Ana sayfa 189. Sayı Mustarip

Mustarip

178

“Her ifade yetersiz (arzu edilenden azını söyler) ve fazladır (planlanandan fazlasını söyler).” Psikanaliz Yazıları’nın “Psikanaliz ve Yorum” sayısında rastladığım bu sözle başlıyorum, ifadelerimin hem eksik hem de fazla olduğuna boyun eğerek.

İfade edilenden ve kast edilenden her zaman daha ötesi olduğunu gözden kaçırmamaya çalıştığım bir meslekteyim. İnsanların ifadelerini dinleyip o ifadelerle neler yapabileceğimize, onların bizi nereye götürebileceğine dikkat kesiliyorum. İfadenin kendisinin bendeki karşılıklarına, bende nasıl ifade bulduğuna, nasıl bir hissiyat bıraktığına, ağırlığına, dile geldiği yer ve zamana önem veriyorum. Ancak her ifade eksik, insanın kendisi gibi. Ve de fazla, yani ötesinde kendisinin.

Dilin söyledikleri hep “yerine geçen” bir şeylerin. Zihinden ve bedenden gelen deneyimlere karşılık gelen en uygun sözcükleri bulmaya ve konuşmaya çalışıyoruz. Yaşadığımız deneyimin tam karşılığı mı bu sözcükler? Değil, yeterince iyi olan ikameleri. Sözcükleri duyuyoruz, sözleri dinliyoruz; bedenin ifadeleriyle ne yapıyoruz? Sözcükler bile yetersizse bir şeyleri söylemeye, dili olmayan beden nasıl konuşacak bizimle?

Bana kattıklarına şükran duyduğum bir hocam şöyle sorardı: “Bu ruhun temel acısı ne?” Bu soruyu sorarken buluyorum bazen insanları ve kendimi dinlerken. Bunun cevabı yalnızca sözcüklerin ötesinde değil konuştuğumuz. Bedenin acılarında epeyce bir cevap var. Sözcükleri olmayan bedenin acıları var, ağrıları var, kaşıntıları var, döküntüleri var, uyuşmaları var… Her insan kendi bedeninin tercümanı olmak için eğitilebilir; en iyi hocası da yine kendi ruhu ve bedenidir.

Beden neden acır? Beden ne’den mustariptir? Psikanalitik bir düşünce sistemiyle bu sorulara verilebilecek cevaplardan bazıları şöyle: Ruhsal bir hamlıktan, işlenmemişlikten, anlamsızlıktan ve temsilsizlikten. Ne demek bunlar diyor ve psikanalizle ilgileniyorsanız, doyurucu bir kitabın bu ilginize ve merakınıza eşlik etmesine bir şans verebilirsiniz. Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı’nın Acıyan Beden: Psikosomatiğe Psikanalitik Bakışlar kitabı bedenin konuştuklarına kulak vermeye çalışan analist ve analist adaylarının konuşmacı olarak yer aldığı Sekizinci Psikanalitik Bakışlar Sempozyumu’ndaki konuşmaların derlemesi.

“Beden daima konuşur (Lemma, A.,2014).” Beden gürültücüyken de, suskunken de bir şeylerden mustariptir. Tüm hallerinde bir şeyler anlatır veya bir şeyleri örter. Beden yüklüdür; deneyimlerle, duyumlarla, duygularla, algılarla ve tam da bunların ham halleriyle yüklüdür. Bunca ham malzeme birikince bedenin yükü artar, bazen taşıyamaz hale gelir. Onun yükü nasıl azalır? Bion’un teorisine biraz kulak verelim: bebek bu işlenmemiş, ham deneyimler ile doluyken anne bebek için düşünmeye başlar. Bebeğin deneyimlerini bebek için kendi zihninde düşünür, anlamlandırır, işler ve bu işlenmiş haliyle geri verir. Bu, annenin bebeği kapsama işlevidir. İnsan yavrusu, önce onun için düşünen bir zihnin eşliğinde var olur, daha sonra yavaş yavaş düşünme melekesini geliştirir. Öncesinde ham olan deneyimler annenin bu işlevi sayesinde bebeğin iç dünyası için “temsil”ler, “düşünceler”, “anlamlar” haline gelir. Karmaşık malzeme işlenir ve iç dünyaya eklenir, bedenin yükü azalır. Bu kurama göre düşünürsek, sözü edilen bu kapsama işlevi yetersiz kaldığında, kişinin iç dünyası temsillerden mahrum kaldığında bedenin acısı artar.

