Ana sayfa 187. Sayı 17 Ağustos 1999 depreminin 20. yılında Marmara ve İstanbul’da durum nedir?

17 Ağustos 1999 depreminin 20. yılında
Marmara ve İstanbul’da durum nedir?

3707
PAYLAŞ

Prof. Dr. Haluk Eyidoğan

İstanbul dahil göç alan ve deprem tehlikesi bulunan birçok şehrimizde kayıp riskleri büyüyor. Ortaya çıkan manzara çoğunlukla planlı ve yaşanabilir bir kentleşme değil, bir yığılma. Şehir yönetiminde yanlış kararların ve plansızlığın faturası sellerle, depremlerle ve diğer doğal ve insan kaynaklı olaylarla karşımıza çıkar. Araştırmacılar Marmara Denizi içerisinde büyük bir depremin önümüzdeki 25 yıl içerisinde olma olasılığının % 65’e eriştiğini, her yıl bu oranın % 2 arttığını hesapladılar.

Bu yıl 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin 20. yılı dolmuş oluyor. Bu yıldönümü vesilesi ile Türkiye’nin yaşadığı büyük can kaybının nedenlerinin yeniden sorgulanması, Marmara Denizi’ne ilerleyen Kuzey Anadolu Fayı ile ilgili yapılan yeni çalışmaların sonuçlarının halkımızla paylaşılması, Marmara’da olası bir büyük depreme hazır olunması ve gelecekteki olası bu depremin İstanbul ve çevredeki diğer şehirlerde oluşturacağı kayıp risklerinin azaltılması konularının değerlendirilmesi gerekir. Marmara’da beklenen büyük deprem ne zaman gündeme gelse bilimsel bulgular yanı sıra kâhinlik söylemleri de duyarız. Bu yazımın amacı hem “Marmara’da büyük deprem olacak mı olmayacak mı?” sorusunun yarattığı “şüphenin” giderilmesine yönelik bilimsel bulguları açıklamak, hem de deprem risklerini azaltma eylemlerinin doğru stratejilerle hızlandırılması gereğine değinmektir. Ancak, İstanbul’da deprem korkusu bahane edilerek yalnızca rant amaçlı yık-yap gibi plansız ve yoğunluk artırıcı ve çevre, imar ve şehir plancılığı bilimine aykırı imar ve sözde dönüşüm uygulamalarını onaylamadığımı da özellikle belirtmek isterim.

Türkiye ve Marmara’nın deprem etkinliğinin günümüzde durumu
Ülkemizdeki doğal afet kayıpları sıralamasında en büyük pay depreme aittir. İkinci sırada heyelan, üçüncü sırada ise sel ve taşkın bulunur. İklim değişimi ile ilgili son yıllardaki istatistikler sel, taşkın, heyelan ve hatta tayfun gibi afet türlerinin artacağına işaret etmektedir (1). Türkiye doğal ve insan kaynaklı tehlikeler ve maruz kalma oranı bakımından ülkeler arası değerlendirmede 10 üzerinden 7,1 puanla 19. sırada, korunmasızlıkta 5,1 puanla 47. sıradadır.

Türkiye ve yakın çevresinde 1900 yılından 2019 Nisan’a kadar büyüklüğü 4,0 ve daha fazla olan deprem sayısı toplam 14.262 adettir (Şekil 1). Bunların 36 tanesi 7,0 ve daha büyük, 180 tanesi 6,0 ile 6,9 büyüklüğü arasındadır (Şekil 2). Bu depremler sonucunda 86.802 kişi hayatını kaybetmiş ve 597.865 konut ağır hasar görmüştür (4). 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin ikincil etkiler dahil makro-ekonomik maliyetleri 20 milyar ABD Doları’na yakın olmuştur. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) kaynaklarına göre Türkiye’de ortalama her beş yılda bir geniş çapta can ve mal kaybına neden olan büyük bir deprem yaşanmaktadır. Depremler nedeniyle yılda yaklaşık 1000 kişinin hayatını kaybettiği ve 2100 kişinin de yaralandığı; yine ortalama 7000’den fazla binanın yıkıldığı veya ağır derecede hasar gördüğü resmi raporlara geçmiştir (4).

Şekil 1. Türkiye ve yakın çevresinde büyüklüğü M ≥ 4,0 olan depremlerin dış merkez konumları (2).

Türkiye ve çevresinde 1900 yılından sonra olmuş ve büyüklüğü 4,5 ve daha fazla olan depremler için hesaplanmış sismik enerjinin zamana göre değişimi incelendiğinde (Şekil 3), 1904-1956 döneminde kuvvetli depremler nedeniyle sismik enerji çıkışı oldukça yüksektir. Bu tarihten sonra 1990’lara kadar sismik enerji çıkışı azalmış ve 17 Ağustos 1999 Gölcük depremi ve sonrası sismik enerji çıkışı artmaya başlamıştır. 1999 sonrası dönemde sismik enerji artışını sağlayan depremler sırasıyla 17 Ağustos 1999, 12 Kasım 1999 (Düzce), 23 Ekim 2011 (Van) ve 12 Kasım 2017 (İran) depremleridir. Ancak 1970 öncesine bakıldığında Türkiye ve yakın çevresinde sismik enerji çıkışı önceki dönemlere bakıldığında beklenenden az olmuştur. Bu durum, önümüzdeki yıllarda Türkiye ve çevresinde büyük depremler olma olasılığının yüksek olacağı şeklinde yorumlanabilir. Önemli bir deprem kuşağı üzerindeki ülkemiz için bu sismik enerji boşluğu dönemi, özellikle deprem tehlikesi yüksek bölgelerdeki kent yöneticileri tarafından dikkatle değerlendirilmelidir.

Kuzey Anadolu Fayı Adapazarı’nın batısında üç ana kola ayrılarak yan kollarıyla birlikte nüfusu 20 milyona varan Marmara bölgesini bir pençe gibi sarmalaır (Şekil 4a). Bu kolların en aktif olanı Kuzey Marmara Fayı, İstanbul’un hemen güneyine doğu-batı doğrultusunda yerleşmiş, yarattığı çek-ayır hareketi ile deniz tabanında derinlikleri 1100 metreye varan üç tane çukur oluşturur (Şekil 4). Kuzey Marmara Fayı yılda 2-3 santimetrelik bir kayma hızı ile yanal yönde hareket eder, yüzbinlerce yıldır her büyüklükte deprem yaratmayı sürdürür. Son 2017 yılda Marmara bölgesi dahilinde büyüklüğü 6,8 ve daha fazla olan 44 deprem olmuştur (Şekil 4b).

Şekil 2. 1900-2019 (Nisan) yılları arasında Türkiye ve yakın çevresinde oluşan ve büyüklüğü M≥4,0 olan depremlerin sayısal dağılımı. (3).

