Ana sayfa Bilim Gündemi Birbirlerinin atası olan türler bir arada yaşayamaz mı?

Birbirlerinin atası olan türler bir arada yaşayamaz mı?

66
PAYLAŞ

İDDİA: Birbirlerinin atası olan türler,nasıl bir arada yaşayabilir!

YANIT: Mevcut bilimsel pratiği yok sayan, lafazanlıktan ibaret bir iddia!

“Farklı türler arasında bir soyağacı olmadığını gösteren bir bulgu da, birbirlerinin atası olarak gösterilen türlerin aynı anda ve bir arada yaşamış olmasıdır! Eğer evrimcilerin iddia ettiği gibi Australopithecuslar zamanla Homo habilis’e, onlar da zamanlaHomo erectus’a dönüşmüş olsalardı, bu türlerin yaşadıkları dönemlerin de birbirini izlemesi gerekirdi. Oysa aksine, böyle bir kronolojik sıralama yoktur.”
(Harun Yahya, Yaratılış Atlası 1, s.650)

Bu iddia son derece gerçekdışı ve modern paleontoloji, gene­tik, evrimsel ve istatistiksel genetik bulgular ve yaklaşımlar göz önüne alınırsa, oldukça çocukça ve saçma. Evrim kuramının can alıcı noktası, Darwin’de ve Darwin’den bu yana daha da açık ola­rak anlaşılan biçimde, bir türe ait bireylerin doğal seçilimle ev­rimleşirken-türleşirken ait oldukları popülasyondaki bir oransal bölümü temsil etmeleridir; başka deyişle, türün popülasyonları­nın sahip olduğu genetik değişkenliğin çevresel değişime uygun bir bölümü dolayısıyla, bunları taşıyan bireyler doğal seçilime uğrar. Böylece -doğada sıkça örneklerinin görüldüğü gibi- coğ­rafi bir yalıtım söz konusu olduğunda da -seçilerek farklılaşan bireyleri genetik açıdan tekrar eski hale getirecek gen akışı kı­sıtlandığından- yalıtılmış bölgedeki ekolojik koşullar ölçüsünde doğal seçilime uğrayan bireyler farklı türlere evrimleşebilir ve bu durum doğal seçilimle türleşme adını alır. Gen akışı önemli sayı­labilecek düzeyde de olsa, hatta -simpatrik türleşme adı verilen bir farklılaşmada olduğu gibi- ayrılan bireyler arasında coğrafi engeller de olmasa, yüksek adaptasyon sağlayabilecek genetik değişkenliğe sahip bireyler hızla farklılaşarak farklı türler haline gelebilmektedir. Türleşmenin bir başka çeşidinde ana etken ge­netik sürüklenmedir ve bir türe ait popülasyonların daha küçük popülasyonlara ayrılmasıyla genetik olarak faklılaşmasını ön­görür. Genetik sürüklenme ardından genellikle doğal seçilimin işleyişiyle türleşmeye varan bu süreç, istatistiksel örneklem ha­tasına benzetilebilecek rastlantısal nitelikte bir süreçtir.

Evrim kuramının can alıcı noktası, Darwin’de ve Darwin’den bu yana daha da açık ola¬rak anlaşılan biçimde, bir türe ait bireylerin doğal seçilimle ev¬rimleşirken-türleşirken ait oldukları popülasyondaki bir oransal bölümü temsil etmeleridir; başka deyişle, türün popülasyonları¬nın sahip olduğu genetik değişkenliğin çevresel değişime uygun bir bölümü dolayısıyla, bunları taşıyan bireyler doğal seçilime uğrar.

Hem doğal seçilim etkili coğrafi ya da simpatrik türleşmede, hem de genetik sürüklenme ile başlayan türleşme olaylarındaki en dikkat çekici nokta, türleşen bireylerin geldikleri türün bir bölümünü temsil eden bireyler olmalarıdır. Dolayısıyla, geride hep atasal nitelikte olan türler kalır ve gezegenimizdeki tür çeşitliliği -yani birbirine akraba formların bulunuşu- akraba türlerden oluşan, bu akraba türler arasında kronolojik ayrıl­maların (türleşme zamanları) bulunduğu canlıları ifade eder. Modern evrimsel genetik ve genomiks, bir yandan doğal seçilim ve ilişkin süreçlerin biyolojik-işlevsel yapıların evrimleşmesine katkılarını incelerken, diğer yandan türleşmenin bu süreçlerle ilişkisini araştıran, ortaya oldukça tutarlı akrabalık ağaçları ko­yan bilim dallarıdır. Gezegende pek çok türün yan yana bulun­ması (ki ekolojik açıdan bu yan yanalık da yanlış bir tanımdır, zira türler kendilerine has habitatlarda çevreleri ve birbirleriyle etkileşerek dinamik bir denge durumunda bulunurlar); tam ter­sine, özellikle de evrimleşmenin bir kanıtıdır. Zira bir canlının dönüşerek bir başka türü oluşturması ve bu süreçle atasal türün tamamen ortadan kalkması, yaratılışçılığın dayandığı “her canlı­nın ve her canlı yapısının bir işlevi olduğu; yerine getirilen işlev­den sonra ilgili organ ya da türün dünya sahnesinden vazifesini tamamlayarak geri çekildiği” yönündeki arkaik 17. yüzyıl doğacı ilahiyatının temel düsturudur. Bir bütünün (örneğin çok sayı­daki popülasyondan oluşan bir birlik olarak türün) tamamen dönüşerek bir başka bütünü oluşturması canlı evrimine değil, yıldızların evrimleşmesi örneğinde olduğu gibi cansız sistem­lerin evrimine ait bir durumdur. Darwinci evrim dönüşümsel değil, canlı değişkenliğinin bir bölümünün oransal değişimine dayanan değişkenlik esaslı bir modeldir.

İnsan evrimi de yukarıda özetlenen çerçeve ile açıklanabilir. Australopitecus, Homo habilis ve Homo erectus paleontolojik açıdan kronolojik olarak sınıflandırılır ve her formun jeolojik olarak da doğrulanan bir yaşam dönemi olduğu saptanmıştır. Kaldı ki, daha da geriye gidersek, insan ve şempanze arasındaki genetik akrabalığın yüzde 96 düzeyinde olduğu son araştırmalar ile saptanmıştır ve insan ve şempanzenin son ortak atalarından bu yana geçen zaman içinde 80 kadar genin, insanda hızlandı­rılmış doğal seçilimle evrimleşerek şempanze ile aramızdaki tür farkını oluşturduğu bulunmuştur. Şempanze ve insan, şu an bu gezegende yaşayan akraba türlerdir. Modern genetik-genomiks kullanarak hem aralarındaki zamansal fark hem de farklı tür olmalarına yol açabilecek genetik farklar ortaya konmuş durum­dadır. Harun Yahya’nın savları ise, her zamanki gibi, mevcut bilimsel pratiği ve teoriyi yok sayan, zihin bulandırmaya yönelik lafazanlıktan ibarettir.

Kaynak: Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Şubat 2009 2. Baskı, s.153