Ana sayfa 187. Sayı Tarihsel olgular nasıl ele alınmalı?

Tarihsel olgular nasıl ele alınmalı?

357
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Geleceği elde etmeye yönelik sınıf mücadelesinin en önemli cephelerinden biri geçmişe ilişkindir. Her sınıf kendi geleceğini yapmaya çalışırken kendi geçmişini de yazar. Dolayısıyla tarih sürekli yeniden yazılır. Yeniden yazılmak tarihin fıtratında vardır; çünkü tarih sınıf mücadeleleri tarihidir. Tarih-üstü ve zaman-üstü bir güç olsaydı ne iyi olurdu! Ama yoktur. O halde yeniden yazım devam edecek.

Geçmişi olmayanın geleceği olamaz denir. Sürekliliğe vurgu yapan bir önermedir bu. Büyük atılım dönemlerinde ise devrimciler geçmişe değil geleceğe, sürekliliğe değil kopuşa vurgu yaparlar. En genelde bakıldığında iki yaklaşım da doğrudur. Hiçbir şey mutlak olarak yeni değildir, hiçbir şey de mutlak olarak eski… Geçmiş ve gelecek iç içedir.

Geleceği elde etmeye yönelik sınıf mücadelesinin en önemli cephelerinden biri geçmişe ilişkindir. Geleceğin kendilerine ait olduğunu iddia eden güçler bunun kanıtlarını geçmişte ararlar, geçmişten güç devşirirler. Bu nedenle tarihsel olgulara yaklaşım, bir tarih tartışmasından çok keskin bir politik tartışmaya dönüşür. Her sınıf kendi geleceğini yapmaya çalışırken kendi geçmişini de yazar. Dolayısıyla tarih sürekli ve sürekli yeniden yazılır. Yeniden yazılmak tarihin fıtratında vardır; çünkü tarih sınıf mücadeleleri tarihidir.

Bu metinde tarih yazımına ilişkin bazı yaklaşımları ele alacağız. Bir bölümü epey tartışmalı olacaktır. Doğaldır, çünkü tarihi insanlar yapıyor ve yazıyor. Tarih-üstü ve zaman-üstü (yani insanüstü, hatta doğaüstü) bir güç olsaydı ne iyi olurdu! Ama yoktur. O halde tartışma (ve çatışma) devam edecek…

Tarihsel mirasımız nasıl tespit edilebilir?
Tarihin akışı uygarlaşma yönünde midir, uygarlıktan kurtuluş yönünde mi? İlericiliğin ölçütü uygarlaşma düzeyi midir, yoksa uygarlıktan ne kadar kurtulunduğu mu? Bu soruya vereceğimiz yanıt, hem nasıl bir gelecek arzuladığımızı, hem güncel sınıf ilişkilerindeki safımızı, hem de geçmişteki mirasımızı ve esin kaynaklarımızı belirler.

Tarihten neyi ilerici mirasımız olarak sahipleneceğimiz konusunu açıklığa kavuşturabilmek için nesnel ölçütlere ihtiyacımız var. Ezilen sınıfların gerçekleştirdiği her hareket ilericidir diyemeyiz; tarihte tersi örnekler de var. Üretim araçlarını ve üretimin örgütleniş düzeyini (örneğin teknolojiyi, bilimi) geliştiren her adım ilericidir de diyemeyiz; onun da tersi örnekleri var.

Öte yandan uygarlaşma ve uygarlıktan kurtulma süreçleri, kolayca birbirinden ayrılamayan iç içe geçmiş iki süreç. Çünkü hem uygarlaşma hareketlerinin uygarlıktan kurtuluş yönleri var, hem de uygarlıktan kurtuluş hareketlerinin uygarlık tesis etme yönleri. Yani çoğu zaman aynı harekette iki sürecin dinamiklerinin de bir arada ve iç içe işlediğini görürüz.