Kuzey Marmara Fayı Yassıada ve Sivriada’ya 3 km, diğer adalarımıza 8 km, Anadolu yakası kıyılarına ortalama 14 km, Avrupa yakası kıyılarına ise 10 km ile 24 km arasında uzaklıkta konumlanır.

Marmara Denizi ve çevresi yerbilimcilerin (jeoloji, jeofizik, jeomorfoloji) her zaman ilgiyle araştırdıkları bir yer olmuştur. 17 Ağustos 1999 Gölcük depremi sonrası araştırmalar daha büyük ivme kazanmıştır. Başta Kuzey Marmara Fayı olmak üzere Marmara Denizi tabanını kıran tehlike yaratacak faylar yeniden haritalanmış, tehlike düzeyleri belirlenmiş (Şekil 4) ve olası depremler için kayıp senaryoları üretilmiştir (5, 6, 7). Bu süreçte Marmara bölgesinin deprem tehlikesine yönelik çok sayıda ulusal ve uluslararası bilimsel makale ve rapor yayınlanmıştır. Bu tür araştırma ve incelemeler halen sürmekte ve tehlikenin boyutu hakkında bilgiler ilgili kurumlar tarafından halka ulaştırılmaktadır.

Türkiye deprem tehlike haritası değişti
Bina deprem yönetmeliği ve ona eşlik eden deprem tehlike haritaları inşaat mühendisleri, plancılar, sigortacılar, yerbilimciler ve diğer ilgili sektörler tarafından kullanılır. Ülke çapında veya bölgesel deprem tehlike haritaları çoğunlukla olasılık yöntemlerine göre hesaplanır. Kriz ve acil durum yönetimi, deprem ana (master) planları, özel projeler ve benzer bazı çalışmalar için tanımsal tehlike haritaları da üretilir.

Ülke, bölge ve kent planlama çalışmalarında maruz kalınabilecek risklerin azaltılmasına yönelik uygulamalara ve senaryolara altlık oluşturması bakımından deprem tehlike haritaları özellikle ülkemiz için her zaman önemli bir konu olmuştur. Türkiye’de deprem tehlike haritası ilk kez 1945 yılında yayımlanmış, daha sonra 1947, 1963, 1972 ve 1996 yıllarında yenilenmiştir (6).

Şekil 3. Türkiye ve yakın çevresi depremlerin neden olduğu sismik enerji (Joule) çıkışının yıllar itibariyle değişimi. Tarih belirtilmiş depremlerin büyüklüğü 7,0 ve daha fazladır.

17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde ortaya çıkan önemli eksikliklerden hareketle 2007’de yapıların güçlendirilmesine yönelik bir yenileme yapılmış, daha kapsamlı bir deprem yönetmeliği ve deprem tehlike haritası çalışması nedense biraz geç kalınarak 2013 yılında başlatılabilmiştir. Yeni Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği ve Deprem Tehlike Haritası 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe girmiştir (8). Tehlike haritasının hesabına esas olarak 32-45 derece kuzey enlemleri ve 23-48 derece doğu boylamları arasında kalan tarihsel depremler (1900 yılı öncesi dönem) ile 1900-2012 tarihleri arasında olan aletsel dönem depremleri yeniden derlenmiş ve diri faylarla ilişkileri değerlendirilmiştir. Bu bağlamda Türkiye ve çevresindeki 553 adet diri fay yeniden sınıflanmış, deprem kaynak kuşakları belirlenmiş ve olası depremlerin yaratabileceği en büyük yer hareketleri belirlenmiştir (Şekil 5).

En büyük yer ivmesi (PGA) ve 0,2 saniye ve 1,0 saniyelik periyotlara karşılık gelen ivme değerleri ve farklı yineleme dönemleri için (2475, 475, 72 ve 43 yıl) e-devlet WEB sayfası üzerinden toplam 12 deprem tehlike haritası hizmete sunulmuştur (Şekil 5). Haritadaki olası sismik tehlike değerleri, kaya zemin durumu baz alınarak zeminin sismik S dalgası hızı Vs30 = 760 m/s değeri için hesaplanmıştır. Ayrıca, en büyük partikül hızı ve periyoda bağlı partikül hızı haritaları da hesaplanmıştır. Yeni deprem yönetmeliği Türkiye’de ilk kez yüksek yapılar için de kurallar getirmiştir. Yönetmelikte 30 kat ve daha yüksek yapıların deprem sırasında hareketlerinin kaydedilmesi için bina üzerinde belirlenecek noktalara deprem ivme kayıtçıları yerleştirilmesi ve çalıştırılması zorunluluğu getirilmektedir.

Şekil 4. (a) Kuzey Anadolu Fayı Sakarya’nın batısında üç ana kola ayrılarak Marmara bölgesine yerleşmektedir. Şekildeki fay hatları türleri ve özelliklerine göre renklendirilmiştir. CI: Çınarcık Havzası çukuru, CE: Merkez Havza çukuru, TE: Tekirdağ Havzası çukuru. Diri fay türleri sismotektonik özelliklerine göre sınıflanmıştır (7). İstanbul açıklarındaki elipla gösterilen alan Kuzey Marmara Fayı’nın kilitlenme ve gerinim (strain) biriktirdiği parçayı göstermektedir. (b) Marmara Bölgesi’nde MS 32-2019 yılları arasında büyüklükleri 5,0 ve daha büyük olan depremlerin dışmerkez dağılımları. Koyu renkli daireler 1900 yılı öncesi depremleri, içi boş daireler 1900 yılı sonrası olan depremleri göstermektedir.

Marmara Bölgesi’nin deprem tehlikesi ve İstanbul
1500 km uzunluktaki Kuzey Anadolu Fayı 7,9 büyüklüğündeki 1939 Erzincan depreminden sonra batıya doğru büyüklüğü 6,7’den büyük 10 tane hasar yapıcı depremi tetikleyerek ilerlemiş (10, 11) ve en son 17 Ağustos 1999 Gölcük depremini yaratmıştır (Şekil 6). Gölcük depremi, Kuzey Anadolu Fayı’nın Sakarya-İzmit Körfezi çıkışına kadar olan bölümünün kırılmasıyla oluşmuştur. Fayın İzmit Körfezinden Tekirdağ açıklarına doğru giden bölümünün (Kuzey Marmara Fayı) gelecekte başka bir büyük depremin ana hattı olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm üzerinde jeoloji-jeofizik-deniz bilimciler tarafından çok sayıda inceleme yapıldı. Mürefte-Şarköy hattı üzerinde 9 Ağustos 1912’de 7,4 büyüklüğündeki deprem (12) Kuzey Anadolu Fayı’nın o bölümdeki deprem enerjisinin önemli bir bölümünü açığa çıkarmıştır. Dolayısıyla, 1912 depremi ile 1999 depremi arasında kalan sismik boşluğun biriken deprem enerjisinin ne zaman büyük bir depremle açığa çıkacağı tüm çalışmaların odak noktası olmuştur (Şekil 6). Yerbilimciler Türk, Fransız, İtalyan, Japon ve Amerikan araştırma gemileriyle Marmara Denizi’ni sismik araştırma ve batiskaf aletleri ile taradılar ve çok sayıda jeolojik ve jeofizik veri toplayıp değerlendirdiler. Benzer projeler bugün hâlâ sürmektedir. Yerbilimciler tarihsel ve aletsel dönemde olan tüm deprem verileri kullanılarak 17 Ağustos 1999 depreminin Kuzey Marmara Fayı üzerinde gelecekte büyük bir depremin olma olasılığını % 15 oranında artırdığını hesapladılar (13).

