Ana sayfa Bilim Gündemi Mitlerin evrimi

Mitlerin evrimi

1239
PAYLAŞ

Çeviren: Ebru Oktay

Biliminsanları, dünya üzerine genişçe dağılmış kültürlerdeki karmaşık efsanevi öykülerin arasındaki çarpıcı benzerlikleri uzun süredir merak ediyor. Yeni araştırma modelleri, evrimsel biyolojinin istatistiksel ve kavramsal araçlarını, mitlerin tarihini çözmek için kullanıyor. Filogenetik ağaçlar, bu mitlerin, insanların kitleler halinde Afrika dışına çıkması ve dünyaya yayılmasına paralel örüntülerle yavaşça evrildiğini ortaya çıkarıyor. Güncel çalışmalar, bazı efsanelerin kökenlerine ve 15.000 yıldan önce gerçekleşen, Avrasyadan Kuzey Amerika’ya göçe dair bilgiler sunuyor.

Sunuş: Paris Sorbonne-Pantheon Üniversitesi’nde tarih doktorası yapmakta olan Julian d’Huy, bu multidisipliner araştırmasını, African Worlds Enstitüsü ile bağlantı içerisinde, mitlerin evrimsel temellerini bilgisayar modellemesi ile karşılaştırmalı olarak oluşturmaya çalışan bir analiz sisteminden yardım alarak yapmış. Makale Scientific American’ın 2016 Aralık sayısında yayımlandı (https://www.scientificamerican.com/article/scientists-trace-society-rsquo-s-myths-to-primordial-origins/). Başlık tarafımızdan konmuştur.

Çok tanıdık bir Yunan efsanesi kahramanı olan Artemis, genç ve masum kadınların azılı koruyucusu avcı bir tanrıçadır. Artemis, Arkadya Kralı Lykaon’un kızı ve en yakın arkadaşı olan Callisto’dan ve diğer cariyelerinden bekâret yemini etmelerini istemiştir. Zeus ise bir yolunu bulup Callisto’nun bekâretini alır ve hamile kalan Callisto, Arcas adında bir erkek çocuk doğurur. Zeus’un kıskanç karısı Hera, bunu öğrendiğinde hırsından Callisto’yu bir ayıya çevirerek dağlara sürgün eder. Bu arada oğul Arcas büyümüş ve dağlarda avlanmaya başlamıştır. Yine bir gün ormandayken kendisine doğru gelen bir ayı görür. Annesini tanıyamadığından okunu avlamak üzere ona doğru çevirir, ancak bu sırada Zeus kurtarıcı olarak yetişir. Callisto’yu Ursa Majör olarak bilinen Büyükayı takımyıldızına, oğlu Arcas’ı ise hemen yanında yer alan Ursa Minör’e yani Küçükayı takımyıldızına çevirir.

Aynı efsanenin Amerika’nın kuzeydoğu bölgesindeki Dakota civarındaki versiyonunda ise, üç avcı bir ayının izini sürerler. Yaraladıkları hayvanın kanı, ormandaki sonbahar yapraklarını adeta boyamıştır. Daha sonra ayı dağlara tırmanır ve gökyüzüne sıçrar. Avcılar ve ayı Büyükayı takımyıldızına dönüşmüştür. Sibirya’da yaşayan Çuçkilere göre ise, Orion takımyıldızı, bir ren geyiği olan Cassiopeia’nın (Kraliçe takımyıldızı) izini sürer. Aynı bölgenin Fin- Uygur kabilelerinde ise izi sürülen hayvan bir Kanada geyiğidir ve Büyükayı takımyıldızına dönüşmüştür.

Aslında, hayvan ve takımyıldızı türleri değişse de, hikâye aynı kalmaktadır. Tüm bu efsaneler, “kozmik av” mitleri başlığı altında çeşitlenerek 15.000 yıldan fazla süredir Afrika, Avrupa, Asya, Amerika’da yaşayan insanlar tarafından birbirlerine anlatılarak yaygınlaşmış ve etki alanlarını genişletmişlerdir. “Kozmik av”ın her versiyonunda bir ana tema paylaşılmaktadır. Bir adam bir ya da daha fazla hayvanın izini sürer ve öldürmeye çalışır, ancak bu yaratıklar bir takımyıldızına dönüşüverir.

