Ana sayfa 187. Sayı Kaybolan çocukluğumuz

Kaybolan çocukluğumuz

145
PAYLAŞ

Melis Mine Şener Avşar

Geçen zaman evrende ne kadar küçük, ne kadar önemsiz bir parça olduğumuzu hatırlatır bize. Bu yüzden de yaşlanmayı sevmeyiz çoğumuz. Çocukluğumuz hemen hepimiz için güzel hatıralarla dolu bir sığınaktır. Çoğumuz hiç ağlamamış, hiç düşmemiş, hiç hayal kırıklığına uğramamış gibi hatırlarız onu. Şimdiki zamanın sıkıntılarından uzak, neşeli bir hatıralar yığını olarak… Yine de bazı talihsizler vardır. Bu törpülenmiş güzel hatıralara bile sahip olamamış, çocukluklarında bile hayatları ters gitmiştir onların. Yakınımızda değilseler, onları genellikle görmeyiz, duymayız. Onlar da fazla konuşmaz zaten. Etrafa bakarken hüznü, mutsuzluğu görme bahtsızlığıyla ödüllendirilmiş olanlar; görürler, duyarlar, anlarlar. Anlayanların bazıları bu kadarla kalmaz, anlatır da… Kimi yalnızca anladığını anlatır, kimi de anladığından bir dünya yaratır. İşte Mahir Ünsal Eriş, anladığından dünya yaratma kabiliyeti olan yazarlardan olduğunu Kara Yarısı’nda gösteriyor.

Kitap bizi üç bölümde toplam on beş öyküyle buluşturuyor. Burada Bir Sokak isimli öyküyle hüzünlü bir açılış yapıyor Kara Yarısı. Bazılarının çocukluğunun içine gömüldüğü o sesini duyuramama halini, o nefes alamaz da boğulur gibi yaşayışı üç dört sayfalık metinde okuyucuya aktarıyor. Ardından gelen Bir Sürgün Anısı’nda meraklı insanlarla dolu küçük kasabaların içinden bir öyküyü okuyoruz. Bugüne bakınca sanki artık hiç kalmadığını zannettiğimiz; birbirini gözleyen, sokaktan geçenlerin her tül perde kıpırdanışında izlendiklerini hissettiği küçük, meraklı insanlarla dolu kasabalardan biri. Biz çocukken her yerde gözü kulağı olan teyzeler, her dedikodudan haberi olan çaycılar olurdu ya hani, hâlâ onların var olduğu bir zamanda geçiyor hikâye. Kim bilir, belki hâlâ gerçekten vardır öyle yerler. Oralarda hayat yalnızca sosyal medyada birbirini gözetlemeye indirgenmemiştir belki. Yine de anlatılan olaydan dolayı muhtemelen kitabın en gülümseten öyküsü. İstop ise kıskançlıktan gözü dönen bir adamın yarattığı kavgayla sevdiği kadının onu delirme raddesine getirmesini hepimizin başından geçenler gibi gösteriveriyor bize. Birbirini iyi tanıyan kişilerin birbirini en çok incitebilecekler olduğunu fısıldıyor aslında bir kavgayı anlatırken. En yakınındakinin canı nasıl yanar en iyi sen bilirsin çünkü. İstersen onun canını en çok yakacak olan sensin, basit bir tartışmadan dünyayı başına yıkmayı bilen sen. Damat’ın Hikayesi, 80 kuşağındaki taşra çocuklarına bir turnusol belki de. Hemen hepimizin mahallesinde bulunan, yarım akıllı berduş insanların, çöpleri karıştırıp geçinen evsizlerin, arkasından konuşulan delilerin hikâyesi gibi. Öykü bana çocukluğumun o kayıp insanlarını hatırlattı. Çocuk aklımla anlamadığım ama biraz büyüyüp bazı gerçekleri fark edince hayatın acımasızlığına üzülüp şaşakaldığım o kırık dökük insanların hayatlarını. Erduran Abi’nin Beni Kurtardığıdır başlıklı üç öykülük bölüm, üniversite yıllarını, parasızlıktan bölüşülen yemekleri, sonu gelmeyen kâğıt oyunlarını, asılan dersleri, son dakika çalışılan sınavları anlatıyor ana izleklerinin etrafında. Bu arada hayatımızın büyük sorunlarının gerçekte ne kadar büyük olduğunu hatırlamak ve kendini tutamayıp gülmemek mümkün değil. Keşke o kadarlık olsaydı hayatın dertleri! Bölüme adın veren Erduran Abi, okul yıllarında hepimizin bir benzerine sahip olduğu abidir bence. Biraz da böyle güzel insanların yüzü suyu hürmetine o kadar güzel hatırlanır o zamanlar. Hatıraların içinde barınan Erduran Abi’lerin sayesinde… Üçüncü bölüm Dört Şehir, çoğumuzun içinde olduğu beyaz yakalı iş hayatından, eski Türk filmlerindeki pavyonlara uzanan birbirine bağlı dört küçük öyküden oluşuyor.  Hem aşina olduğumuz bir ilişkiler ağını, hem de çoğumuzun oldukça uzağına düştüğü ışıklı ve müzikli dünyaları bir araya getiren öyküleri okurken kimi okurların kulağına Neşet Ertaş türküleri çalınacağına inanıyorum.

Böyle böyle, hemen her hikâyeyi okurken bizi bir geçmiş zaman ipine bağlıyor Mahir Ünsal Eriş. O iplerle kimi zaman çocukluğumuza, kimi zaman gençliğimize, belki de kısa bir zaman öncesine uzanıveriyoruz. Çoğunlukla o zaman tam anlamını kavramadan geçip gidiveren, sonraları düşündükçe ya da başka bir olay yaşanıp tortusu içimizde aynı yere denk düşünce manasını kavradığımız hatıralarla buluşturuyor bizi. Bir daha orada olamayacak olmanın sızısı ile “keşke o zaman farkına varsaydım” hissiyatı yaratan tuhaf bir çaresizlik, bir güz sıkıntısı gibi insanın içine çöküyor birden. Sonra ayracı yerleştirip kitabın kapağını kapatınca, sanki bir filmi seyredip bitirmiş de sinema salonundan ağır ağır çıkıyor gibi dönüyorsunuz gerçek hayata. Bazıları vardır anlatıcı olur, pazar filenizi doldurmanızı bile bir masalla ya da bir destanla anlatabilir. Kara Yarısı da böyle bir anlatıcının kaleminden çıkmış, hesabını kapatamadığımız hatıraları çağıran başarılı bir öykü kitabı olarak bizi selamlıyor.

Kara Yarısı, Mahir Ünsal Eriş, Can Yayınları, 2019, 144 s.