Kuzey Marmara Fayı’ndan hidrokarbon gazları çıkışı ve fayın kilitlenmesi
Marmara Denizi içerisindeki fay araştırmalarına yönelik yerbilim çalışmaları sürerken, biliminsanları yeni bilgiler üretmekte ve bunları bilimsel dergilerde yayınlamaktadırlar. Bu yayınlar bazen yazılı ve görsel medyaya yansımakta ve toplum bu konuda bilgilendirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu tür haberlerden sonra bazen konu nedense depremin olacağı kesin tarihin tartışılmasına dönüşmekte, hatta “şu kadar yıl Marmara’da büyük deprem olmayacak” beyanlarına kadar varmaktadır. Artık bilinmelidir ki “şu tarihe kadar deprem olmaz” demek olanaksızdır.

Şekil 5. 50 yılda %10 aşılma olasılığına göre (475 yıllık yineleme dönemi) hesaplanmış Türkiye yeni deprem tehlike haritası. Haritaya ilgili WEB sayfasından erişilmekte, koordinat bazında zemine ve bina türüne göre maruz kalınacak yatay ivme ve partikül hızı değerleri elde edilmektedir (9).

Marmara’da hidrokarbon gazı (*) ve deprem ilişkisi: 2008 ve 2018 yılında Geli ve ekibi Marmara Denizi’nde yaptıkları araştırmalarda (14, 15), Kuzey Marmara Fayı’nın birçok noktasında hidrokarbon gazının açığa çıktığını ve bunun oradaki diri faylarla ilişkisi olduğunu bilimsel bulgulara dayanarak göstermişlerdi. 2018’de yapılan bilimsel yayının (15) özet bölümündeki açıklamalar şöyledir: “… 1999 yılında olan İzmit ve Düzce’nin yıkıcı depremlerinden sonra bugüne kadar olan sürede Marmara Denizi’nde uzanan Kuzey Anadolu Fayı (İstanbul sismik boşluğunu içeren bölümü dahil) boyunca depremsellik özellikleri, fayın mekanik davranışını (sünme ve kilitlenme) anlamak adına kapsamlı olarak incelenmiştir. Fayın deprem etkinliği (depremsellik) şimdiye kadar yalnızca tektonik kaynaklı olarak yorumlanmıştır. Ancak Kuzey Marmara Fayı’nın (KMF) çok sayıda hidrokarbon gazı kaynağını kesip geçtiği bilinmektedir. Bu makalede (b), Marmara Denizi’nin batısındaki 25 Temmuz 2011 tarihli M 5,1 depremini izleyen çok sayıda artçı sarsıntıların, basınçlı gazın yerleştiği 1,5-5 km derinlik aralığında ve KMF boyunca yüzeydeki tortul tabakalarına kadar göç eden aşırı basınçlı gaz haznesi bölgesinde oluştuğunu gösterdik. Bu nedenle, İstanbul’un kıyı ötesi deniz alanı içerisindeki küçük deprem etkinliğinin (büyüklüğü M=3’den küçük) sağlıklı yorumu için deniz tabanı altındaki doğal gazla ilişkisi dikkate alınmalıdır.”

Bu bulguyla ilgili olarak araştırmanın müelliflerinden biri olan Marco Banhoff (GFZ-Potsdam-Almanya) bu bulguların ayrıntı olduğunu ve İstanbul beklenen deprem tehlikesini değiştirmeyeceğini, var olan büyük deprem tehlikesine ek olarak fayların kestiği büyük gaz yataklarının deprem sırasında büyük patlamalar yapabileceğini ve bu tehlikenin de düşünülmesi gerektiğini söylüyor.

Şekil 6. a) Kuzey Anadolu Fay kuşağı üzerinde doğusundaki 1939 büyük Erzincan depremi (M:7,9) ile başlayan ve tetiklenen büyük depremlerin batıya doğru göçünün gösterimi. b) 1939’da Erzincan’dan başlayan deprem göçü, 1999’da Kocaeli’nin batısında durmuş, Kuzey Marmara Fayı üzerinde gerilim artışına neden olmuştur (10, 11).

Kuzey Marmara Fayı’nın bir bölümünün kilitlenmesi bulgusu: Marmara Denizi’ndeki Kuzey Marmara Fayı’na yönelik araştırmalar çeşitli bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla sürmektedir. Bunlardan biri de geçenlerde Nature Communication dergisinde yayınlandı (16). Makalenin başlığı “İstanbul açıklarında deniz tabanındaki Kuzey Anadolu Fayı’nda (Kuzey Marmara Fayı) intersismik (iki deprem arası) dönemde gerinim (strain) birikimi”. Kuzey Marmara Fayı’nın Kumburgaz çukuru ile Çınarcık çukuru arasındaki parçasına odaklanan bu çalışmaya ait makalenin özetinde şu açıklama var: “… Deniz tabanında jeodezik gözlemler, Marmara Denizi’ndeki Kuzey Anadolu Fayı’nın bir bölümünün (Kuzey Marmara Fayı) kilitli olduğunu ve bu nedenle zorlandığını gösteriyor. Bu fay parçası boyunca gerilme birikimi daha önce karasal gözlemlerden tahmin edilmekteydi veya deprem etkinliğinin az olmasından biliniyordu, ancak her iki yöntem de tamamen kilitli veya tamamen sünen (krip) fay davranışları arasında ayrım yapamamıştı. Bir akustik transponder ağı (akustik uzaklık ölçme ve konum belirleme aygıtı), 2,5 yıl boyunca deniz tabanındaki kabuk hareketlerini duyarlı şekilde ölçtü ve önemli bir fay yer değiştirmesi saptayamadı. Okyanus dibi deprem kayıtçıları tarafından izlenen seyrek deprem etkinliği ile birlikte fay hareketinin olmaması, en az 3 km derinliğe ve olasılıkla kristal temel kayalar içerisinde tam bir kilitlenme olduğunu göstermektedir. O bölgedeki 1766 büyük depreminde oluşan faylanmadan bu yana en az 4 m olan kayma açığı, Marmara Denizi’nde İstanbul açıklarında 7,1 ile 7,4 büyüklüğü arasında değişebilecek depreme eşdeğer olacaktır.” Bu araştırmanın sonucu da Kuzey Marmara Fayı’nın deprem enerjisi biriktirdiğini ve gelecekte bir gün kırılarak büyük bir depremin başta İstanbul ve Marmara Denizi çevresindeki yerleşimleri etkileyeceği görüşünü desteklemektedir (Şekil 4).

