Ana sayfa Bilim Gündemi Devlet nedir? Devletler, şefliklerden nasıl ayırt edilmektedir?

Devlet nedir? Devletler, şefliklerden nasıl ayırt edilmektedir?

1810
PAYLAŞ

Günümüzden yaklaşık 5500 yıl kadar önce, Güney Mezopotamya’da geniş toprakların tarıma açılmasını mümkün kılan sulama sistemlerinin kullanılmaya başlanması ve bu sayede tarımsal üretimin tarım dışı faaliyetlerde uzmanlaşabilecek geniş (kentli) bir nüfusu beslemeye yetecek kertede artmasıyla birlikte, yeni siyasal oluşumlar biçimlenmeye başladı: Uzman zanaatçılar, rahipler, memurlar vb.’nin yaşadığı çevresindeki geniş bir kırsal alana hükmeden, merkezi ve özerk site-devletler… David Carneiro devleti, “toprakları üzerinde pek çok cemaati kapsayan, vergi toplama, insanları çalışma ya da savaş için seferber etme, yasa dayatma erkine sahip özerk birimler” olarak tanımlar. Bu tanımın hem Sanayi Devrimi’yle birlikte mümkün hale gelen modern devletler, hem de arkaik kırsal devletler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Bir kesimin toplumun büyük bölümü üzerine yerleşerek kaynaklara (iktidar, servet ve prestij) erişimi kalıcı olarak tekeline alması, devletlerin şefliklerle paylaştığı özelliklerdendir; ancak devletler, şefliklerden egemen katmanın akraba-olmayan kadın ve erkeklerden, yani bir egemen sınıftan oluşmasıyla ayrılır. Egemen sınıf, gerek arkaik, gerekse modern devletlerde servet, iktidar ve prestij gibi kaynakları tekelinde tutarken, alt sınıfların bunlara erişimini hukuken ve fiilen sınırlandırır/engeller.

Kadim devletlerde başlıca toplumsal sınıflar üst sınıf ve yönetici eliti oluşturan soylular, halk (küçük esnaf ve zanaatkârlar, tacirler, özgür köylüler) ve köleler ya da toprak sahipleri ve serflerden oluşurken modern devletlerin başlıca sınıfları, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan burjuvazi, herhangi bir mülkiyeti olmadığından geçimini ancak bu araçlarda çalışarak sağlayabilen proletarya (işçi sınıfı) ve orta sınıftır. Kadim ya da modern devletlerde devletin denetimini elinde tutan egemen sınıflar, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutup üreticilerin ürettiği artık-değere haraç ya da vergiler biçiminde el koyarken, bunları yeniden dağıtıma tabi tutma yükümlülüğünden de bağışıktır. Bu da, devleti şeflikten ayıran bir başka özelliktir.

Egemen sınıf, gerek arkaik, gerekse modern devletlerde servet, iktidar ve prestij gibi kaynakları tekelinde tutarken, alt sınıfların bunlara erişimini hukuken ve fiilen sınırlandırır/engeller.

Kadim ya da modern, devletlerin belli başlı (uzmanlaşmış) işlevleri şöyle sıralanabilecektir:

1) Nüfusun denetimi: Sınırları ister kesin olarak çizilmiş (modern devletler) ister uçlar biçiminde muğlak bırakılmış (kadim devletler) olsun; devletler, egemen oldukları topraklar üzerinde yaşayan nüfusun denetimini gerçekleştirir: Nüfus sayımı, sınırların denetimi, (gümrükler ya da göçmen büroları aracılığıyla) mal ve insan hareketlerinin denetlenmesi; sınırlar dahilinde ülkenin idari birimler olarak örgütlenmesi… Burada vurgulanması gereken, devletlerin her zaman uyruklarının sadakatini akraba temelli gruplardan merkezi otoriteye yöneltecek tarzda işlemesidir: Bu iskânlar, zorunlu göçler, haraç ve vergilendirme yoluyla yerel toplulukları aşırı üretime zorlama vb. yollardan gerçekleştirilebilmektedir. Devletler, bunun yanı sıra uyruklarla uyruk-olmayanlar arasındaki hak ve yükümlülük farklılıklarını tesis ederken, uyruklar arasındaki statü farklılıkları da devlet tarafından korunur ve sürdürülür.