Freud, bedenin hastalığı söz konusu olduğunda psikolojik semptomun geçici olarak kaybolduğunu çünkü kişinin libidinal yatırımının bedeninin hasta olan parçasına yöneldiğini söyler. Bunu düşününce, bir düzeyde şöyle bir yorum yapmak mümkün olabilir: Kişinin ruhunun dağılma riskine karşı beden kendisini öne çıkarır ve acıyı kendisi çekerek ruhu dağılmaktan korumaya çalışır. Keza Paris Okulu’nun temsilcileri alerji için benzer bir sav ileri sürer: Alerjik rahatsızlığı bulunan kişilerin ilişkilerinde kişinin kendisi ile Öteki, iki ayrı şey gibi değil de kaynaşmış ve birleşmiş tek bir şey gibidir. Yani sınırlar ortadan kalkmaya yüz tutmuştur ve bu durum kişinin kendiliğinin dağılması riskine zemin hazırlar. Derideki alerji, kişinin sınırlarını tekrar belirginleştirir. Böylece bedende bir semptom olarak beliren alerji, kişiyi ruhsal olarak dağılmaktan korur.

İlginç bir mesele de şudur ki Freud’a göre insanın “benliği”, bedensel duyumlardan inşa edilir. İnsan, tenine dokunulmaya muhtaç bir varlıktır. Anne, bebeğine dokundukça, onu kucağına aldıkça, dokunarak bakım verdikçe bebeğin benliğinin temelleri atılır ve ruhsallığı gelişir. Uzun zamanlardan beri tartışılan beden-zihin ilişkisinin kritik önemi, ilk ve en önemli ilişkideki bedensel temaslardan kaynaklanır. Benliği oluşturan bedenin, benliğin başına gelebilecek olumsuzluklardan onu koruması ne kadar da anlaşılırdır.

Acıyan Beden kitabının bir güzelliği, bu meselenin terapi odasına yansımalarını da içermesi. Gücünü sağlam bir zeminden alırken bu zeminde nasıl durulabileceğini, yürünebileceğini, oynanabileceğini de anlatıyor okuyuculara. Yer yer teoriye daha çok gömülürken yer yer vaka örnekleriyle başımızı kaldırıp nefes alabiliyoruz. Hem teoriyi işliyor bu kitap bizim için hem de okuru teoriyle pratiğin buluşma noktasındaki deneyimlere çekiyor. Bion’un kapsama işlevi gibi; kelimeler gözümüzden bize geçerken kitaptaki konuşmacıların bir araya gelerek oluşturduğu psikanalitik zihin bunları bizim için hazmediyor, işlemeye başlıyor, anlamlandırıyor ve bize bu halleriyle de geri veriyor. Terapistin ve terapiye gelen kişinin bedensel deneyimlere anlam verebilmek için nasıl çalıştıklarını, kişinin bedeninin acısını nasıl önce duymaya sonra anlamaya ve hafifletmeye çalıştıklarını görüyoruz. Psikanalitik disiplinle kendini yetiştirmeye çalışan klinisyenler ve klinisyen adayları, kendisini ve kendi bedenini anlamaya çalışan psikanalize meraklı okurlar için çok güzel bir kaynak. Her okuduğumuzda farklı bir şey konuşuyor ve farklı bir anlam vuku buluyor ruhumuzda ve bedenimizde.

Acıyan Beden, – Psikosomatiğe Psikanalitik Bakışlar, Der. Yasemin Cengiz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015, 180s.