Tarihsel depremlerin de hesaba katıldığı olasılık hesaplarına göre Marmara Denizi içerisinde büyük bir depremin önümüzdeki 25 yıl içerisinde olma olasılığının % 65’e eriştiği, her yıl bu oranın % 2 arttığı hesaplanmıştır (13). Bu bulgu deprembilim çevresinde geniş bir kabul görmüştür.

İstanbul kıyıları için tsunami tehlikesi nedir?
Deprem, denizaltında yanardağ püskürmesi, kıyılarda veya deniz altında büyük heyelan, meteorun denize düşmesi veya denizde nükleer patlama tsunamiyi tetikleyen olaylar olarak sıralanabilir (17). Bugünkü istatistiklere göre tsunami olaylarının % 75’i depremlerden, % 10’u kaynağı bilinmeyen nedenlerden, % 8’i deniz heyelanlarından, % 5’i volkanik patlamalardan, % 2’si meteorolojik olaylardan kaynaklanmıştır. 1901-2000 yılları arasında tsunami olaylarının % 76’sı Pasifik Okyanusu’nda, % 10’u Akdeniz’de, % 9’u Atlantik Okyanusu’nda ve % 5’i Hint Okyanusu’nda olmuştur. En büyük tsunamiler Pasifik Okyanusu’nda olmaktadır.

Depremin sığlığına, deniz derinliğine, kaynağın büyüklüğüne, fay bloklarının hareket türüne, dip topoğrafyasına (batimetri) ve kıyı şekline bağlı olarak gelişen tsunami, değişen tırmanma yükseklikleriyle kıyılara ulaşır (Şekil 7). Büyük depremler sırasında tsunaminin kıyılarda tırmanma yüksekliği onlarca metre olabilir. Ege ve Akdeniz’de tsunami uyarı düzeneğinin kurulması için kıyıdaş ülkeler çalışmalar yapmaktadırlar. Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz’i kapsayan güney Avrupa bölgesinde MÖ 6150 yılından bugüne kadar olan dönemde kıyılarda 290 adet tsunami olayı gözlenmiştir. Bilimsel yayınlara göre Karadeniz’de kaydedilen tsunami sayısı, 3 tanesi Türkiye kıyılarında olmak üzere toplamda 23’tür. Marmara Denizi kıyılarında 43 tsunami, Doğu Akdeniz’de ise 96 adet tsunami kayıtlara geçmiştir. Ege Denizi’nde son 65 yılda çok sayıda tsunami olayı belgelenmiştir (18, 19).

Şekil 7. İstanbul kıyıları için hesaplanan olası tsunami dalga yükseklikleri ve tsunaminin değişkenleri (20).

İstanbul’un deprem tehlikesine yönelik yapılan çalışmalar çerçevesinde Marmara Denizi’nde deprem ve deniz heyelanlarıyla oluşabilecek tsunami değerleri saptanmış ve yayınlanmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü, Avrupa ve Anadolu Yakası Mikro Bölgeleme Projesi (Yüklenici Firma: Japonya OYO Int. Co.) kapsamında “İstanbul Kıyılarını Etkileyebilecek Tsunamiler için Benzetim ve Hasar Görebilirlik Analizi” projesi yapmıştır (20).

Bu proje bulgularına göre, Marmara Denizi tabanında oluşacak büyük bir depremin İstanbul kıyılarında oluşturması olası en büyük dalga tırmanma yüksekliği ortalama 5,6 m, tsunami dalgasının kıyılara erişme zamanı 5-10 dakikadır (Şekil 7). Sığ deniz alanları, liman ve tekne barınakları, ırmak ve dere ağızları, denizden yüksekliğe göre değişmek üzere su kütlesi kıyıdan 100-150 metre kara içerisine girecektir. Marmara Denizi’nde etkili olma süresi 90-120 dakika olacaktır. Depremin Adalar ilçesine (Prens Adaları) yakınlığı düşünülürse ilk ve en yüksek tsunami dalgaları Yassıada, Sivriada’ya ulaşacaktır.

Kıyıların dik eğimli denizaltı yamacı üzerinde birikmiş büyük miktarda alüvyon/çamur kütleler heyelan için kritik duruma geldiğinde veya bir depremin tetiklenmesiyle heyelan harekete geçerek kıyılarda tsunami yaratabilir. İstanbul için mikro-bölgeleme etütleri çalışmasında böyle bir olasılığın varlığı değerlendirilmiştir (7). Kuvvetli bir deprem olmasa bile var olan yerbilimsel koşullar ve orta kuvvetteki deprem etkinliği nedeniyle İstanbul kıyıları için “depremsiz tsunami” yaşama olasılığı göz ardı edilmemelidir.

Tsunamiye hazırlık ve sakınma için; yerleşim bölgelerinin nerelerinde, hangi koşullarda ve ne yüksekliklerde sular altında kalacağı bilgisi uygulama imar planlarına işlenmelidir, tsunami tehlikeli alanlarda gece/gündüz seçenekleri için risk ve kayıp senaryoları belirlenmeli ve sakınım planları yapılmalıdır, riskleri azaltacak önlem ve öneriler her ölçekte imar plan notlarına işlenmelidir ve Marmara ve diğer denizlerimiz için akıllı “tsunami erken uyarı düzeneği” kurulmalıdır.

Deprem günümüzde önceden haber verilemiyor
Depremlerle ilgili olarak bugüne kadar edinilen istatistik verileri ve yerbilimine ait bilgi birikimini kullandığımızda, uzun dönemde depremlerin dünyanın hangi bölgelerinde ve hangi deprem kuşakları üzerinde olacağını bilebiliyoruz. Örneğin yılda 20’ye yakın 7 ve daha büyük depremin % 80’nin Pasifik Okyanusu çevresindeki Ateş Çemberi bölgesinde olacağını istatistiksel olarak söylemek olanaklıdır. Eldeki bilgi birikimine göre deprem tehlikesi yüksek yerler çok kesin olmamakla birlikte belirlenebilmektedir. Bu bilgi bize tehlikenin varlığı konusunda öngörüde bulunmamızı, önlemler konusunda uygulamalar yapmamızı sağlıyor ancak depremin olacağı tarihi ve büyüklüğü kesin olarak önceden haber vermek (prediction) bugün için olanaksızdır. Önceden haber verme konusu üzerinde araştırmalar çeşitli ülkelerde sürdürülmektedir (21).