2) Hukuk: Devletli toplumlarda bireyler arasındaki ve bireylerle gruplar arasındaki ilişkiler yazılı ya da örfi (yaşlılar, kadılar ve diğer hukuk uzmanları tarafından aktarılan sözlü gelenekler) yasalar tarafından düzenlenir. Yasaların çıkartılması ve yürütülmesi, kadim ya da modern, devletin alanı içerisindedir. Öte yandan, uyruklar arasındaki ya da uyruklarla devletin farklı düzlemleri anlaşmazlıklar çeşitli düzlemlerdeki (yerel, bölgesel, ülke çapı) mahkemeler tarafından çözümlenecektir. Devletin hukuk alanındaki bir başka işlevi ise, aileyle ilişkili tasarrufları (evlilik, boşanma, veraset, ebeveynlik, kan davası vb.) özel alandan kamusal alana taşımaktır.

3) Zorlama: Yasaları ve mahkeme kararlarını dayatan aygıtlar, cezai yaptırımlar (özgürlüğü kısıtlama, idam, fiziksel cezalar, mali cezalar…) devletin tekelindedir. Devletin birincil işlevlerinden biri, toplumda egemen olan hiyerarşi, mülkiyet düzeni ve yasaların korunmasıdır. Bunu içeride kolluk güçleri (polis, bekçi, vb.) dışa karşı ise silahlı kuvvetler aracılığıyla yapar. Zor gücünü tekelinde bulundurması, devletlerin içeride üretimi istikrarlı kılıp isyan vb. itaatsizlikleri bastırarak, dışarıda ise diğer devletler ya da devletsiz toplumlar üzerindeki üstünlüklerini tesis ederek büyümelerini/güçlenmelerini, yayılmacılığı sağlayan bir önlem olarak değerlendirilmektedir.

4) Maliye: Devletler, yaptırımcı güçlerini sürdürebilmek için geniş bürokrasilere, idari kadrolara gereksinim duyar. Memurlar, askerler, ruhban vb. üretken faaliyetlerde bulunmayan görevlilerin beslenebilmesi, etkin olarak işleyen bir vergi sistemini gerekli kılmaktadır. Vergilendirme, kimi kabile toplumları ve şefliklerde görülen yeniden dağıtım mekanizmalarına benzetilebilir; bu yeniden dağıtım zorunlu olmaktan çıkmıştır. Gerek kadim, gerekse modern devletlerde, mükelleflerin kendilerinden alınacak verginin miktarı ve nerede kullanılacağını denetleme mekanizmaları -var ise eğer- son derece zayıftır. Devletin uyruklar üzerinde vergilendirme dışındaki bir başka tasarrufu da (günümüz modern devletlerinde ender durumlarda -savaş vb. olağanüstü koşullar- uygulanmakla birlikte) zorla çalıştırma ya da angaryadır. Kamu işleri, yollar, anıtsal yapılar, tapınaklar, krali mezarlar vb.nin inşaatı için uyrukların seferber edilmesi, iktisadi yararın dışında, iktidara meşruiyet sağlaması açısından işlevseldir.

Öte yandan, devletler, egemenlikleri altındaki teritorya üzerinde çeşitli ürünlerin ekilmesini teşvik ederek ya da yasaklayarak, bölgesel bir çeşitlilikten geniş nüfus kesimlerinin yararlanmasını sağlayabilmektedir. Bunun yanı sıra ölçüm ve değer standartlarını saptayarak, narh(24) vb. uygulamalarla, fiyat ve kalite denetimleriyle, bankacılık faaliyetlerini üstlenerek, doğrudan yatırımlara girişerek vb. pazar ve ticarete de müdahalelerde bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere devlet, halkın büyük bir bölümü için yüz yüze ilişkilere dayalı, eşitlikçi, tüm topluluğun kaynaklara erişimini güvence altına alan düzenlemelerden, zora dayalı, yoksunlaştırıcı, baskıcı, kişilikdışı bir düzene geçişi temsil etmektedir. Bunun nasıl gerçekleşebildiğine dair, arkeolog ve antropologlar bugüne dek çeşitli kuramlar öne sürmüştür. Ancak, dünyanın çeşitli bölgelerinde erken devletlerin oluşumu, farklı ekolojik koşullarda, farklı iktisadi, siyasal, tarihsel koşullar uyarınca gerçekleştiğine ve devletler, birbirinden son derece farklı biçimlenişler aldıklarına göre devlet oluşumunu olasılıkla tek bir kuramla açıklamak olanaklı olmayacaktır. Vurgulanması gereken nokta, devletin ortaya çıktığı her bölge ve her tarihsel kesitte, profesyonel yöneticilik işlevlerini yürüten hatırı sayılır bir nüfus kesimini besleyebilecek bir ürün fazlasını sağlayacak düzeyde üretim yoğunlaşması ile kaynaklara erişim açısından farklılaşmış sınıfların varlığının da görüldüğüdür.

Kaynak: Sibel Özbudun, Gülfem Uysal, 50 Soruda Antropoloji, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Ocak 2019,