Örneğin, İslam biliminin ve felsefesinin doruğu diyebileceğimiz 9.-10. yüzyıllarda hüküm süren Abbasi yönetimi mi ilericidir, yoksa aynı dönemde onlara karşı büyük bir halk ayaklanması örgütleyen Karmatiler mi? 11. yüzyılda duralamaya başlayan İslam uygarlığına yeni bir ivme kazandıran ve bir gençlik aşısı anlamına gelen Selçukluların ünlü veziri Nizamülmülk (adı üzerinde: devlete düzen getiren) mü ilericiliği temsil etmektedir, yoksa Selçuklulara karşı ayaklanan Hasan Sabbah liderliğindeki hareket mi (Nizamülmülk’ün Hasan Sabbah’ın bir fedaisinin suikastı sonucu hayata veda ettiği de rivayet edilir)? Uygarlığı ve düzeni temsil eden Roma yönetimi mi yoksa onlara karşı Spartaküs önderliğinde ayaklanan barbar kökenli köleler mi ilericiydiler? (Roma’nın çürüme dönemi değil, yükseliş dönemlerinden biriydi bu) 19. yüzyılda Hindistan’ı ve Çin’i sömürgeleştirmeye çalışan İngilizleri -yöntemleri ne kadar acımasız da olsa- nesnel olarak “tarihin kılıcı” (yani ileriye doğru devindirici) olarak mı değerlendirmek doğrudur, yoksa gerici sömürgeciler olarak mı? Hintli veya Çinli bir ilerici tarihçi, kendi ülkesinin o dönemini nasıl analiz eder? Kapitalist sistemin yerleşmesi anlamına gelen 19. yüzyıl Avrupa’sında ve Amerika’sında gerçekleşen endüstri devrimini ilericilik-gericilik bağlamında nesnel olarak nasıl değerlendireceğiz? İlerici ise 8 Mart’ı ve 1 Mayıs’ı nereye koyacağız? Makine kırıcılar hareketi (ludizm) yobazlık ve gericilik miydi, yoksa işçi sınıfının sisteme karşı ilkel de olsa bir tepkisi anlamında ilerici bir rol mü oynadı? Daha pek çok örnek verilebilir…

Çıkardığımız dergilerde hem Ortaçağ Doğu uygarlığının bilime ve felsefeye katkılarını (Abbasi dönemi) hem de Karmatileri, hem Nizamülmülk’ün ünlü Siyasetname’sini hem de Hasan Sabbah’ı, hem endüstri devriminin kazanımlarını hem de işçi hareketlerini işledik; her ikisini de olumlayarak! Hem Beyt-ül Hikme’yi kuran Abbasi halifeleri hem Karmatiler, hem Nizamülmülk hem Hasan Sabbah, hem Sezar hem Spartaküs ilerici mirasımızın içinde mi yer alacak? Bunlar birbirlerine karşı savaşan güçlerin temsilcileri! Yoksa bilim ve teknoloji tarihini ele alırken başka, sınıf mücadeleleri tarihini ele alırken başka kıstaslarımız mı olacak? Sıkıntılı konulardır bunlar, dolayısıyla daha geniş süreçleri perspektife alarak geliştireceğimiz daha inceltilmiş (farklı boyutları ayrıştırılmış) ölçütlere ihtiyaç var.

Uygarlık aşamasında ilericiliğin ölçütü
İnsanın birkaç milyon yıllık kültürel evriminde ilerlemenin temel dinamiği insan-doğa çelişkisidir. Bu çelişki, doğayı alt etmek, doğadan kopmak değil, doğal koşullara giderek daha üst düzeylerde uyum sağlamak anlamındadır. İnsanoğlu doğada türünü devam ettirebilmek için verdiği yaşam mücadelesinde giderek daha üst düzeyde araçlar ve teknikler geliştirerek ve daha üst düzeyde örgütlenerek yol alabilmiştir. Üretici güçlerin (başta bir üretici ve emekçi olarak insanın kendisi, insanlar-arası işbölümü ve örgütlenme, üretim araçları, üretim deneyimleri ve teknikleri) gelişimi, insanoğlunun mevcut doğa koşullarının dayattığı sınırlılıkları giderek daha üst düzeylerde aşmasını, bu koşullardan özgürleşmesini sağlamıştır. Kısacası, tartışma alanımızın -hâlâ devam eden ve insanlık var olduğu sürece devam edecek olan- en geniş süreci diyebileceğimiz kültürel (toplumsal) evrimin motoru insan emeğidir.