Halkbilimciler, antropologlar, etnologlar ve dilbilimciler karmaşık mitolojik anlatıların nasıl olup da çeşitli kültürlerde hem de neredeyse eşzamanlı ortaya çıkıp dünya geneline yayılabildiğinin sırrını çözmeye çalışıyor. Son yıllarda ümit verici bilimsel bir yaklaşımla biliminsanları, biyologların, yaşayan türlerin evrim şifrelerini çözebilmek için kullandıklarına benzer kavramsal araçlar kullanarak, karşılaştırmalı bir mitoloji çalışması meydana getirdi. Bu konuda çalışanlar tarafından bu analiz, filogenetik analiz (çeşitli organizma grupları örneğin türler veya topluluklar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırılması) olarak tanımlandı. Burada mitlerin zamanla geçirdikleri evrim, efsanelerin başarılı versiyonları arasında bağlantılar kurularak oluşturulan bir aile ağacı şeklinde gösterilmişti.

Mitler ve halk hikâyelerinin nasıl ve neden evrildiğini açığa kavuşturmak için yapılan istatistiksel ve bilgisayar temelli modellemeler, biyolojik tekniklerden daha zorlayıcı bir filogenetik çalışma oldu ve bizi epey zorladı. “Kozmik av”a ek olarak ben, mitler arasında ortak olan tekrarlayıcı temaları ve entrika ağını da analiz ettim. Kendini gerçekleştiren kehanet yani “beklenti etkisi” (Pygmalion) mitlerinde, yarattığı heykele âşık olan bir adam anlatılır. Tek göz efsaneleri olarak da bilinen Polifemus (Polyfhemus) mitinde ise tek gözlü bir canavar insanları mağarada hapseder ve onları yemeye başlar, onlar da içerdeki koyunların altına gizlenerek dışarı kaçarlar.

Bu araştırma, mitlerin ve halk hikâyelerinin, insanların dünya üzerindeki göç hareketlerini izlediği konusunda ikna edici veriler sağladı. En bilinen efsanelerin geçmişi olasılıkla insanın ilkel taş aletler yapmaya başladığı paleolitik döneme kadar uzanıyor. Erken göç dalgası ve Afrika’dan çıkışla birlikte de, tüm dünyaya yayılmaya başlıyor. Yine bu filogenetik çalışma, paleolitik dönem mağara resimlerinde kuşaktan kuşağa aktarılan yaygın motiflerle anlatılan sözlü hikâyelerin, bugün bizim bilebildiğimiz mitlerin kökeniyle bağlantılı olabileceğine dair de ipuçları veriyor. Sonunda umuyorum ki, devam eden incelemelerim, tarihöncesi öncül mitleri belirleyecek ve atalarımız olan Homo sapiens daha dünyada tek insan türü değilken zihin dünyalarının nasıl olduğuna dair bir bakış sağlayabilecektir.

‘Kozmik av’ın izinde

Analitik psikolojinin babası kabul edilen Carl Jung’a göre mitler, değişik kültürlerde birbirine benzer özellikler taşırlar; çünkü insanlık, yine Jung’un “ortak bilinçaltı” olarak kavramlaştırdığı ortak bir bilinç durumuna sahiptir. Jung’a göre mitler, ruhun doğasının açığa çıktığı ilk ve başta gelen psişik olaylardır. Ancak bu hikâyelerin dünya etrafında yayılımı, evrensel psişik bir yapıyla açıklanamaz. Eğer öyle olsaydı, hikâyelerin dünyanın her yerinde bir anda çıkıvermesi beklenirdi. Oysa mitler, Endonezya ve Yeni Gine’de neredeyse yokken, Avustralya’da nadirken; Bering Boğazı’nın her iki yakasında çok yaygındılar. Ki bu bölgenin jeolojik ve arkeolojik izleri, MÖ 28.000-13.000 tarihleri arasına kadar uzanmaktadır. Üstelik çokça geçerli bir hipoteze göre de, ilk Amerikalıların Avrasyalı ataları, gelirken bu hikâyeleri beraberlerinde getirmişlerdir.