Tahmin (olasılık) ve depremi önceden haber verme sıkça karıştırılan iki kavram olmaktadır. Olasılık yöntemlerinde öngörülen bir zaman aralığında deprem kuşakları üzerinde olası bir depremin büyüklüğünü hesaplamak zor değil. Ancak bu bilgi depremlerin yerini, oluş zamanını ve büyüklüğünü çok kesin olarak bilmemize, yani önceden bilerek haber vermeye yetmiyor. Meteorolojik tahminler önceden haber verme derecesinde çok yüksek bir kesinlikle verilebiliyor. Tayfunlar, kasırgalar uzaydan ve yerden izlenebiliyor ve ne zaman nereye ulaşacağı çok kesin söylenebiliyor. Ne yazık ki yerbilimleri deprem için bu aşamaya henüz varamamıştır.

Eğer depremin yerini, zamanını ve büyüklüğünü önceden haber verme aşamasına gelinmiş ise, halka yapılacak duyuruyu ancak ilgili yöneticilerin olumlu ve olumsuz tüm sosyal ve ekonomik etkileri göze alarak yapmaları ve ortaya çıkacak sosyo-ekonomik sorunları üstlenmeleri gerekecektir. Depremin önceden haber verilmesiyle ilgili yayınlanan “Avrupa Konseyi Depremi Önceden Haber Verme Etik Kuralları” (22) bu konuda yapılması gerekenleri sıralamıştır.

 Marmara’da deprem erken uyarı sistemi var ancak uyarı süresi çok kısa
BM Afet Risklerinin Azaltılması Uluslararası Stratejisi’ne (UNISDR) göre afetler için erken uyarı (early warning), bireylerin, toplulukların, hükümetlerin, işletmelerin ve diğer sektörlerin afet risklerini önlemek, azaltmak ve önlem almak için tehlikeyi izleme, tahmin ve öngörme, risk değerlendirmesi, iletişim ve önceden harekete geçmeyi sağlayan süreçleri içeren bütünleşik bir sistemdir (23).

Erken uyarı topluma “deprem olacağını önceden haber verme” eylemi değil, deprem olur olmaz bilgilendirme düzeneğidir. Erken uyarı düzeninin başarıya ulaşması için şu dört unsur çok önemlidir: a) tehlikenin ve kayıpların (risk) en doğru tahmini, b) tehlike izleme ve uyarı düzeneğinin kurulması ve 7/24 çalıştırılması, c) uyarının iletilmesi ve iletişim yetenekleri ve d) halkın ve yöneticilerin en hızlı ve doğru şekilde bilgilendirilerek davranması ve korunmaya geçmesinin sağlanması. Sıraladığımız bu unsurların herhangi biri aksadığında veya devre dışı kalması durumunda erken uyarı başarısız olacaktır.

Şekil 8. Deprem kaynağından çıkan P ve S dalgalarının erişim farklılığının ve erken uyarı düzeneğinin çalışma ilkelerinin gösterimi (24).

Deprem erken uyarı işlevini yerine getirme amacıyla kurulan sismik ağa “deprem erken uyarı ağı” adı verilir (Şekil 8). Deprem alarm düzenekleri; nükleer santrallar, büyük kimya tesisleri, hava alanları ve demiryolları gibi yapılara yıkıcı deprem dalgaları (S ve Yüzey dalgaları) ulaşmadan otomatik olarak güvenli duruma getirme amacıyla kullanılmaktadır. Japon Ulusal Demiryolları tarafından Acil Deprem Saptama ve Alarm Düzeneği (UrEDAS) adıyla 1990 sonrasında bir uygulanma başlatılmıştır. ABD Kaliforniya’da, Meksika’da ve Tayvan’da, nerede ve ne şiddette bir deprem olduğunu topluma, ilgililere ve medyaya internet üzerinden olabildiğince erken sunma denemeleri yapılmaktadır. BÜ Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü erken uyarı ve acil müdahale sistemini 2003 yılından itibaren geliştirmeye başlamış ve İstanbul için doğalgaz ve elektrik akışının deprem anında devre dışı bırakılmasına yönelik bir uygulama yapmaktadır (25).

Deprem için erken uyarı düzeneği P ve S dalgaları arasındaki hız farkını kullanarak tasarlanmıştır. Noktasal kaynak varsayımından hareketle oluşan depremin her 8 km uzaklığı için erken uyarı süresi ortalama 1 saniye kadardır. Erken uyarı süresi depremin büyüklüğüne, derinliğine, depremi yaratan faylanmanın doğrultusuna ve uzunluğuna bağlı olarak değişir (26).

Noktasal bir deprem kaynağı için, örneğin deprem 16 km uzaktaysa ortalama 2 saniye, 24 km uzaktaysa ortalama 3 saniye zamanımız vardır. Büyük depremlerde deprem fayının konum ve büyüklüğüne göre erken uyarı süresi artabilir. Depreme yakın alanlarda ve yerleşmelerde bu miktardaki süreler pratik bir korunma davranışını sağlayacak uzunlukta değildir.

Akdeniz ülkeleri olası bir tsunami için erken uyarı düzeneği kurma kararı almışlardır. Uyarı düzeneğinin tsunami oluştuktan sonra yerelde 2-3 dakika içerisinde, uzak alanlarda ise 15 dakika içerisinde uyarı verecek yetenekte olması tasarlanmaktadır (27).

Afet risk yönetimi açısından İstanbul’un hali
Afetler politikası geçtiğimiz on yılı aşkın süre içinde tarihi bir değişikliğe uğramış bulunmaktadır. Bu değişikliğin başlıca hedefi, politikanın artık yalnızca afet sonrası yardımlarla sınırlı bırakılmayıp, afet öncesinde risklerin ve olası kayıpların belirlenmesi, risklerin bertaraf edilmesi, azaltılması ve paylaşımı için yapılan çalışmaları ön plana geçirmektir (28, 29).