Uygarlık sürecinde ilericiliğin ölçütünü “emeğin özgürleşmesi” olarak formüle etmek daha doğru olacaktır.

Bu perspektifin ışığında baktığımızda ilericiliğin (ilerlemenin) ölçütü “üretici güçlerin gelişimi” olarak saptanabilir. Başta insanın kendisi olmak üzere üretici güçleri geliştiren her adım “ilerici”, üretici güçleri duraklatan ve tahrip eden her adım da “tutucu, gerici” olarak nitelenebilir.

Durum bu kadar yalınsa karmaşıklık ve bulanıklık nereden kaynaklanıyor? Karmaşıklığın nedeni “uygarlık”tır. Toplumsal evrimin belli bir aşamasında insan topluluklarının üretici güçlerin gelişimini hızlandırmak ve daha garantili bir biçimde güvence altına almak amacıyla icat ettiği sınıflı (ve devletli-ordulu-dinli) toplum biçimidir. Uygarlık ile birlikte insan toplulukları farklı çıkarlara sahip sınıflara bölünür ve sömüren-sömürülen, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen ilişkileri yaşanmaya başlar. Uygarlık, toplumun çoğunluğunu (insan emeğini, emekçiyi) köle-serf-işçi vb. olarak egemen sınıfın bir üretim aracına dönüştürür, metalaştırır. İnsan-doğa ilişkisinde toplu olarak özne olan insanların büyük çoğunluğu öznelikten çıkar, nesneye dönüşür. Artık özne, emekçiler de dahil olmak üzere bütün üretici güçleri ve doğal kaynakları özel mülkiyetine alan egemen sınıftır.

İnsan-doğa çelişkisi en genel sürecin temel çelişkisi olarak devam eder, fakat bu çelişkinin özel bir çözümü olan uygarlık aşamasında insan-insan çelişkisi (sömüren-sömürülen) öne çıkar, başat çelişki olur. Bu noktada ilericiliğin ölçütü de karmaşıklaşır ve önceden bulunmayan şu soru gündeme girer: Kime göre, hangi sınıfa göre ilerici/gerici? Üretici güçlerin gelişmesi son tahlilde yine ilerleme anlamına gelir belki ama bu “ilerleme” sınıfsal bir nitelik kazanır; ilericiliği/gericiliği, kimin amaçlarına uygun olarak geliştirildiği, kimin mülkiyetinde olduğu, kim tarafından kullanıldığı, kimin çıkarlarına hizmet ettiğine göre sorgulanır. Üretici güçlerin bir bölümü (üretim araçları, teknoloji vb.) belki çok daha hızlı ve kapsamlı biçimde gelişmektedir ama bu gelişmenin bedeli en büyük üretici güç olan emekçinin sömürüsü, yıkımı, bağımlılığıdır.

Bu aşamada ilericiliğin ölçütü salt “üretici güçlerin gelişmesi” olmaktan çıkar; bu gelişmenin en büyük üretici güç olan emekçi üzerindeki sömürüyü ve bağımlılığı zayıflatıp zayıflatmaması esas ölçüt olur. Herhangi bir üretim ilişkisinin (veya uygarlık modelinin) ve o üretim ilişkisinin hakim sınıfının ilerici ve gerici dönemlerinin (insanlığı ilerletip ilerletmediğinin) ölçütü de budur.

Ezilenlerin, emekçilerin tarih boyunca verdikleri, sınıflılıktan, sömürüden ve insanın insana bağımlılığından kurtuluş mücadeleleri insanlığın ilerici mirasının parçasıdırlar. Bu mücadeleler, sınıflı-devletli uygar toplumların gelişiminin (üretim ilişkilerinin dönüşümünün) ve üretici güçlerin gelişiminin esas motorudurlar. Henüz sömürünün ve bağımlılığın tümden yok olmasını getirmemişlerdir, çoğu zaman sömürüye dayalı yeni bir üretim ilişkisinin doğması sonucunu vermişlerdir ama onu zayıflatmışlar ve emek lehine kazanımlar elde etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında uygarlık tarihi, uygarlıktan (sınıflılıktan, devletlilikten, sömürüden) kurtuluş tarihidir. Sonuç olarak uygarlık sürecinde ilericiliğin ölçütünü “emeğin özgürleşmesi” olarak formüle etmek daha doğru olacaktır.