İşte bu hipotezi test etmek için filogenetik bir model oluşturdum. Biyologların, türler arasındaki ilişkilerin evrimsel izlerini sürmek için onların ortak özelliklerini öne çıkardıkları “ağaçlar”, şemalar yaptıklarını biliyoruz. Mitlerin analizinde de bu yöntemi kullanmak iyi olacaktı. Çünkü aynen biyolojik türler gibi, mitler de temel bir hikâyeye yeni bir bölüm eklenerek derece derece evriliyor ve bazıları da bölgeden bölgeye yayılırken zaman içinde kaybolup gidiyordu.

2012 yılında, daha önceden halkbilimciler ve antropologlarca çeşitli yerlerde yayımlanmış 18 farklı Kozmik Av hikâyesinden oluşan bir iskelet model oluşturdum. Fransız yapısal antropolog Claude Levi-Strauss’dan ödünç aldığım “mythemes” terimini kullanarak bu hikâyeleri adeta elementlerine ayırdım. Aynı genlerde olduğu gibi “mythemes”ler, türler arasındaki ortak özellikler gibi kalıtsal olarak aktarılıyordu. Bu aktarım sırasında da yavaşça değişikliğe uğruyorlardı.

“Mythemes”lere örnek verecek olursak; bir kadının tabu yıkması, kutsal bir insanın avcıyı durdurması, bir hayvanın tanrısal bir güçle takımyıldızına dönüştürülmesi sayılabilir. Başlangıç incelemelerim sonunda 44 “mythemes”i açığa çıkarmıştım. Hikâyeleri, her bir şeklinde bu “mythemes”lerin var olup olmadığına göre 1 (var) ve 0 (yok) olacak şekilde kodlayarak bir istatistik algoritma ile evrimsel örüntüleri gösteren “aile ağacı”nı inşa ettim. 2013’de modelimi 47 hikâye ve 93 “mytemes”e çıkardım. Sonunda farklı algoritmalarda üç ayrı veritabanı kullanarak çalışmamı kontrol ettim.

Aşağıdaki çizimde yaptığım filogenetik ağaç, Amerika’ya, hikâyelerin, dünyanın pek çok farklı noktasından geldiğini gösteriyor. Ağacın bir dalı, aynı hikâyenin Yunan ve Kuzey Amerika versiyonları iken, bir diğer dal Bering Boğazı’nı geçip olasılıkla iki farklı dalgayla Eskimo (kuzeydoğu) yerleşkelerine uzanıyor. Diğer dallar, mitlerin bazı versiyonlarının Asya’dan Afrika ve Amerika’ya daha geç yayıldığını gösteriyor.

Bir mitsel dönüşüm

Evrimsel biyologlar bugüne kadar, pek çok türün özelliklerinin çoğunun çok büyük değişikliğe uğramamış olduğunu belirlemiştir. Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould tarafından 1972’de ileri sürülen kesintili denge teorisine göre, türler uzun zaman dilimleri boyunca doğal seçilim etkisi altında aslında oldukça az değişime uğrarlar; asıl evrimsel değişimler, ciddi çevresel değişiklikler olduğu zamanlarda, belli topluluklarda, göreceli olarak hızlı bir şekilde, kısa bir zaman aralığında meydana gelir. Bu, mitler için de geçerlidir. Çok bilinen bir mitin yeni versiyonu ortaya çıktığında, arkasında ya rakip halkların yarattığı darboğazdan kaynaklanan bir göç veya yeni bir çevresel ve/veya kültürel zor belirlenir. Kalan geniş zaman aralıklarında ise hikâyeler aynı kalır.