Afet risklerinin azaltılması projeleri, yoksulluğun ortadan kaldırılması stratejilerinin önemli bir parçasıdır. Çünkü gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerin afet kayıpları giderek artmakta ve ekonomik kaynaklarına zarar vermektedir. Birleşmiş Milletler’in, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin afet kayıplarını azaltmaya yönelik küresel planı olan Sendai Afet Riskini Azaltma Çerçeve Programı 2015-2030’u kabul etmelerinden bu yana üç yıldan biraz fazla bir süre geçmiştir (30). Bu program, ilgili tüm sektörlerde çoklu tehlikeler göz önüne alınarak, her seviyede afet riskinin yönetimine rehberlik etmeyi, Türkiye dahil tüm ülkelere önermiştir. Güçlendirilmiş yerel yönetimler risklerin azaltılmasına yönelik sakınım planlamasını liyakatli ekiplerce ödünsüz uygulamalı ve sürdürülebilir olmasını sağlamalıdır. Türkiye, deprem dahil diğer tüm doğal ve insan kaynaklı afetlerin risklerini azaltmak istiyorsa dünyadaki afet risklerinin yönetimi konusunda Sendai Afet Risklerini Azaltma Çerçeve Programı kararlarına uymalı ve kurumsal, yasal ve sosyal düzenlemeleri ivedi olarak güncellemelidir.

Şekil 9. Afet politikası ve sakınım planı kapsamında afet ve acil durum yönetim şeması.

Hızlı göç, plansız şehirleşme ve sanayileşme sürecindeki ülkemizde, çoğu plansız ve denetimsiz inşa edilen, gittikçe yükselen ve yoğunlaşan binalardan oluşan şehirlerimizin sayısı ve nüfusu artarken depremlerden etkilenme olasılığı da artmış, dolayısıyla “şehir depremleri” sürecine girilmiştir. Bu kadim topraklarda şehir depremleri sürecinin acı örneklerini son 25 yıldır daha fazla yaşadık. 1992 Erzincan, 1995 Dinar ve 1998 Adana-Ceyhan, 1999 Gölcük-İzmit, 1999 Düzce ve 2011 Van-Erciş depremleri son yıllardaki şehir depremlerinin en üzücü ve düşündürücü örnekleridir.

1999 depremlerinden sonra, Türkiye’de alınan bazı kararların, yapılan bazı olumlu çalışmaların ve harcanan emeklerin arzu edilen sonuçları üretememesi ve genel bir memnuniyet yaratamaması, topluma risk azaltma çabalarının ürünlerini somut ve inandırıcı olarak sunulamamasından kaynaklanmaktadır. Afet risklerinin azaltılmasını afet sonrası “yara sarma”, “yardım” ve “ev edindirme” olarak algılıyorsak, riskler azaltılamaz.

“Sakınım Planı” kavramı ilk kez 2000 yılında kurulan Ulusal Deprem Konseyi’nin (UDK) 2002 yılında yayınladığı “Ulusal Deprem Stratejisi” raporunda önerilmiştir (22). Sakınım planı, bütünleşik afet yönetiminin önemli bir parçası olup (Şekil 9); ülke, bölge, büyükşehir ve kent bütünü veya daha küçük yerleşim merkezi düzeylerinde, her tehlike ve risk türüne göre hazırlanan mekânsal, sosyal, ekonomik, yasal ve yönetsel önlemlerin eş güdümünü sağlayan, farklı risk sektörlerine ilişkin risk azaltma projelerini bütünleştiren kapsamlı bir plandır (31).

Yerel yönetimler “Sakınım Planı” ve bununla ilgili eylem planı uygulamaları için sorumlu ve yetkili kılınmalıdır. İçerisinde risk yönetimi ve sakınım planı uygulamaları olmayan bir afet politikası başarılı olamaz. Risk belirleme çalışmaları farklı düzeylerde yürütülebilir. Bunların arasında en karmaşık risk belirleme çalışması, kent düzeyinde olanıdır. Kent ortamında tehlike ve risk sektörlerinin belirlenebilmesi için kentin fiziki, ekonomik ve sosyal özelliklerinin birlikteliği gözetilmeli ve kent planlama bilimi ışığında çözüme gidilmelidir.

Yerelde doğal ve insan kaynaklı tehlikelere ilişkin önlemler almada ve afet planı hazırlamada mevcut eksiklikler tamamlanmalıdır. Belediye mevzuatında afet yönetimi açısından önemli eksiklikler vardır ve en kısa sürede mevzuat güncellenmelidir. Tehlike ve riskler konusunda bilgiler ve önlem yolları toplumla paylaşılmalıdır. Afet risklerinin azaltılması ancak her düzeyde yöneticiler ve halkın konuyla ilgili farkındalığı oranında başarıya ulaşabilir. Eğitim ve doğru bilgilendirme, farkındalığı yaratmak için iki önemli unsurdur. Bu farkındalık toplumda riskin azaltılması çalışmalarına katılımı artıracaktır. Yerelde Mahalle Afet Gönüllüleri (MAG) örgütlenmesi geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Bilimsel yaklaşımlar ışığında iyi koordine edilmiş bir toplumsal katılımcılık, risk azaltma şansını arttırır. Depremle ilgili bilgi kirlenmesi, spekülatif ve şaşırtıcı beyanlar toplumda kaosa ve bilime güvenin azalmasına neden olacağından farkındalık istenen düzeye gelemeyecektir. Kamu kurumu yöneticileri, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, siyasi parti yöneticileri halkın katılım gücünü ve desteğini aldıkları oranda risk azaltma çalışmalarında başarılı olabilirler. Tek başına bir yerel yöneticinin, bir genel müdürün veya bir bakanın gerçeği görmesiyle, kişisel girişimleriyle sorun çözülemez. Toplumun her katmanında işbirliğinin ve katılımın yararlı sonuçlar vereceği inancı yerleşmelidir. Bu inancı sarsacak yozlaşmalar ve rant kavgaları, risk azaltma sürecini bir sonraki büyük afete kadar baltalayacaktır. Her yerel yönetim alanının coğrafyası ve yerleşme özellikleri farklıdır. Buna göre tehlike ve riskler sınıflanmalıdır. Mekânsal planlarda farklı tehlike ve riskler için ilke ve standartlar geliştirilmelidir. Kamu yapılarının mutlaka afet güvenli ve afet sonrası hizmet verebilecek birimler olarak hazırlanması gerekir. Dezavantajlı topluluklar, tarihi yapılar, müzeler vb. gibi birimler özel korumaya alınmalıdır. Risklerin azaltılmasına yönelik ulusal ve küresel işbirlikleri geliştirilmelidir.