Mirasımız (yani müzemiz) böyle. Peki, esin kaynaklarımız? Yani hâlâ arazide olan, hâlâ savaşmakta olan ilerici mirasımız? Bunlar nasıl tespit edilebilir?

Tarihsel esin kaynaklarımız nasıl tespit edilebilir?
Bu sorunun yanıtını aramaya başlamadan önce kısaca bir ayrımı vurgulamakta fayda var. “Tarihsel mirasımız” ile “tarihsel esin kaynaklarımız”, kapsamları farklı kavramlar. Mirasımız, tarih boyunca -bize göre- ilerici olan hareketlerden ve fikir akımlarından oluşur. Esin kaynaklarımız ise bu büyük mirasın hâlâ arazide olan, hâlâ savaşmakta olan, güncel mücadelemizde hâlâ silahımız olan kesimidir. Bunları saptamak belki de mirasımızı saptamaktan daha önemli bir uğraştır. Çünkü miras saptaması daha çok bir tarih tartışmasıyken, esin kaynakları saptamasının güncel politik önemi de vardır.

Şimdi soruya dönelim: tarihsel esin kaynaklarımızı nasıl tespit edebiliriz? En kestirme ve pratik yol, geniş ayrımda kendi safımızı oluşturan kitlelerin tutumlarına bakmaktır. İlerici kitle hareketleri (son dönem örnekler: Cumhuriyet mitingleri ve Haziran Ayaklanması) ve emekçi direnişleri hangi posterleri, bayrakları taşımakta, hangi sloganları atmaktadır (kitlesel olanlarını kastediyorum)?

Örneğin Hz. Muhammed de Fatih Sultan Mehmet de tarihsel mirasımız içinde yer alabilir (bana göre öyledir). Fakat sözünü ettiğim ilerici kitle hareketleri artık Muhammed’in, Fatih’in posterlerini veya bayraklarını taşımıyorlar; “Muhammed’in askerleriyiz” veya “Fatih’in askerleriyiz” diye slogan atmıyorlar. Neyi taşıyorlar? Atatürk posterlerini ve al yıldızlı bayrağı. Nasıl haykırıyorlar: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye. Bu örnekten bile, Hz. Muhammed ve Fatih’in mirasımız içinde yer almakla birlikte artık deyim yerindeyse “müzede” olduklarını, Mustafa Kemal’in ise hâlâ arenada savaştığını ve esin kaynağı olduğunu çıkarabiliriz.

Salt olgucu değiliz, sadece kitlelerin kendiliğinden tutumlarına bakarak karar veremeyiz. Bu durumun kuramsal bir nedeni var: toplumsal olarak hangi geniş süreçte yaşadığımızın tespiti ile ilgili.

Mirasımız, tarih boyunca -bize göre- ilerici olan hareketlerden ve fikir akımlarından oluşur. Geniş kitleler ölçeğinde esin kaynaklarımız ise bu büyük mirasın hâlâ arazide olan, hâlâ savaşmakta olan, güncel mücadelemizde hâlâ silahımız olan kesimidir.

Uygarlığın (sınıflılığın) başlangıcından günümüze dek iki büyük toplumsal dönüşüm yaşandığı görülür. Bunlardan ilki uygarlığa geçiş ve haraçlı toplumların oluşumu sürecidir ve birçok ara aşamayı içererek kabaca 5000 yıl sürmüştür. Bu süreçte iki yeni sınıf doğar: Egemen, yönetici ve sömürücü sınıf olarak aristokrasi (soylular) ile ezilen, yönetilen ve sömürülen sınıf olarak emekçiler (köle, serf, köylüler). İkinci büyük toplumsal dönüşüm ise Modernite’dir; aristokrat sınıfların yıkılışı ve haraçlı sistemin tasfiyesi. Uygarlıktan (sınıflılıktan) kurtuluş sürecinin başlangıcı olarak niteleyebileceğimiz bu dönüşümün taş çatlasa 500 yıllık (ülkemizde ise ancak 150 yıllık) bir geçmişi vardır. Bu süreçte de iki yeni sınıf doğar: Burjuvazi ve sonrasında proletarya. Kısacası, uygarlık tarihi açısından ilk büyük kopuşu uygarlığa geçiş olarak alırsak ikinci büyük kopuş da Modernite’dir.

