Ana sayfa Bilim Gündemi Şirket feodalizmine karşı yeni köylülük | Küresel şirketler ve toprak gaspı

Şirket feodalizmine karşı yeni köylülük
Küresel şirketler ve toprak gaspı

346
PAYLAŞ

Sibel Çaşkurlu

21. yüzyılda yeni tür bir feodalizm görülüyor. Ağalık feodalizmi yerine şirket feodalizmi. Zengin ülkeler ve onların şirketleri yoksul ülkelerin verimli alanlarını, devletin peşkeş çekmesiyle ve o yerlerde yaşayanlara hiçbir şekilde sormaksızın satın alıyorlar. Bu toprak gaspıdır. Tarımda, madencilikte, enerji üretiminde bunu yaşıyoruz. Çözüm yolu: topyekûn direniş, dışa bağımlılığa son verme, küçük ve orta ölçekli tarımı destekleme, kooperatifleştirmeyi yaygınlaştırma…

Okuyacağınız yazı, Yeni İnsan Yayınevi bünyesinde yayımlanan “Başka Bir Köylülük Mümkün” adlı kitaptan (Editör: Tayfun Özkaya, Mart 2019) alınmıştır. Kitap 15 Nisan 2013 tarihinde Tarım Ekonomisi Derneği tarafından İzmir’de gerçekleştirilen çalıştayın notlarına dayanılarak hazırlanmış.

Köylünün karşısında görünen en büyük tehlikenin çok uluslu şirketlerin hâkimiyeti meselesi olduğunu ifade etmek istiyorum. Tarım alanında faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin ortaya çıkışı 1940’lara dayanmaktadır. Bu şirketlerin faaliyetlerini küresel hale sokarak çok uluslu nitelik kazanmaları da 1960’lara dayanmaktadır. Ancak 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün kuruluşu ve “Çok Taraflı Tarım Anlaşması’nın” imzalanması ile birlikte ikinci bir aşamaya geçilmiştir. Çok uluslu şirketlerin önünde duran birçok engel böylece kalkmış oldu. Çok uluslu şirketler küresel piyasalarda tam anlamıyla hâkimiyet kuracak şekilde yoğunlaştılar ve tekelci güç elde ettiler.

1995’ten sonra tarımda makineleşmekten çok biyo-teknolojileşmenin öne çıktığı ikinci yeşil devrimin hızla yaygınlaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ancak bu sürecin birincisinden çok önemli bir farkı bulunmaktadır. Birinci yeşil devrimde devletler tarımın modernizasyonu çerçevesinde altyapı ve girdi destekleri sağlıyordu. Tarımsal ar-ge faaliyetlerinde de önemli destekler sağlıyordu. İkinci yeşil devrimde ise devlet teknolojik ilerlemelerin tamamen dışında bırakılmıştır. Teknoloji şirketlerin kontrolü altında ve onların çıkarları doğrultusunda gelişir hale gelmiştir. Örneğin bugün çiftçinin tohumluk elde etmesi engellenmektedir. Şirketler tarafından üretilen gübre ve ilaçlara daha fazla gereksinim duyan tohumlar yine şirketler tarafından üretilmektedir. Bu durumda devlete düşen yeni rol ise çok uluslu şirketlerin yerel piyasalara nüfuz ederlerken karşılaşabilecekleri engelleri ve direnişleri ortadan kaldıracak yasal düzenlemeler yapmak olarak gözükmektedir. İşte tam da bu nedenle köylülüğün tasfiyesi hızlı bir şekilde seyretmektedir. Çünkü artık devletin desteği yoktur hatta devletin bu tasfiyeyi hızlandıracak müdahaleleri söz konusudur. Yani köylülük bugün hem şirketlere hem devlete rağmen var olmaya çabalamaktadır.

Bugün yaşanan köylülüğün tasfiye sürecini açacak olursak:

İlk olarak çiftçiye verilen kredi-girdi vb. desteklerin kalkmasından söz edebiliriz. Ayrıca çiftçinin ürününü devlete satma olanağının ortadan kalkması söylenebilir.

Böylece çiftçiler şirketlerin verdiğiyle yetinmek zorunda bırakılmaktadırlar. Şirketler tarım ürünlerini üreticilerden alırken oligopson piyasa konumundadır. Fiyatları istedikleri ölçüde kırabilmektedirler. Çiftçiye ilaç, gübre, tohum satarken ise oligopol piyasa konumundadırlar. Böylece yüksek fiyatları dayatabilmektedirler. Bu durum devletin desteğini yitiren köylüleri şirketler karşısında aciz durumda bırakmaktadır.

İkinci olarak şirketlerin kontrolü altında bulunan patentli tohumların yaygınlaştırılması çabasından söz edebiliriz. Küresel patentli tohum sektörü büyük ölçüde çok uluslu şirketlerin hâkimiyeti altındadır. Patentli şirket tohumlarının yaygınlaştırılması köylünün yüzyıllardır kullandığı tohumunu yitirmesi anlamına gelmektedir.

Bizim ülkemizde de 2006 yılında çıkarılan 5553 sayılı ‘Tohumculuk Kanunu’ vardır. Bu tohumculuk kanunuyla devlet üretim, sertifikalandırma ve üzerindeki ticaret yetkilerini devretmiştir. Aynı yasayla çiftçilerin tohumluklarını satmaları yasaklanırken yalnızca birbirleri ile tohum takası yapmalarına izin verilmiştir. Öte yandan bugün köylünün tasfiye sürecine ilişkin olarak iki yeni tehlikenin varlığından da söz etmek gereklidir. Bunlar;

– Biyoyakıt üretimi,

– Toprak gaspıdır.

