi başarısız nasıl ayırt edebilir?” demiştir. Bunun üzerine Akil Muhtar odadan ayrılmıştır. Erişirgil bir gün sonra Milli Eğitim Bakanının kendisini çağırıp İsviçre’den bir uzman getirtileceğini söylediğini aktarmaktadır.

Fritz Neumark’ın yazdığına göre ise, 1905 Rus Devrimi’nden kaçıp Zürih’e yerleşen Prof. Tschulok, Malche’ın arkadaşıdır. Malche Türkiye’de yeni kurulacak üniversitenin profesör ihtiyacı olduğunu Tschulok’a anlatır. Tschulok’un damadı Macaristan doğumlu, Frankfurt Üniversitesi Patoloji Profesörü Philipp Schwartz’dır. Schwartz 1933 Mart ayında nasyonal sosyalistlerce işinden ayrılmak zorunda bırakılınca, Zürih’e kayınpederinin yanına gelmiştir. Schwartz orada diğer mülteci profesörlerle karşılaşır. “Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Derneği” adlı bir dernek kurar. Schwartz 1933 Mayıs ayı sonlarında Türkiye’deki üniversite kurma çalışmalarını işitir. Önce Malche ile görüşür; daha sonra da doğrudan Türk yetkililerle ilişki kurar. İlki 5-7 Temmuz 1933’te, ikincisi 25 Temmuz-Ağustos sonu 1933’te Türkiye’ye iki kez gelir. İlk gelişinde kendini Darülfünun Matematik Profesörü Kerim Erim karşılar. Schwartz 6 Temmuz 1933’te Milli Eğitim Bakanı ile yaptığı yedi saatlik görüşme sonunda, Zürih’e şu telgrafı çeker: “Üç değil 30”. Gerçekte bu rakam 1933 Kasım ayına kadar 60’a ulaşır.

Albert Malche’ın üniversite reformu konusunda herhangi bir özgün düşüncesi veya deneyimi olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. “Üniversite reformu uzmanlığı” gibi bir alan da bulunmadığı için ve yukarıda anlattığım verilerle birleştirildiğinde şunu düşünebiliriz: Ya istenildiği biçimde rapor yazacak birisi olduğu için Malche seçilmiştir, ya da, Tschulok-Schwartz bağlantısı nedeniyle, Alman bilim insanlarının Türkiye’ye getirilmesi için uygun kişi olduğu için seçilmiştir. Son bir seçenek her iki olasılığın da geçerli olmasıdır. Ancak hangi seçenek geçerli olursa olsun, kesin olan tek şey, Kemalist yönetimin kafasında işi daha başlangıçta bitirdiği ve Akil Muhtar’ın süreç içerisinde önemli yer tuttuğudur.

Tasfiye sırasında Milli Eğitim Bakanı olan Reşit Galip üzerinde de biraz durmak gerekir. Görünen odur ki, bakanlığa atanmasının esas nedeni tasfiye sürecini gerçekleştirmekti. Gerçekten de, reform için start verildikten sonra bakanlığa atanmış, reformu ve tasfiyeyi gerçekleştirmiş ve sonrasında incir çekirdeğini doldurmayacak bir gerekçeyle de görevden alınmıştır. Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanlığı sadece 13 ay sürmüştür (19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933). Görevden ayrılması Reşit Galip’in “Devrim Tarihi” dersini vermek istemesi ve bazı kişilerin bunu Mustafa Kemal’e aktarıp, “Sizin vermeniz gereken bir dersi ne hakla Reşit Galip verir” tarzında bir konuşmayla, aralarında gerginlik yaratması ve sonuçta Reşit Galip’in istifa etmesi biçiminde anlatılırsa da, bu bir bakanın görevden alınması/görevi bırakması için yeterli bir neden gibi görünmemektedir. Reşit Galip tam bir cumhuriyet aktivistiydi. Kişilik yapısı radikal kararlar alabilmeye ve uygulamaya uygundu. Esas mesleği hekimlik olan Reşit Galip’in halkevleri çalışmaları sırasında yayımladığı broşürlere bakılırsa, en basit konuda bile radikal çözümlerden yana olduğu görülecektir.