İnsanlık günümüzde hâlâ Modernite sürecini yaşıyor; içinde yaşadığımız geniş süreç budur. Hatta bu sürecin henüz çok başlarında olduğumuz söylenebilir. İşte bu nedenle geniş kitleler dara düştüklerinde ve harekete geçtiklerinde, Türkiye Modernitesinin en köktenci atılımının simgelerine sarılmaktadırlar.

Modernite bir dönüm noktasıdır. Farklı toplumlar için daha ayrıntılı analizler yapılabilir elbette; ama kabaca, miras ve esin ayrımını yaparken turnusol kâğıdımız Modernite’dir. Genel anlamda Modernite öncesi miras, Modernite sonrası esin kaynağı olarak tespit edilebilir. Bu ayrımın en net (ve en sıcak) olduğu coğrafyalardan biri de Türkiye’dir.

Miras ve esin ayrımı yapmamanın veya ikisini birbirine karıştırmanın ne zararı vardır? Sadece bir tarih (veya tarih felsefesi) tartışması yapıyor olsaydık fazla zararı olmazdı; tarihsel materyalist yöntemin ne olduğunu vurgular geçerdik. Fakat öyle değil; esin kaynakları dediğimiz an siyaset de işin içine girer.

Miras ile esin arasındaki ayrım bulanıklaştırılırsa, yani Modernite dönemeci vurgulanmazsa, örneğin İslamcılık ve kaba milliyetçilik ile ilericilik arasındaki ayrım da bulanıklaştırılmış olur. Bu da günümüzde kim iktidardaysa ve ideolojik hegemonyada kim öndeyse onun işine yarar. Yani felsefi bir yanlışın ötesinde politik bir yanlış da yapılmış olur. Karşı safın ekmeğine yağ sürme tehlikesini içinde barındırır. Bilindiği gibi bugün İslam ve Osmanlı bayraklarını taşımak isteyenler de var ve bunlarla sadece bir tarih tartışması yapmıyoruz.

Her düşünce, kaynaklandığı toplumsal koşullarla sınırlı
Süreklilikleri vurgularken ve tarihsel paralellikler yaparken sık düşülen bir hata, her düşüncenin içinde oluştuğu sürecin toplumsal koşullarıyla sınırlı olduğunu kavrayamamaktır. Genellikle düşüncelerin benzerlikleri vurgulanır, ama o düşüncelerin hangi koşulların ürünü oldukları unutulur; dolayısıyla abartılı ve gerçeklerle uyuşmayan sonuçlara varılır.

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı önsözde şöyle söyler: “İnsanların hayatlarını belirleyen şey bilinçleri değildir; tersine, bilinçlerini belirleyen şey onların toplumsal hayatlarıdır.”

Sadece sıradan insanlar değil, büyük düşünürlerin, bilimcilerin, siyasetçilerin ve Marx’ın kendisi de -ne kadar yanlış biçimde “çağının ilerisinde” diye nitelenseler de- bu temel materyalist yasanın dışında değiller. “Çağın ilericisi” olunabilir, ama kimse “çağının ilerisinde” olamaz.

Düşünceler gökten vahiy olarak inmezler. “İlham perisi” hoş ve edebi bir benzetmedir ama bilimsel bir anlamı yoktur. Her şeyi yazan veya önceden haber veren “kutsal kitaplar” da sadece birer inanç ürünüdürler (Bunu sadece dinsel inanç sahipleri için değil, savundukları felsefenin yıllar öncesinde çok farklı koşullarda yaşamış kurucularının yazdıklarında günümüz sorunlarının çözümünü bulmaya çalışan her türden “dogmatik” için de söylüyorum). Söyledikleri her şeye inanılan ve sorgulanmadan tekrar edilen lider kültleri de dinsel düşünce biçiminin modern kılıf giydirilmiş yansımalarıdır; böyle “mucizevi” insanlar yoktur. Büyük bilimsel kuramlar, felsefi veya politik akımlar da dahil her türlü düşüncenin kaynağı bilimsel deney ve toplumsal pratiktir. İlham perilerimiz -daha önce yapılıp bize aktarılanlar da dahil- yaptığımız gözlemler, toplumsal ilişkilerimiz içinde edindiğimiz algılar, sınıf mücadelesi pratiği içinde ulaştığımız sonuçlardır.