Mitsel hikâyelerin yapıları bazen binlerce yıl boyunca, büyük göçlerin olduğu zamanlarla paralellik gösterecek bir uyum içinde değişmeden kalmıştır. İşe bakın ki, ani değişimin en büyüleyici örneklerinden olan Pygmalion hikâyesi, evrimin en kararlı örüntüsü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yunan Mitolojisinde geçen Pygmalion ve Galatea’nın hikâyesi şöyledir: Bir zamanlar Kıbrıs adasında Pygmalion adında bir heykeltıraş yaşardı. Bu adam mesleğine âşıktı. Hayattaki tek zevki, yaptığı bu cansız, dilsiz heykelleriyle ilgilenmekti. İnsanlardan uzakta tek başına yaşamayı seçmişti; insanların arasına karışmaz; onlarla konuşmaz, dertleşmezdi. Heykellerinden başka kimseye önem vermez, sabahtan akşama kadar onlarla vakit geçirir, yeni heykeller yapar, dertlerini tasalarını onlara anlatırdı.
Bir gün bu heykeltıraş fildişinden bir kadın heykeli yaptı. Bu heykel o kadar güzel, o kadar etkileyici oldu ki; Pygmalion kendi yaptığı heykele âşık oldu. Onu bütün kalbiyle sevdi, ancak heykel cansız olduğu için bu garip heykeltıraşın sevgisine karşılık veremiyordu. Bir gün Pygmalion bu güzel heykeli sevip okşarken, Afrodit zavallı adama acıdı ve cansız fildişinden yapılmış heykele can verdi. Pygmalion heykelin canlanıp kendisine karşılık verdiğini görünce hayrete düştü. O günden sonra Pygmalion sevdiği kadınla çok mutlu bir hayat sürdü. Üstelik artık insanlardan da kaçmıyordu. Romalı şair Ovidius’un da ölümsüzleştirdiği bu hikâye, o zamandan bu yana sayısız yazara, tiyatrocuya, sinemacıya ilham vermişti.

Benim çalışmalarım, Pygmalion mitinin, daha önceki genetik çalışmalarda yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleştiği açığa çıkarılan Afrika’nın kuzeydoğusundan güneyine olan büyük insan göçünü takip ettiğini öngörüyordu. Bu rota boyunca çok çeşitli aşiretlerce anlatılan hikâyelerde; bir adam bir kadın yontusu yapıyor, ona âşık oluyor, yontu canlanıyor, evlenip mutlu bir hayat sürüyorlar, şeklinde giden bir tema vardı. Güney Afrika’da Venda’ya gelindiğinde yontu ahşaptan oluyor; kadın canlandıktan sonra aşiret reisi kadını kaçırıyor, yontucu kadın için mücadele ediyor, sonunda ormana geri dönmek zorunda kalıyordu.

Pygmalion hikâyesinin Yunan ve Madagaskar Bara aşireti versiyonlarını kullanarak yaptığım filogenetik ağaç, ilgi çekici sonuçlar almamı sağladı. Yunan ve Bara mitleri yapı bakımından, aralarındaki büyük coğrafi farka rağmen birbirinin ayna görüntüsü gibiydiler. Üstelik Bara aşireti bir ada üzerindeydi, nüfusun ve hikâyelerin genişleme ve değişme olasılığı çok düşüktü. Yunanlar da etkisi altında oldukları Afrika mitlerini koruyarak nispeten kendilerini izole etmişti. Sonuçta her iki versiyon da, aslen bu hikâyenin en eski hali olan Sahra’daki Berber kabilelerinden gelenle dikkat çekici benzerlikler içeriyordu.