Belirtilmesi gereken bir diğer noktada, tasfiye edilen öğretim üyelerinin haklarının verilmesiydi. Öncelikle kendi meslekleriyle ilgili istedikleri ve boş olan yerlere tayinleri yapıldı. Herhangi bir yere atanmak istemeyenlere de bir yıl süreyle maaşları ödendi. Elbette bunların hiçbirisi tasfiye edilmenin sıkıntısını azaltacak şeyler değildi (bir öğretim üyesi intihar etmiştir), ama 1980 tasfiyesiyle kıyaslandığında, bu tasfiyenin bir “adabı” olduğu anlaşılacaktır. 1933 yılı düşünüldüğünde, eğitimli insan sayısındaki azlık, daha doğru bir ifadeyle yetersizlik de, böyle bir kararda etkili olmuş olabilir. Burada vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta, tasfiye listesinin hazırlanmasında öğretim üyeleri arasındaki çekişmenin önemli rol oynadığıdır.

Tasfiye sonrası İstanbul Üniversitesi üç kaynaktan sağlanan öğretim elemanlarıyla kurulmuştur. Bunlar doktora yapmak için 1928’den itibaren yurtdışına yollananlar, tasfiye sonrası geride kalan 80 civarındaki öğretim üyesi ve Nazi Almanyası’ndan kaçan biliminsanlarıydı. Bilindiği gibi, 1930 dünya ekonomik bunalımından Almanya’da payını almıştı. Artan işsizlik oranı radikal akımları bu arada milliyetçi/ırkçı partileri güçlendirmişti. Naziler iktidara geldikten sonra, “devlet memuriyetinin meslek olarak ifasına dair kanun” ile belirlenen bir dizi uygulamaya gitmişlerdi. Bu yasanın en önemli ve konumuzu da ilgilendiren yönü, Ari ırktan olmayanlar ve ilerici düşüncelere sahip olanların çalışmalarına son vermeye olanak tanımasıydı. Beklendiği gibi üniversiteler bu yasadan payını aldı ve çok sayıda biliminsanı önce işinden oldu, sonrasında da Almanya’yı terk etmek zorunda kaldı. Tasfiyenin başladığı ilk öğretim yılında, Almanya’daki öğretim üyelerinin yüzde 14,8’i üniversite dışı kalmıştı. Almanya’da tasfiyeye uğrayan öğretim üyelerine yardımcı olmak için, İsviçre’de yukarıda da söz ettiğimiz Yurtdışındaki Alman Bilim Adamları Derneği kurulmuştu. Bu derneğin başkanı Schwartz aracılığıyla da Türkiye’ye çok sayıda biliminsanı getirildi. Bu biliminsanları aracılığıyla İstanbul Üniversitesi zamanının en iyi üniversitelerinden biri oldu. Ciddi bilimsel çalışmalar ve yayınlar yapıldı. Manyas Gölü, kelaynakların konakladıkları yerler (Birecik) gibi ülkenin coğrafi ve biyolojik kaynaklarının keşfine bile katkıda bulunuldu. Türkiye’ye gelen bilimadamlarından, dünyada çene cerrahisinin kurucusu kabul edilen Kantarowicz’in sözleriyle “İstanbul Üniversitesi dünyanın en iyi Alman Üniversitesi” olmuştu. Eğitim için Almanya’ya giden Ekrem Akurgal’a, “En iyiler Türkiye’de, neden buraya geliyorsunuz?” denildiği, anılarında yer alır. Türkiye’ye gelen her profesör, en kısa zamanda Türkçe öğrenmek ve konusunda ders kitabı yazmakla yükümlüydü. Ayrıca yanlarında teknisyen ve/veya asistanlarını getirebilme olanağı da sağlanmıştı.