2003 yılında yapılan İstanbul Deprem Master Planında (İDMP) il sınırları içerisindeki özel tehlike alanlarında çalışmalar yapılmış ve bu riskli alanlarda öncelikli olarak dönüşüm ve iyileştirme önerilmişti (6). 2003 yılındaki bina dağılımına göre heyelan alanlarında 24.862 yapıdan % 97’si, sıvılaşma alanlarında 19.002 yapıdan % 89’u, tsunami tehlikeli alanlarda 20.791 yapıdan % 85’i, dere yatağı/vadi tabanı alanlarındaki 108.556 yapının % 91’i konuttur. Yine o zamanki yapı sayısına göre İstanbul yapı stokunun % 15’i konum açısından yanlış yerdedir. Aradan geçen 16 yılda bu alanlarda yapı sayısının ve çeşitliliğinin daha da arttığı açıktır. Kıyılarda yer alan 266 tarihi yapı için özel koruma/ kurtarma planları gereklidir. Kuzey Marmara Fayı üzerinde gerçekleşecek büyük deprem nedeniyle İstanbul için güncelenen deprem senaryosunda kayıp ve hasar yüzdeleri 2009 yılındaki verilere göre Şekil 10’da (32) verilmiştir. Bu sonuçların 2019 yılı koşullarına göre revize edilmesi gerekir.

İstanbul dahil göç alan ve deprem tehlikesi bulunan birçok şehrimizde kayıp riskleri büyümektedir. Ortaya çıkan manzara çoğunlukla planlı ve yaşanabilir bir kentleşme değil, bir yığılmadır. Şehir yönetiminde yanlış kararların ve plansızlığın faturası sellerle, depremlerle ve diğer doğal ve insan kaynaklı olaylarla karşımıza çıkacaktır. Riskleri azaltma adına 2012 yılında yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’a dayanarak yapılan uygulamaların sorunu çözecek doğru sonuçlar vermediği ortadadır. Murat Balamir diyor ki (33); “İstanbul, deprem ve iklim değişikliğinin getirdiği çoklu tehlikeler karşısında yetersiz yapı stoku ve altyapısı yanı sıra adanmamış yönetimleriyle dünyanın en büyük risk ortamlarındandır. Toplum katılımı dışlanmış, açık alanları yapılaştırılarak risklerin katlanmasına yol açılmış İstanbul’un güvenliği, borçlanma yoluyla bir başka akla teslim edilmiştir. Doğru zamanda doğru deprem stratejisi kurulamaması pişmanlıklar yaratacak tarihi bir İstanbul yazgısı olmamalıydı”.

Şekil 10. 2009 yılı verilerine göre Kuzey Marmara Fayı’nda olası büyük deprem sonucu beklenen kayıp ve hasar değerleri (32)

Kentsel dönüşüm yasası ile bir yandan devletin gözetimi altında deprem risklerini azaltma girişimlerinden söz edilirken, diğer yandan imar barışı yasasıyla risk durumu ne olursa olsun “yapının depreme dayanıklılığı hususu malikin sorumluluğundadır” denilmektedir. Vatandaş dönüşüm yasası ile sözde çıkarı için zorunlu uygulamalara sokulurken, imar barışı yoluyla riskli yapılarının içerisinde “ne haliniz varsa görün” anlamında tuhaf bir duruma terk edilmektedir. Yeni politika önerileri altında afet risklerini azaltma strateji ve eylem planlarını etkin bir biçimde yürütemeyen Türkiye her türlü afete hazırlık hedefinde savrulmakta ve zaman kaybetmektedir.

İstanbul’daki kentsel dönüşüm uygulamaları tasarım planları olmayan, afet riskleri yüksek alanların göz ardı edildiği, en sorunlu sahil ve dere yataklarının dahi rant için devasa yapı stoklarına imara açıldığı ve çoğunlukla parsel bazında yenileme ve gayrimenkul geliştirme projelerine dönüşmüştür. İstanbul’da kentsel tasarım projelerinden yoksun bu inşaat faaliyeti yoğun göçe rağmen son 20 yılda konut stoku fazlası oluşturmuştur. Vahşi yapılaşma sonucu donatı alanları, afet tahliye alanları ve yeşil alanlar azalmış, şehir kimliği bozulmaya başlamış ve yaşanabilir mekân sağlama görevi unutulmuştur.

İstanbul gibi mega-şehirlerin her bir ilçesinin bir şehir nüfusu kadar olduğu illerimizde iyi yetişmiş insan kaynakları ile ilçe örgütlenmeleri ve kademeleri olmadan, yerel yönetimlerde her düzeyde yerleşim planlama, kentsel risklerin tespiti, risk yönetimi tesis edilemeden nasıl afet yönetimi yapılacağı çok tartışmalı bir durum yaratmaktadır. Kaldı ki afet risklerinin tespiti ile ilgili İBB’nin 2000 yılından bu yana yaptığı birçok tehlike ve risk tespit çalışması vardır ve tüm arşiv İBB’dedir.

İstanbul Valiliği İl AFAD Müdürlüğü’ne bağlı olarak şu anda Hasdal Hizmet Binası, Cağaloğlu Hizmet Binası, Yeşilköy Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlüğü, Akfırat Hizmet Binası ve inşaat halindeki Afet Eğitim Merkezi farklı yerlerde bulunmaktadır. Emniyet (MOBESE dahil), AKOM (İBB), ambulans, itfaiye, jandarma vb gibi farklı bakanlıklara ve kurumlara bağlı örgütler halen farklı telefon numaraları ile hizmet etmekte ve tesisleri farklı yerlerdedir. İstanbul’da 112 Çağrı Merkezi Müdürlüğü’nün bir an önce kurulması, tüm ilgili unsurların yönetmelik gereği bir araya getirilmesi ve haberleşmenin çok parametreli sayısal haberleşme sistemine dönüştürülmesi gerekmektedir.

1999 depremi sonrasında, 2006 yılında İstanbul Valiliği bünyesinde İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi (İSMEP) başlatılmıştır. Bu projeyle ilgili bugüne kadar Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası, İslam Kalkınma Bankası, Alman Kalkınma Bankası’ndan toplam 2,028 milyar Avro kredi alınmış ve üç farklı kalemde proje uygulamaları yapılmaktadır. Proje 2021 yılına kadar sürecektir. Bu proje kapsamında bugüne kadar İstanbul’da 230 okul binası yeniden yapılmış, 774 okul binası güçlendirilmiş, 3 hastane binası yeniden yapılmış, 42 hastane binası güçlendirilmiştir. Çok sayıda kamu binası ve hastane halen yeniden yapılmayı ve güçlendirmeyi beklemektedir. Ancak bu projeler bir Sakınım Planı kılavuzluğunda yapılmamaktadır.

Son 112 yılda, büyüklüğü en az 6,0 olan 216 adet deprem nedeniyle ağır can ve mal kayıplarına uğrayan (9) ve son on yıldır 7,0’den daha büyük deprem olmayan ülkemizde hangi şehirlerimizin ne zaman böyle bir tehlike ile karşılaşacağını bilemeyiz. Ancak, vurgulamak isterim ki, etkin bir deprem kuşağı üzerindeki ülkemizde bu on yıllık sessiz süre şanslı bir dönem olarak değerlendirilmelidir.