Elbette insanlar salt algısal düzeyde kalmazlar. Öyle olsaydı ne felsefe olurdu ne bilim ne sanat ne edebiyat ne de siyaset… Zihinsel faaliyet de toplumsal pratiğin çok önemli bir parçasıdır. Burada vurgulamak istediğimiz kaynaktır, bilincin toplumsal hayat ile olan ilişkisidir. İnsanlar o kaynaktan beslenip sözünü ettiğimiz o muhteşem ürünlerini verirler; ama o kaynaktan yola çıkıp…

Dolayısıyla tarihsel paralellikler yaparken, ele aldığımız düşüncelerin hangi kaynaktan beslendiklerini irdelemek ve yaptığımız paralelliği bunu dikkate alarak sınırlamak, düşünce tarihine doğru yaklaşabilmek için şarttır. Örneğin, bizim de zaman zaman yaptığımız “İslam’ın Marx’ı: İbni Haldun” türü benzetmelerin yayımcılık açısından bir anlamı vardır belki ama bilimsel açıdan aşırı abartı taşır ve doğru değildir. İbni Haldun ve Marx, belki yaşadıkları dönemin en ileri düşünsel yapılarını kurmuşlardır ama çok farklı toplumsal koşulların ve süreçlerin insanlarıdırlar.

Paralelliği dengeli yapabilmek (ayrıca tarihsel miras-esin farkını doğru tespit edebilmek) için, ele aldığımız sürecin kapsamını net olarak belirlemek anahtar önemdedir. Tüm bir uygarlık sürecini ele alıyorsak, bu tarihsel süreç boyunca -örneğin- ezilenlerin ezenlere karşı tüm başkaldırıları ve bu başkaldırıların temsilcilerinin ürettiği fikirler aynı başlık altında toplanabilir; köle isyanlarından proletarya devrimlerine dek hepsi bu başlık altına girebilir. Ama bu kadar. Spartaküs’ten bir Lenin, İbni Rüşt’ten bir Voltaire veya Marx çıkarmaya çalışmak zorlama ve çarpıtma olacaktır.

Büyük toplumsal veya kuramsal atılımları, onları yaratan toplumsal koşulların sınırlarını ne kadar zorladıkları ile değerlendirebiliriz ve gerçekten haklarını verebiliriz; yoksa onları bir farazi zaman makinesine koyup dönem atlatarak değil. Zorlama paralellikler, gerçek değerlerini anlamamızı da engeller.

Biz öyle olmasını isteriz belki ama mucize diye bir şey yoktur. Her tarihsel olgu, ortaya çıktığı dönemin koşullarıyla açıklanabilir.

Olgu-süreç diyalektiği
Tarihsel değerlendirmelerde olgulardan ve kaynaklandıkları toplumsal koşullardan hareket etmek temel yöntemdir, ama yeterli midir? Eğer tarihi sadece bir kronoloji yazmak için değil geleceğe uzanmak için ele alıyorsak, olgu kavramında biraz daha derinleşmek gerekiyor.

Her tarihsel olgu bir sürecin, hatta çok sayıda farklı sürecin bir parçasıdır. Dolayısıyla tek başına soyutlanmış bir olay olarak değil, bir parçası olduğu süreçte oynadığı rol ve yaptığı etki ile ele alınmalıdır. Yani esas olarak süreç kavranmalıdır ki, o sürecin kapsamındaki olguların etkileri daha isabetle değerlendirilebilsin, yerli yerine konulabilsin.

