Ana sayfa 193. Sayı Afet politikaları ve Türkiye’de durum

Afet politikaları ve Türkiye’de durum

150
PAYLAŞ

Murat Balamir

Türkiye’nin afetler politika ve uygulamalarında çağdaş bir yaklaşıma kavuştuğunu söylemek henüz çok zor. Bu durum özellikle İstanbul yıkımı olasılığının yükseldiği bir dönemde afet yönetimi koşul ve yaklaşımlarını gözden geçirmeyi gerektiriyor.

 Doğu Anadolu Fayı 24 Ocak 2020 günü 20:55 sularında güçlü bir deprem yarattı. İl ve ilçe merkezlerinde ve kırsalda çok sayıda çöken yapı, 41 can kaybı, kullanılması yasaklanan ve yıkılması gereken yapılar söz konusu. Açıklamalara göre kırığın uzun olmaması kayıpların göreli olarak düşük sayılarda kalmasını sağlamıştır. Çok sayıda arama kurtarma ekibinin başarılı çalışmaları ile 45 kişi yıkıntılardan kısa sürelerde canlı olarak çıkarılmış bulunuyor. Hasar belirleme çalışmaları da hızla sürdürülmüş, üst yönetim zaman kaybetmeden bölgede incelemeler yaparak yardım kararları almış görünüyor. Bu durum, afet ölçeğinin daha küçük olmasının yanı sıra 1999 deneyiminden oldukça farklı koşullar ve yeni teknik olanaklarla etkili çalışmalar yapılabildiğini gösteriyor. Ne var ki, Türkiye’nin afetler politika ve uygulamalarında çağdaş bir yaklaşıma kavuştuğunu söylemek henüz çok zor. Bu durum özellikle İstanbul yıkımı olasılığının yükseldiği bir dönemde afet yönetimi koşul ve yaklaşımlarını gözden geçirmeyi gerektiriyor.

Afet sonrası etkinlikler
Deprem sonrasında arama-kurtarma çalışmalarına girişebilecek ekiplerin sayısı bugün artmış görünüyor. Arama-kurtarma çalışmalarında görev yapabilen STK grupları yanı sıra AFAD, Jandarma, belediye ekipleri, itfaiye birimleri gibi her ilden katılımlar yer alıyor. Bugün önümüzdeki sorun bu birimlerin eğitimlerle ortak yetkinlik kazanmaları, ortak araç-gereçlerle donatılmaları, ortak kavram ve terimler edinmeleri ve işaret dili öğrenmeleridir. Bu birimlerin çalışmalarında birbirlerini rakip görmemeleri, sorumluluk taşıma ve başarı göstermede birbirleriyle çelişkilere düşmeyecek etik değerler kazanmalarını sağlamak gerekiyor. Elazığ depreminde bu konuda kimi uygunsuz tutumların gözlenmiş olduğu ileri sürülmekte.

Deprem sonrasında hasar belirleme çalışmalarının hızla yürütülmesi ve yasaklanan yapılardan tahliyelerin gerçekleştirilmesinin de önceki deneyimlere göre çok daha etkin yürütüldüğü anlaşılmakta. Günümüz teknolojisi acil durum ortamında kullanılabilecek çok sayıda gereç ve yöntem geliştirmiştir. Bu çalışmalarda elektronik araç-gerecin ne ölçüde kullanılmış olduğunu, bilgilerin operasyon merkezine nasıl iletildiğini bilmiyoruz. Bu görevin yerleşmelere ait yapı stoku envanter bilgileri ile, yapı yaşı ve kullanımı, taşınmaz sahipliği ve değerlerine ilişkin bilgilerle bağlantılarının kurularak yürütülmesi beklenir.