Reform sonunda, sadece İstanbul Üniversitesi çok iyi hale gelmemiş, aynı zamanda Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan ilerici insanlara da özgürlük sağlanmıştır. Kantarowicz’in Kemalist iktidarın girişimleriyle toplama kampından alınıp Türkiye’ye getirilmesi buna örnektir. Kızıl Öğrenci Birliği Üyesi, biyokimyacı Buding, Avusturya Komünist Partisi Üyeleri mimar Schütte ve Lithozky ve Romanolog Burkhart, anarşist Slav dilleri uzmanı Menges, Uluslararası İşçi Yardımlaşma Örgütü Üyesi Hindolog Ruben, Sosyalist Gençlik Birliği’nden diş hekimi Kenter, Alman Komünist Partisi üyesi Germanistik uzmanı Anstock, Alman Sosyalist Partisi’nden felsefeci Von Aster, ziraatçı Baade ve mimar Wagner diğer örneklerdir. Sonraları Almanya’dan gelen biliminsanlarının buradaki etkinliklerinden kaygı duyan Almanya, Türkiye’ye 1939 yılında Eğitim Bankalığı memurlarından Herbert Scurla’yı göndererek, onları takip ettirmiştir.

Yabancı biliminsanlarıyla, Darülfünun’dan Üniversite’ye geçenler arasında doğal olarak bir gerginlik vardı. Bunun esas nedeni ücretler arasındaki farktı. Gerçekten yabancı profesörler Türk meslektaşlarından 6-7 kat fazla maaş alırken,1934 yılında yapılan zamla makas daha da açılmıştır. Hükümet bunun yabancı biliminsanlarının ülkeye çekilebilmesi için yapıldığını söylemiştir. Yapılan bir çalışmada, yabancı biliminsanlarının yüzde 80’inin en az bir, yüzde 60’ının en az iki kitap yazdığı bulunmuştur. Ancak esas yararları, gerek içerik, gerekse yöntem olarak bilimi yaygınlaştırmış olmalarıdır. Yarattıkları entelektüel ortam, uzmanlık alanlarında yaptıkları danışmanlık ayrıca not edilmesi gereken noktalardır.

“1933 reformu amacına ulaştı mı?” sorusunu Erdal İnönü şöyle yanıtlamaktadır: “Amacı, Türkiye’de yükseköğretimde araştırma geleneğini yerleştirmek olarak alırsak, yanıtımız hiç kuşkusuz ‘Evet, ulaştı’ olacaktır. Bunu araştırma verimine bakarak söyleyebiliriz. Temel ve uygulamalı bilimlerin her dalında Türkiye’nin araştırma yayınları 1933’ten başlayarak sürekli bir artış gösterir. Zaman zaman duraklamalar olsa da artış, bugüne kadar hep devam etmiştir. Başlangıçta yayınların çoğu yabancı profesörlerden kaynaklanıyordu. Ama bu durum çabuk değişti. 1950’li yıllara gelindiğinde İstanbul Üniversitesi batı Avrupa’da tanınan, muhatap kabul edilen bir öğretim ve araştırma kurumu haline gelmişti. Yayımladığı araştırma dergileri batı üniversitelerinin kütüphanelerine girmişti. Yabancı araştırıcılar sık sık İstanbul’a gelip konuşmalar yapıyorlardı. Cahit Arf, Ratip Berker, Hulusi Behçet ve başkaları gibi araştırıcıların Türkiye’deki çalışmaları batıda tanınıyor, izleniyordu.”

Sonuç olarak 1933 tasfiyesinin, barındırdığı hatalara rağmen, tarihin tekerleğini ileri çevirdiği söylenebilir. Tasfiye kavramının her zaman yanlışı temsil etmediğinin net bir ifadesidir.

İstanbul Üniversitesi ile aynı yıl, 1933’te, Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmüş ve 1944 yılında ise Hukuk, Dil ve Tarih Coğrafya, Fen ve Tıp Fakültelerinin birleştirilmesiyle Ankara Üniversitesi kurularak, Türkiye’deki üniversite sayısı üçe çıkartılmıştır. Bu dönemde not edilmesi gereken bir olay da, 1942 yılında Vezneciler’deki Fen Fakültesi’nin (Zeynep Hanım Konağı) yanmasıdır. Bu yangınla birlikte Türk üniversite tarihine ait birçok belge kül olmuş ve üniversite tarihi yazımı zorlaşmıştır.

Kaynak: İzge Günal, 50 Soruda Üniversite, Bilim ve Gelecek Kitalığı, Nisan 2013 s. 86-94