İstatistiksel ve deneysel olarak yapılan analizler sonucu, Pygmalion efsanesinin 3000-4000 yıl öncesinde Berber kabilesinde başlayıp hem Yunan hem de Bara aşiretlerinde benzer şekilde korunduğu gösterilmiştir. Bir adam ağaç gövdesinden, yalnızlığını paylaşabileceği bir yontu yapar, o ya da başka biri bunu giydirir, yontu canlanır, tanrıya şükranlarını sunar; yontu güzel bir kadına dönmüştür, yaratıcısıyla evlenir, diğer bir adam da onunla evlenmeyi istemektedir. Elbette gerçek öncül mit, içerisinde, bu esas temadan daha karışık hikâyeleri de içermektedir.

MÖ 660 yılına tarihlenen bir amfora üzerinde resmedilmiş Polifemus miti.

Mağaradaki canavar

Geçmiş yıllarda karşılaştırmalı mitoloji çalışan öğrenciler, araştırmalarında sezgilerini kullanarak ve el yordamıyla bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Bu da düşünce çeşitliliğini ve çalışmalarına ince detaylar katabilme kapasitelerini kısıtlıyordu. Bilgisayar sayesinde yaptığımız filogenetik analizlerle artık çok farklı kültürler arasında ödünç alınmış mitolojik hikâyeleri sınıflayıp geniş ve esnek bir veri tabanı oluşturabiliyoruz. Yıllar içinde giderek genişleyen bu veriler, hikâyelerin yeni versiyonlarını da içerebiliyor ve bunları bir önceki sonuçlarla test edebiliyoruz.

2012 yılında, Polifemus (Kiklop-tek göz mitleri) miti ile yaptığım ve oluşturduğum filogenetik model, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan gelen 24 farklı versiyona ve 79 da “mythemes”e dayanıyordu. Daha sonra çalışmayı İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’da daha önce yapılmış araştırmaları da inceleyerek 56 varyasyon ve 190 “mytehemes”e kadar genişlettim. Evrimsel farklılıkları ve istatistiksel algoritmayı da katarak üç ayrı veri tabanı oluşturdum.

Özellikle Polifemus adındaki Kiklop, herkesin az çok ismini duyduğu Odisseus (Odysseus) efsanesinde ismi geçecek kadar ünlü bir Kiklop’tur. Homeros’a göre, Truva’dan dönüş yolunda olan Odisseus ve mürettebatının yolu bir gün Polifemus isimli bir Kiklopun yaşadığı adaya düşer ve mürettebat, Polifemus’un barınma amaçlı olarak kullandığı mağaraya girerler. Polifemus mağaraya döndüğünde, iri cüssesiyle sadece kendisinin kaldırabileceği bir kayayı mağaranın girişine dayayarak içeridekilerin kaçmasını engeller. Mürettebat her ne kadar devden kaçmaya çalışsa da, Kiklop birkaç tanesini yakalar ve doymak bilmezcesine her yakaladığı insanı yer. Arkadaşlarının ölümüne daha fazla dayanamayan Odisseus, ilk fırsat bulduğu anda Polifemus’a saldırır ve gözünü tek hamlede kör eder. Ancak mağaranın girişi hâlâ kapalıdır ve içeridekilerin kaçma imkânı yoktur. Bunun farkında olan Kiklop, bir süre mağaranın girişini kapalı tutar. Lakin çobanlık faaliyetini sürdürmeye devam etmek zorundadır. Bu nedenle içeride bulunan koyunlarını çıkartmak için kayayı yerinden çıkarır ve içeridekilerin kaçmasını önlemek amacıyla koyunlarını tek tek eliyle yoklayarak mağaradan çıkartır. Odisseus ve arkadaşları ise koyunların altına gizlenerek fark edilmeden mağaradan kaçmayı başarırlar.