Yapı stoku hasar belgeleme çalışmalarının yalnızca “yıkılma, ağır hasar, orta düzeyde hasar” gibi geleneksel tanımlar ötesinde, özellikle yıkım ve ağır hasar gören yapılarda yıkımı etkileyen etkenlerin bilinmesi, yapılarda insanların hangi noktalarda tutsak kaldığının belirlenmesi çok değerli bir bilgidir. Bu bilgi, gelecekte hangi önlemlere öncelik vermemiz gerektiğini öğretebilir. Hasar belgeleme işlerini yalnızca yardım ve tazminat “hak edişleri” için değil, bilimsel değerlendirmelere kaynaklık edecek çok değerli bir veri tabanı geliştirme için de yürütme gereği vardır. Bu belgeleme, yapı stoku yıkımının “otopsi” raporu niteliğini kazanmalıdır. Bu belgeleme, adli soruşturmalar için de değerlidir. Güncel uygulamada ise yapıların bir an önce ortadan kaldırmasına çalışılmakta. Bu tutum “cinayet mahallinde delilleri yok etme” ile eşdeğer değil midir?

Deprem arama-kurtarma birimlerinin eğitimlerle ortak yetkinlik kazanmaları, ortak araç-gereçlerle donatılmaları, ortak kavram ve terimler edinmeleri ve işaret dili öğrenmeleri gerekir.

Yıkıntılardan kurtarılanlar ve konutları kullanılmaz durumda olan haneler için acil barındırma ve bakım işlerinin de geçmiş koşullarda yaşananlara göre Elazığ depremi örneğinde daha başarılı yürütüldüğü izlenimi ediniyoruz. Eski örneklere göre elde daha nitelikli ve çok sayıda çadır bulunduğu görülüyor. Sıcak yemek dağıtma gezici düzenekleri de belki daha modern ve verimli. Bu hizmetin verilmesinde daha başarılı olmak için farklı gıda rejimlerine mahkûm hastaların gözetilmesi gereklidir. Vejetaryenler, çölyak ve şeker hastaları, özel ilaç kürü altında olanlar, bir afetten kurtulup ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalmamalılar. Afet ortamında canlarını kurtarabilmiş, yakınlarını ve dünya varlıklarını kaybetmiş bireylerin psikolojik destek gereksinmeleri de büyüktür. Bu hizmeti verecek uzmanlar ile hizmetin verilebileceği ortam ve zamanlar özenle belirlenmelidir. Elazığ depremi ortamında gözlediğimiz gibi, bireyleri pasifliğe iten, olumsuz etkiler yaratabilecek söylemlerden kaçınılmalıdır. İnsanları “tevekküle” yönlendiren, çaresizlik duygularını kabartan değil, yaşama bağlayacak ve umut verecek etkin söylemler yeğlenmelidir.

Afetzedeler için acil durum ortamında zorlandıkları pek akla getirilmeyen bir başka hizmet türü de bireylerin yıkıntılardan ya da yasaklanmış bulunan yapılardaki konutlarından kurtardıkları, ancak yanlarında taşımak ya da bir başkasına vermek istemeyecekleri özel eşyalarını güvenle teslim edebilecekleri seyyar ya da sabit kamu “emanet depoları”nın bulunmasıdır. Bireyler bu hizmet birimine bir aile albümünü, kimi değeri ve anısı olan varlıklarını yaşamları yeni bir düzene kavuşuncaya kadar korumada bırakabilmelidir.

Toplumumuz afetzedelere her zaman sevecenlik ve özveri gösterir. Elazığ depremzedeleri için şimdiden sayısız giyim ve kullanım eşyası iletilmiş, 90 milyon TL kadar yardım toplanmış görünüyor. Bu kuşkusuz, zamanla artacaktır. Yönetimler bu yardımların en doğru adreslere iletilmesine aracılık etmeli ve topluma bu işlemler konusunda saydamlıkla bilgi vermelidir. Özel yardımlar üzerinde denetimler kurmak, bunları engellemek ya da buradan pay almak gibi girişimlerden kaçınılmalıdır. Afetlerde uluslararası yardımların ülkeleri daha pervasız ve riskleri artıran davranışlara sevk ettiği gösterilmiştir. Benzer etkilerle, yardımların aşırı ölçülerde genişlemesi toplumları daha sakınmasız davranmaya, önlem alma düşüncesinin zayıflamasına, örneğin taşınmazlarını sigortalama gibi girişimlerden uzaklaşmalarına yol açabilir mi? Yardım fazlasının denetimi ve saklanması da ayrı bir görev belirler.