Öte yandan aynı olgu farklı süreçlerde farklı etkiler yapmış olabilir. Örneğin İstanbul’un fethinin Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişim sürecinde oynadığı rol ile genel anlamda kapitalizmin gelişim sürecinde oynadığı rol farklı olabilir. Aynı olgu farklı süreçlerin parçası olarak farklı hatta zıt etkilerde bulunmuş olabilir. Daha sınırlı bir süreçte “merkezi feodal atılım” olarak değerlendirilen olgu, daha geniş süreçte “kapitalizmin gelişiminin tetikleyicilerinden biri” olarak nitelenebilir. Dolayısıyla bir tarihsel olguyu değerlendirebilmek için ya hangi sürecin parçası olarak ele alındığının sınırları net olarak belirlenmeli ya da derinlemesine bir analiz isteniyorsa çeşitli süreçlerde oynadığı roller mümkün olduğunca toplam olarak ele alınmalı, deyim yerindeyse damıtılmalı ve hesap böyle kesilmelidir.

Tarih, olup bitmiş olaylar dizisi değil, canlı bir organizmadır. Süreçler ilerledikçe, süreçler sonuçlandıkça yeniden ve yeniden yazılır. Gelecekte yaşanacaklar, geçmişi değiştirebilir.

Fakat hesap kesmek de her zaman kolay değildir. Çünkü bir tarihsel olgunun parçası olduğu süreçlerden bazıları henüz sonuçlanmamış olabilir. Aynı olgu, sonuçlanmış bir sürecin parçası olarak hesabı kesilip yerli yerine oturtulmuşken, henüz sonuçlanmamış bir sürecin parçası olarak sonul değerlendirmeden epey uzak olabilir. Bu noktada tipik örnek Kolomb (Amerika’nın Avrupalılarca keşfi) değerlendirmesidir. 20 Mayıs 1506’da hayata veda eden Kolomb, 500. ölüm yıldönümünde, bir yanda “büyük bir uygarlık öncüsü” olarak anılırken diğer yanda geniş kitleler “Kolomb’a ölüm!” diye haykırıyorlardı. Aynı tarihsel olgu/kişilik hakkında 500 yıl sonra bile birbirine bu kadar zıt değerlendirmeler yapılabiliyorsa, demek ki Kolomb için hesap vakti henüz gelmemiştir. Kolomb henüz araftadır!

Kısacası tarih, olup bitmiş olaylar dizisi değil, canlı bir organizmadır. Süreçler ilerledikçe, süreçler sonuçlandıkça yeniden ve yeniden yazılır. Gelecekte yaşanacaklar, geçmişi değiştirebilir. Geçmişi değiştirmek için zaman makinesine değil, geleceğe müdahil olmanın araçlarına ihtiyacımız var. Uygarlığın ilk öncüleri Sümerler, on bin yıl sonranın tarihçileri tarafından insanların bir dönem için saptıkları olumsuz bir yolun temsilcileri olarak değerlendirileceklerdir belki, kim bilir?

Tarihin ilerleyişi kaotiktir. Bu kaotiklik içindeki düzenliliğe (nedenselliğe) mümkün olduğunca yaklaşabilmeye çalışmak gerek. Tarihin sonu gelmeden gerçeğe yakın bir tarih yazımı yapılamayacak gibi duruyor. Bu, en genel anlamda insanlığın evrimini yazmak için de geçerli. Belki de gerçeğe en yakın insanlık tarihi, insanlık süreci son bulduğunda yazılabilecek. Biz bugün dinozorların tarihini nasıl yazıyorsak… O dönemde yazacak birileri veya “yazmak” diye bir fiil kalacaksa eğer…

Olgu-olasılık diyalektiği
Düşünülmesi gereken bir nokta daha var: Geçmiş (tarih, yaşanmış tarihsel olgular) zorunlu muydu? Olanlar olmak zorunda mıydı? Sadece olanlardan (olgulardan) yola çıkarak mı geliştirmeye çalışmalıyız toplumsal gelişim yasalarını?

“Uygarlık aşaması zorunlu muydu?” veya “kapitalizm zorunlu muydu?” gibi soruları sormak anlamlı mıdır? “Olan olmuş; tarihçiler olanın nedenlerini ve gelişim yönünü tahlil etmeye çalışmalıdır, ötesi boş spekülasyondur” diye bir itiraz gelebilir böyle sorulara. Bu itiraz ne kadar haklıdır?