Biyoyakıtlar 2000’li yıllarda başlamış daha çok yeni ve çok değerli bir enerji sektörüdür. Her 5 yılda bir 2-3 kat artarak sektör büyümektedir. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere Brezilya ve Çin gibi ülkelerin de önümüzdeki yıllara ilişkin ciddi üretim hedefleri bulunmaktadır. Ancak bu üretim de çok uluslu şirketlerin kontrolü altındadır. Bu alana yatırım yapan yeni şirketler olduğu gibi, BP ve Shell gibi petrol şirketleri tarım kimyasalları ve tohumu üreten (Monsanto gibi) dev şirketler de bulunmaktadır. Ayrıca bu şirketler arasında ciddi stratejik ortaklıklar da kurulmaktadır.

Çokuluslu şirketler biyoyakıt üretimi ile birlikte yeni bir daha da büyüme, güçlenme ve yoğunlaşma trendi içine girdiler. Öte yandan şirketler hemen her tarımsal ürüne dayandırılabilen biyoyakıt üretiminin küresel nüfusun gıda gereksinimi nedeniyle sekteye uğramasını engellemek istemektedirler. Bu amaçla tohumdan yüklemeye uzanacak, kendi tedarik zincirlerini oluşturmaya başlamışlardır ki bu da köylünün tasfiye sürecinde son noktayı gösteren toprak gaspları konusunu gündeme getirmektedir. Önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri olan Grain (www.grain.org) toprak gaspını şu şekilde tanımlıyor: Zengin ülkelerin ve onların şirketlerinin yoksul ülkelerin verimli alanlarından büyük alanları, yasal yollarla kamudan, ancak o yerlerde yaşayanlara hiçbir şekilde sormaksızın satın alması ya da uzun süreli kullanım hakkını almasıdır.

2006’dan beri temelde biyoyakıt üretimi için gerekli ürünlerin yetiştirilmesi ve tarımsal üretime elverişli toprağı az olan zengin ülkelerin yoksul ülkelerin topraklarını kullanmak istemesi gibi nedenlerle toprak gaspları yapılmaktadır.

2011 yılı itibariyle Asya, Amerika ve Latin Amerika’da 50 milyon aileyi besleyebilecek 50 milyon hektar tarım alanının yabancı şirketlerin kullanımına geçtiğini Grain belirtmektedir. Toprak gaspı mekânın veya toprağın yabancılaşması olarak da tanımlanabiliyor. Böylece turizm için gasp edilen topraklar da buna girer. Soma’da bir şirkete 7 köyü içeren bir alanın termik santral için verilmesi ve kamulaştırılması da bir toprak gaspıdır. Madenler için yapılan anlaşmalar ve HES’ler de toprak gaspıdır.

Bugün tüm dünyada Dünya Bankası’nın teşvikiyle toprakların ayrıntılı bir envanteri çıkartılmıştır. Dünya Bankası tarafından toprakları metalaştırma yaklaşımı altında hazine topraklarının hızla özelleştirilmesi hedefi açıkça ortaya konmaktadır. Şu an dünyada ne kadar alanın dikilebileceği, ne kadarının ekilebileceği üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Ürün ve iklim haritaları dahi oluşturulmuş durumdadır. Böylece bütün özelleştirmelerde olduğu gibi tarım topraklarının da daha etkin ve verimli kullanılabileceği ifade edilmektedir. Toprak gaspı konusu aslında yeni bir çitleme hareketi olarak değerlendirilmelidir. Üstelik küresel ölçekte yapılan bir çitleme hareketidir. Bu kez köyünden olanların büyük bir bölümünün sanayide istihdam edilmesi de beklenmemektedir.

Biyoyakıt üretimi 2021 yılına kadar bir kez daha ikiye katlanacak. Küresel gıda ihtiyacı da bu süre zarfında daha da artacaktır. Bu nedenle OECD’nin 2021’e ilişkin projeksiyonlarında da toprak çok kıt değerlendirilmesi gereken bir kaynak olarak öne çıkartılmaktadır. Ülkemizde ise çıkarılan Mera Kanunu ile meralar tarım ve hayvancılık dışı kullanıma açılmıştır. Hazine arazileri ile ilgili 2B Kanunu çıkartıldı. Ocak 2013’te bu yasada değişikliğe gidildi ve hazine arazilerinin satışı son derece önemli gündem konumundadır. Ayrıca Meclis’te görüşülen Su Yasa Tasarısı ile su kaynakları özelleştirilecek ya da kullanımı 49 yıllığına devredilecektir. Tasarının hem içme suyu hem de sulama suyu temininde köylüye olumsuz etkileri olacaktır. Toprak gaspı konusu köylülerin 2025’e kadar topraklarından da olacaklarının işaretlerini vermektedir. Bu tehlike karşısında kamuoyunun acilen bilinçlenmesi gerekmektedir. Küresel sivil toplum örgütleri ile dayanışma içerisinde olarak şirketlere karşı küresel bir mücadele içine girilebilir. Devlet de, seçmenlerin oy gücünü kullanarak vatandaşlarının hakkını korumaya zorlanabilir.