Acil durum koşulları bireylerin iletişim kurma gereksinmelerinin yükseldiği bir ortamdır. Bu durum gözetilerek iletişim kapasitelerinin yükseltilmesi, belki gezici iletişim istasyonları ile açıkların giderilmesi gerekir. Acil durum telaşında topluma nasıl davranılması gerektiğine ilişkin önermelerde hatta dayatmalarda bulunmak etkili bir tutum olmasa gerek. Bireylerin acil ortamda nasıl davranabileceklerini kestirmek zordur. İletişim teknolojisinin bu tür ortamlar için geliştirdiği yöntemlerin önceden ülke çapında öğretilmesi daha doğru bir yaklaşımdır.

Yönetimlerin afet acil durum ortamını siyaset yapma fırsatı olarak değerlendiren, afetzedeler topluluğunda ayrıcalıklar yaratan uygulama ve söylemlere başvurmaları güven sarsıcıdır. Kara günlerde iktidar ve muhalefet gruplarının özellikle birlikte davranmak üzere dayanışma içinde olmaları ve ortak siyaset belirlemeleri beklenir. Türkiye’nin güncel siyaset ortamında ne yazık ki bu birliktelik sağlanamamış, muhalefetin görünürlüğü perdelenerek afet ortamı iktidara siyasi kredi kazandırması umulan bir gösteri alanına dönmüştür. Afet alanında iktidar en üst düzeylerde varlık gösterme ve kendi dünya görüşü ile söylemlerini egemen kılma çabasında olmuştur. Önceliklerin ve kaynak tahsislerinin ne ölçüde ayrımcılığa hizmet etmiş olduğu konusunda ise bilgimiz bulunmuyor.

Yayın organlarının, toplumun afetlere ilişkin bilgilenmesinde başka organ ve yöntemlerle sağlanamayacak, yadsınamaz katkıları vardır. Türkiye bağlamında bu işlevin gerektiğince yerine getirildiğini söylemek zordur. Depremlerin ve iklim değişikliğinin yarattığı yıkımlardan, teknolojik kazalardan fazlasıyla pay alan ülkemizde, medyanın da ilkeli uygulamalarla çağdaş tutum ve ölçülere kavuşması beklenir. Elazığ depremi öncesinde Marmara’da yaşanan sarsıntılar nedeniyle yapılan yayınlarda ve Elazığ sonrasındaki yazılı ve görsel medyanın programlarında hemen hemen yalnızca yerbilim konularının ilgi odağında tutulması şaşırtıcıdır. Medyanın yerbilim konularını ilgilenmemiz gereken tek sorunmuş gibi sunması, yerbilimciler arasındaki düşünce farklılıklarını abartarak gündemde tutması usandırıcı olmuş, kuramsal ve pratik bilgiler dengesi kurulamamıştır.

Yıkıntılardan kurtarılanlar ve konutları kullanılmaz durumda olan haneler için acil barındırma ve bakım donanımı kazanılmalıdır.

Medyanın üzerinde uzun uzun durduğu “faylar uyanık mıdır, mahmur mudur?”, “ne uzunlukta bir kırılma meydana gelmiştir?”, “bundan sonra hangi bölümlerin hareket etmesi beklenir?” gibi konular, vatandaşların büyük bölümü için fazla anlam taşımaması yanı sıra, tehlikeler karşısında “çaresiziz, yapabileceğimiz bir şey yok” izlenimini yaymaktadır. Bu düşünce iklimi, yönetimlerin “kader”, “ölüme hazır olmak gerek” gibi söylemleri ile taçlanmaktadır. Bu nedenlerle medya birimlerinin, gerçekleşmesi olası tehlike öncesi yapılması gerekenleri özellikle sürekli ve düzenli olarak gündemde tutması bir zorunluluktur.

Afet öncesi etkinlikler
Olası bir tehlike öncesinde alınan önlemlerle kayıpları büyük ölçüde azaltmak olanaklıdır. Ancak yönetimlerin bu konuda gönülsüz kaldıkları da evrensel bir gerçektir. Alınan önlemler için yapılacak yatırım ve harcamaların belirsiz bir gelecekte işe yarayıp yaramayacağı bilinmez. Oysa afet sonrasında, yönetimlerin toplumdan yardım toplama çağrıları yapma olanağı sağlandığı gibi, denetimlerden kaçınan kaynak dağıtmak yoluyla siyasal prim yapmak için çok elverişli bir ortam oluşturmaktadır. Bu durum yönetimlerin “afet-sever” kimliğini güçlendirir.