Geleceğe ister istemez olasılıkçı bakıyoruz. Çeşitli olasılıkları öngörmeye ve mümkün olduğunca hepsini hesap ederek yön çizmeye çalışıyoruz. Hangi olasılık bize göre daha olumluysa, onu güçlendirmeye (olasılığını artırmaya) çabalıyoruz. Geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin kesin sonuçlar veren denklemler (yasalar) yok elimizde. Bunun nedeni toplumbilimin henüz -örneğin bir astronomi kadar- gelişmemiş olması mı? Toplumbilim de yeteri kadar geliştiğinde, astronomlar gelecekteki Güneş tutulmasını nasıl kesin olarak öngörebiliyorlarsa, toplumbilimciler de örneğin ne zaman devrim olacağını aynı kesinlikte öngörebilecekler mi? Böyle olmadığını ve hiçbir zaman da olmayacağını, toplumbilimin maddesinin farklı olduğunu biliyoruz (doğa bilimleri de ne kadar determinist, o da ayrı bir tartışma konusu).

Geleceğe ilişkin nedenselliği (neden-sonuç ilişkilerini) bu denli olasılıkçı kurarken, geçmişe (tarihe) determinist yaklaşabilir miyiz? Gelecek olasılıklarla dolu, geçmiş ise bir kader mi? Geçmişe ve geleceğe yaklaşım bu denli farklı olabilir mi? Geçmiş ile gelecek birbirlerinden bu denli ayrı mı?

Her olgu, olmadan önce olasılıklardan biridir. Olan, ille de olmak zorunda değildi. Olmama ihtimali de vardı? Eğer böyle bir ihtimal olmasaydı ve olan her şey zorunlu olarak olsaydı, geleceği de hiç sektirmeden bilebileceğimiz bir aşamaya ulaşabileceğimizi düşünmek gerekirdi. Geçmiş deterministse gelecek de böyle olurdu. O zaman tarih ve toplumbilim birer “kader bilimi” haline gelirdi. Bu yaklaşım sonuç olarak bizi, doğaüstü ve toplumüstü bir gücün varlığının kabulüne götürürdü.

Eğer “olan” olmak zorunda değil idiyse (ki öyledir), olabilecek olan sayısız olasılıktan biri oldu idiyse, toplumbilim “bilimsel” olacaksa ve bir bilim niteliği kazanacaksa sadece “olan” ile değil “olabilecek olanlar”la da ilgilenmek zorundadır. Sadece olanları değil olabilecek olanları da dikkate alan (kapsayan) bir mekanizmalar ve kavramlar bütünü (çerçevesi) geliştirmek zorundadır. Geçmiş (tarih) dediğimiz şey, olasılıklardan sadece biri değil midir? Diğer olasılık gerçekleşseydi tarih tamamen değişmeyecek miydi? O takdirde sadece “olana” bakarak geliştirdiğimiz tarih analizleri çöpe atılmayacak mıydı? Kaldı ki, gerçekleşmesi olası olan ama gerçekleşmeyen olasılıklar yok olup gitmişler midir, geleceğe hiç etkileri olamaz mı?

Tarihi çözümlemeye çalışırken sadece olgulardan değil, mümkün olduğunca (olguyu da kapsayan) olasılıklardan hareket edilmeli. Geleceğe nasıl olasılıkçı yaklaşılıyorsa tarihe de olasılıkçı yaklaşılmalı. Tarihsel olguyu daha kapsamlı biçimde anlamak, o olgunun neyin olasılığı olduğunu -elbet mümkün olduğunca- anlamaktan geçiyor. Bu, gereksiz bir tarih spekülasyonu değildir. Çünkü her olgu çeşitli süreçler içinde anlam kazanır ve o süreçlerin bir bölümü hâlâ devam etmektedir. Süreçler, gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş olasılıklarıyla birlikte devam etmektedir.

Geçmiş, olmuş bitmiş değildir. Gelecek, geçmişi değiştirebilir. Geçmiş geleceği nasıl belirliyorsa, gelecek de geçmişi belirler. Zorunluluk dediğimiz şey aslında bir olasılıktır. Geleceğin olasılıklı olmasının nedeni geçmişin de olasılıklı olmasıdır. Zaten bu nedenle devrimler olasıdır. Geçmiş olasılıklı olmasaydı ve geleceği belirleseydi, devrimler de imkânsızlaşırdı.

Tarihin yeniden ve yeniden yazılmasının nedeni de budur.