 (*) En basit hidrokarbon metandır. Metan bataklık gazı olarak bilinir. Metan bir karbon ve dört hidrojen atomunun birleşmesinden oluşan bir hidrokarbondur. Doğal gazın büyük bölümü (% 70-90’ı), metan gazı (CH4) adı verilen hidrokarbon bileşiğinden oluşur.

 Kaynaklar

1) https://www.munichre.com/topics-online/en/climate-change-and-natural-disasters.html

2) Kadirioğlu, F.T. and Kartal, R. F., 2014. The new empirical magnitude conversion relations using an improved earthquake catalogue for Turkey and its near vicinity (1900–2012), Turkish J Earth Sci (2016) 25: 300-310.

3) EMSC, https://www.emsc-csem.org/#2

4) https://www.afad.gov.tr/

5) JICA-IBB Raporu, 2002, The Study on a Disaster Prevention / Mitigation Basic Plan in İstanbul including Seismic Microzonation in the Republic of Turkey, Final Report, Main Report, December 2002, Pacific Consultants International, OYO Corporation, Japan International Cooperation Agency (JICA), İstanbul Metropolitan Municipality (IMM), 729 pages.

6) İstanbul İçin Deprem Master Planı (İDMP), 2003, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Planlama ve İmar Dairesi, Zemin ve Deprem İnceleme Müdürlüğü, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, 7 Temmuz 2003, 1344 sayfa.

7) İBB-OYO, 2009. Deprem Rı̇sk Yönetı̇mı̇ ve Kentsel İyı̇leştı̇rme Daı̇re Başkanlığı, Deprem ve Zemı̇n İnceleme Müdürlüğü, Anadolu Yakası Mı̇krobölgeleme Rapor ve Harı̇talarının Yapılması, Ana Rapor, Kasım 2009, İstanbul Büyükşehir Belediyesi-Oyo International Corporation, 864 Sayfa.

8) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/03/20180318M1-2.htm

9) https://tdth.afad.gov.tr/

10) Stein, R. S., Barka, A. and Dieterich, J. H., 1997, Progressive failure on the North Anatolian Fault since 1939 by earthquake stress triggering, Geophysical Journal International, 128, 594-604.

11) Pondard, N., Armijo, R., King, G. C. P., Meyer, B. and Flerit, F., 2007, Fault interactions in the Sea of Marmara pull-apart (North Anatolian Fault): earthquake clustering and propagating earthquake sequences, Geophysical Journal International, Volume 171, Issue 3, December 2007, Pages 1185–1197.

12) Eyidoğan, H., Güçlü, U., Utku, Z. ve Değirmenci, E., 1991, Türkiye büyük depremleri makro-sismik rehberi (1900-1988), İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul, 199 sayfa.

13) Parsons, T., 2004, Recalculated probability of M>7 earthquakes beneath the Sea of Marmara, Turkey, J. Geophys. Res., 109.

14) Géli, L. et al., 2008, Earth and Planetary Science Letters September 2008, Volume 274, Issues 1-2, Pages 34-39. http://dx.doi.org/10.1016/j.epsl.2008.06.047

15) Géli, L. et al., 2018, Gas and seismicity within the İstanbul seismic gap. Nature Scientific Reports, https://www.nature.com/articles/s41598-018-23536-7

16) Lange, D., Kopp, H., Royer, J-Y., Henry, P., Çakır, Z., Petersen, F., Sakic, P., Ballu, V., Bialas, J., Özeren, M.S., Ergintav, S., Géli, L., 2019, Interseismic strain build-up on the submarine North Anatolian Fault offshore, İstanbul, Nature Communications, V10, Article number: 3006, 9 pages.

17) Eyidoğan, H., 2012, 50 Soruda Deprem, Bilim ve Gelecek Kitaplığı 50 soruda dizisi, 2. Baskı, 254 sayfa.

18) Altınok, Y. and Ersoy, Ş., 2000, Tsunamis Observed on and Near the Turkish Coast, Nat. Hazards, 21, 185-205.

19) Yalçıner, A., Pelinovsky, E., Talipova, T., Kurkin, A., Kozelkov, A. and Zaitsev, A., 2004, Tsunamis in the Black Sea: Comparison of the historical, instrumental, and numerical data, J. Geophys. Res., 109, C12023.

20) http://ibb.gov.tr/tr-TR/SubSites/DepremSite/Pages/TsunamiTehlikeAnaliziRaporu.aspx

21) https://www.scec.org/research/focusareas/EFP/scec3.html

22) UDK Raporu, 2002, Deprem zararlarını azaltma ulusal stratejisi, Nisan 2002. Ulusal Deprem Konseyi, Ankara, 100 sayfa.

23) ISDR, 2004, Terminology: basic terms of disaster risk reduction. https://www.unisdr.org/we/inform/terminology

24) USGS, Fact Sheet 2014–3083, version 1.2, February 2017.

25) http://www.koeri.boun.edu.tr/ArastIrma/Erken%20UyarI%20%20ve%20AcIl%20Mudahale%20SIstemI_3_66.depmuh

26) https://advances.sciencemag.org/content/advances/suppl/2018/03/19/4.3.eaaq0504.DC1/aaq0504_SM.pdf

27) Özel, N. M., Necmioğlu, Ö, Yalçıner, A. C., Kalafat, D. and Erdik, M., 2011, Tsunami hazard in the Eastern Mediterranean and its connected seas: Toward a Tsunami warning center in Turkey, Soil Dynamics and Earthquake Engineering, 31, 598-610.

28) Balamir, M., 2006, Afet Politikalarında Yükselen Paradigma: Sakınım, Depremler Ülkesi Türkiye’de Tutumlar ve İstanbul Tartışmaları, ODTÜ, Ankara.

29) Balamir, M., 2007, Afet politikası, risk ve planlama, TMMOB Şehir Plancıları Odası, Afet ve Risk Komisyonu Raporu, http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=391&tipi=58&sube=0&kkod=6, 8 sayfa.

30) https://www.unisdr.org/we/inform/publications/43291

31) Balamir, M., 2018, Afetler, Risk Yönetimi ve Sakınım Planlaması, Açıklamalı Kavram ve Terimler, TMMOB Şehir Plancıları Odası.

32) T.C. İstanbul Büyükşehı̇r Beledı̇yesı̇, 2009, İstanbul Olası Deprem Kayıp Tahmı̇nlerı̇, Deprem Rı̇sk Yönetı̇mı̇ ve Kentsel İyı̇leştı̇rme Daı̇re Başkanlığı Deprem ve Zemı̇n İnceleme Müdürlüğü, İstanbul, Ekı̇m 2009, 266 sayfa.

33) http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1175877/Dunya_projeleri__istanbul_un_depremine_deva_olabilir_mi_.html