Bu olağan koşulların üstesinden gelmenin yöntemi, risk azaltma çabalarında farklı bir karar mekanizması geliştirmek, ilgili kesimlerin katılımıyla oluşturulan platformlarda sorumluluğu paylaşmaktır. Acil durum yönetiminde sorumlulukların nasıl tekil otoriteye verilmesi gerekli görülüyorsa, risk yönetiminde de katılımlı bir süreçte sorumlulukların ortaklaşa üstlenilmesi aranır. Bu düzenleme, tekil yönetici otoritenin kendince alacağı risk azaltma girişimlerinde etkisiz ve gereksiz yatırım ve harcamalar yapması (Medüz sendromu) ya da asıl yapılması gereken yönlerde girişimlerden uzak durması (Kassandra sendromu) olasılıklarını da azaltarak kararları meşru kılar.

Yıllar sürecek güçlendirme ve yeniden yapma işleri hangi kaynakla, hangi öncelik verme yöntemiyle yürütülecektir?

Afet öncesinde öncelikli etkinlik acil durum planı hazırlamaktır. Türkiye’de bu tür bir plan yapım gereği 1950’li yıllarda “afetler yasası” kapsamında belirlenmiştir. Bu yaklaşımla tanımlanan plan, dokuz farklı acil hizmet grubunda kimlerin görev alacağının belirlendiği bir belgedir. Günümüzde bu hizmetlerin 28 ayrı grup oluşturduğu ileri sürülmekte. Bunlar bir “plan” oluşturmaz. Acil durum planı her şeyden önce mekânsal ortamda korunmasız kaynakların ve risklerin konumlarının belirlendiği bir senaryoya bağlı olarak, acil durum görevlisi tesislerin, altyapı sistemlerinin, yerel tehlike ögesi oluşturan birimlerin konumlarına göre hazırlanan bir lojistik olasılık belgesi niteliğindedir. Bu belge ile güncel mekânsal dağılımlara dayalı olasılık analizleri yapılarak optimal konumlandırma ve işbölümü kararları verilebilecektir.

Afet yönetimi alanında “acil durum planı” hazırlamak öncelikli olmakla birlikte, asıl ve sürekli olan etkinlik risk azaltma ve yeni oluşacak riskleri önlemeyi hedefleyen bir “sakınım planı” çalışmasıdır. Sakınım planı mekânsal ve yönetsel önlemler almayı öngörür. Başarılı bir sakınım planı, acil durum planını kolaylaştırıcı bir etkendir. Bu iki planlama etkinliği arasındaki ilişkilerin şekildeki gibi olacağı öngörülebilir.

Afetlere ilişkin iki ayrı planlama etkinliği daha bulunur. “İyileştirme planı”, olası afet sonrasında izlenecek stratejiyi, yerleşmenin taşınması, yerinde daha güvenli yapılaşmanın gerçekleştirilmesi (BBB: build back better) gibi seçenekler ve gereken yatırım süreçlerinin bugünden kestirilmesidir. Dördüncüsü, toplumsal yapılanmanın kurumsal ve yasal açılardan güvenliğini daha üstün kılacak düzenlemeleri öngören “dirençli toplum planı” olmalıdır. Türkiye bu plan türlerinin hiçbirine sahip değildir.

Türkiye, kurumsal yapılanmasıyla ve yasal düzenlemeleriyle risk yönetimi ve risk azaltmak için kaynak ayırmayı düşünmeyen bir geleneğe sahiptir. Bu durum deprem ya da iklim değişikliği sonuçlarıyla olsun, büyük kaynak kayıplarına yol açar. Bundan yakınan yönetimler genellikle Japonya gibi ülkelere öykünürler. Düşünülmez ki bu ülkeler yıllık bütçelerinden büyük oranlarda kaynakları risk azaltma çabalarına düzenli olarak aktarmaktadırlar.