Amerikan yerlilerinde de ilintili bir hikâye nesilden nesile anlatılagelmiştir. Yerliler, yaşamak için yeterli yiyeceği bizon avlayarak sağlarlar. Buradaki entrikacı kargadır. Hem insan hem kuştur. Sürüden kopmuş bir bizonu mağarada saklamaktadır. Karga sonunda esir edilir, bacadan kaçarak esaretinden kurtulur; kargalar o zamandan beri bu nedenle siyahtırlar. Karga bizonu serbest bırakacağına söz verir, ancak sözünü tutmaz. İki epik kahraman kendilerini köpek yavrusu ve ağaca dönüştürür. Karganın yavrusu onları alıp mağaraya getirir. Burada kendilerini tekrar dönüştürürler. Biri büyük bir köpeğe, diğeri de bizonu yeryüzüne çıkaracak bir insana dönüşmüştür. Mağaradan bizonun derisi altına saklanarak çıkar ve kurtulurlar.

Polifemus mitlerinin soyağacının filogenetik bileşimi, hikâyelerin iki büyük göçsel örüntüyü izlediklerine işaret eder. Birincisi paleolitik dönemde Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yayılma; diğeri, neolitik dönemde ki hayvancılık ve tarımla yayılmaya paraleldir.

Polifemus mitlerinin bir başka versiyonu, yarım yamalak biçimde İsviçre’de de anlatılagelmiştir. Olasılıkla en eski anlatılardan biridir, ancak 21.500 yıl önceki son buzul dönemi sırasında kesintiye uğrayıp ortadan kaybolmuştur. Derken benzer bir hikâye, sığınakta yaşayan bir canavar, Kafkasya ve Akdeniz’de anlatılmaya başlanır. Filogenetik ağacın bağlantılarına bakıldığında Polifemus mitlerinin Homerik versiyonları sözel ve bağımsız olarak pek çok toplulukta anlatılmıştır. Bunlar arasında örneğin, bugünkü Macar ve Litvanyalı halkların ataları da vardır.

Atalarımıza ait ilk mitlerin incelenmesi

Polifemus ve kozmik avla ilgili yıllarca sürdürülen filogenetik çalışmalar, önceleri halk hikâyeleri ve efsanelerin sözel ya da yazılı olarak anlatılan biçimlerine dayanırken; son zamanlarda kullanılan modeller, tarihöncesi dönemde yapılmış mağara resimlerinin deneysel gözlemini de içine aldı. Bu da bize 30.000-15.000 yıl önce Bering Boğazı’ndan yenidünyaya göçen atalarımızın zihin dünyasıyla ilgili yeni bir pencere açabilecekti.

Polifemus mitinin en yaygın versiyonunda, bir avcı bir ya da daha fazla canavarla karşılaşır. Canavar genellikle bir hayvanı tutsak etmiştir. Avcı büyük zorluklarla hayvanın tutulduğu yere girer, canavar onu öldürmeye çalışır, avcı da hayvanın postu altında onunla birlikte mağaradan kaçmayı başarır.

Bu ilk mit, üç farklı filogenetik veri tabanı, birçok istatistiksel metot ve bağımsız etnolojik verilere bağlı olarak açığa çıkarılmış, antik kültürler tarafından geniş coğrafyalarda saklanmış bir inancı ifade etmektedir. O da kendilerini mağarada esir eden bir “esas” hayvanın var olduğu ve buradan kurtulmak için bir aracıya ihtiyaç duydukları inancıdır. Fransa Pirene’lerde “Trois Freres” (Üç Kardeşler) Mağarası’nda bulunan, üst paleolitik döneme ait olduğu kabul edilen gravürde insan-hayvan karışımı figürlerin beden oranlarının özenle çizildiği ve anlatılmaya çalışılan hikâyenin Polifemus efsanesiyle örtüştüğü dikkati çekmiştir.

Kozmik avın ilk versiyonu olan ve Callisto hikâyelerinin atası olabilecek anlatıda, olay, bir adamın toynaklı bir hayvanı avlamaya çalışması, avın gökyüzünde cereyan etmesi veya orada sonlanması; hayvanın bir takımyıldızına dönerek hayatta kalması; bu takımyıldızının da bizim Büyükayı olarak bildiğimiz takımyıldız olması şeklindedir.

Fransa Lascaux Mağarası’nda bulunan meşhur paleolitik dönem resimlerinde anlatılan hikâye belki de kozmik avın yeniden yapılandırılmış halini göstermektedir. Bizonun yanında duran ilgi çekici siyah nokta sönmekte olan bir yıldız olabilir. Hayvanın herhangi bir hareket yapmadan duruyor olması da, belki bir yıldıza dönüştürüldüğünü ifade eder. Dahası, bizonun gökyüzüne yükselirken çıkardığı sesin yankılarının tasviri ve bizonun altındaki siyah lekeler, bir öncül mit hayvanı olan yaralanmış bizonun geride bıraktığı ve kanıyla suladığı sonbahar yapraklarıdır.

Mitolojik anlatıyla paleolitik figürler arasında bağlantı kurmak biraz alengirlidir. Zira uzun yıllar önce kaybolan hikâyelerin keşfi ve bunlarla ilgili olası hipotezleri elde edebilmek adına filogenetik metodun yorumsal gücünü kullanmaya dayanır.

Tarihöncesi ejderhalar ve yılanlar

Son araştırmalarım, insanın kökenlerinin Afrika’ya dayandığı ve anatomik olarak modern insan olan atalarımızın buradan çıkarak dünyanın geri kalanına yayıldığı “Afrika’dan çıkış” teorisini destekler niteliktedir. Biyologlar tarafından yapılan filogenetik çalışmalar, 1. Büyük Göç dalgasının Afrika’dan çıkıp Asya’nın güney kıyılarını takip ederek Avustralya’yı 50.000 yıl önce insanla doldurduğu; sonra da Doğu Asya’dan Amerika’ya ulaştığını belirlemiştir. Biyolojik ve mitolojik çalışmaların her ikisi de 2. Büyük Göçün de aşağı yukarı aynı tarihlerde Kuzey Avrasya’dan Kuzey Amerika’ya ulaştığına işaret eder.

Son zamanlarda erken göç dalgaları sırasında ortaya çıkan ejderha ve takımyıldızı mitlerinin evrimsel izlerini gösteren bir filogenetik “süper ağaç” oluşturdum. Afrika’dan göçten önce ortaya çıkmış olma olasılığı yüksek öncül bir mit, sürekli aynı temel hikâye özellikleri taşıyordu: Mitolojik yılan su kaynağını korumaktadır, suyu sadece belli koşullar altında salıvermektedir. Uçabilir ve gökkuşağı olarak görünür. Boynuzları vardır ve dev gibidir. Yağmur ve fırtınalar yaratabilir. Sürüngendir, deri dökerek ya da tamamen çıkararak yeniden gençleşir ve ölümsüzdür. Isırıklarıyla diğer ölümlüleri yok edebilir. Bu anlamda ölümün de kaynağıdır. Bu kapsamda, çaresiz bir adam yılana kendisini ya da diğer hayvanları iyileştirmesi için gider. Sonunda yaşamı bağışlanmıştır. Bu hikâyeyi, beş farklı veri tabanındaki iki farklı ana yılan-ejderha hikâyesi üzerinden araştırarak yapılandırdım. Hepsinde de yılanlar aynı kuyruk biçimiyle anlatılmışlardı.

Sonuçta amacım, bu araştırmaları daha da derinleştirerek, nesli tükenmiş insan türleri ile atalarımız olan Homo sapiens arasında paleolitik dönemde olabilecek bağlantılara ışık tutmaktır. Evrimsel biyologlar, Neandertaller, Denisovanlar ve belki diğer arkaik insanlar arasındaki olası ırk karışımını belirleyebildiler. Bu insan türleri arasında dil, mitolojik hikâyeler gibi alışverişler de olmuş olabilir. Benim buradaki ilk amacım, kutsal bilgi mabetlerinin ilk koruyucuları olarak kadınların ve büyük bir memeli olarak hayat veren güneşin hikâyelerini de zaten içermekte olan paleolitik mitlerin filogenetik süperağacının filizlerini arıtmak ve genişletmektir.

Kaynak: Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı:156, Şubat 2017, s.66-71