Günümüz Türkiye’sinde afet öncesi etkinlikler kapsamını düşünmek için en doğru ortam İstanbul’u bekleyen büyük depremdir. İstanbul yönetimlerinin 1999 sonrasında bu konuda hiçbir girişimde bulunmamış olması büyük bir aymazlıktır. Ancak beklenen deprem tehlikesi karşısında gündem oluşturan yapı güçlendirme ve toplanma alanları düzenleme çabalarının yeterli ve zorunlu önlemler olduğu yargısı da bugün büyük bir yanılgıdır. Yönetimlerin bu tür dar görüşlerle yanılgılara düşmesine yol açan etkenlerin gözden geçirilmesi ve alternatif yaklaşımların irdelenmesi gereği vardır. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’un birinci sorunu olarak gördüğü deprem konusunda katılımlı ve saydam yöntemlerle çalışılacağına ilişkin yaptığı açıklamalar bu bakımdan umut vericidir.

Açıklamalara göre söz konusu depremde kırk bin üzerinde konut yapısının yıkılması ve ağır hasar görmesi beklenmektedir. Bunları hangi yöntemle ne zaman, hangi sürede belirleyebileceğiz? Yıllar sürecek güçlendirme ve yeniden yapma işleri hangi kaynakla, hangi öncelik verme yöntemiyle yürütülecektir? Elimizde bir acil durum planı bulunmazken toplanma-barınma alanları belirlemek anlamlı mıdır? Bu alanların yeterli olup olmadığını, doğru konumlarda olup olmadıklarını hangi yöntemle kanıtlayacağız?

Risk yönetimi, öncelikleri belirleme sanatıdır. Hangi konut yapıları önceliklidir? Mega-kent yalnızca konut yapılarından mı oluşmaktadır? Mega-kentin sanayi sektörünün riskleri daha mı az önemde ve ikinci sıradadır? Evrensel öğretiye göre, sanayisi en az kayıp gören kent, en hızlı iyileşmeyi gösterecektir. Yerleşim alanları içinde bulunan tehlikeli kullanımların yarattığı risklerle nasıl başa çıkacağız? Okullar ve hastaneler yeterince dayanıklı mı? Bunların mekânsal dağılımlarına göre acil durum görev ve performansları belirlendi mi? Ya turizm sektörü? Oteller, turizm hizmet tesislerinin güvenlik dereceleri nedir? Tsunami, heyelan, sıvılaşma gibi tehlikelere açık özel tehlike alanları için hangi önlemleri almalıyız? Altyapı sistemlerinde riskin mekânsal dağılımı nasıl ölçülür? Kültür varlıkları ve müzeler gibi birimlerin korunma planları var mı? Bu konular, akademik ve kuramsal endişeler olduğu kadar, eyleme geçme yöntemlerine ilişkin ilkelerdir. İBB, bugün bilimsel yaklaşımla risk azaltma girişimlerini örgütleyebilecek ve Türkiye’de bir ilk örnek yaratabilecek tek yönetimdir. Bu umudun güncel siyasal ortam ve kimi fırsatçı telkinlerle yanlış adımlarla sürüklenip köreltilmemesi gerekir.

İstanbul’da tekil yapıların güçlendirilmesi ile değil, toplu kentsel yenilemeler ile güvenliği artırmanın daha üstün ve çok yönlü olabilirlik taşıdığı Zeytinburnu pilot çalışması ile gösterilmişti (2004). Yoğunluklar aşırı artırılmaksızın daha nitelikli çevreler yaratılması yanı sıra, yerel topluluk yönetimlerinin kurulması, yapı birimi ötesinde kentsel çevre yönetim süreçlerinin yaşam bulması, kendi kendini finanse edebilmesi özellikleri ile katılımlı bir kentsel yenileme yönteminin olabilirliği kanıtlanmıştı. Ancak Türkiye’de müteahhitlik pratiğinin egemen kıldığı alışkanlıklar, İstanbul’u katılımlı süreçlerden uzaklaştırdığı gibi tasarım zengini çevreler yaratılmasının da önüne geçmiştir.

Genelde risk azaltma çalışmalarının, özelde ise yapıların güçlendirilmesi ve yenilenmesi için gerekli finansmanın sağlanması ön koşuldur.

Genelde risk azaltma çalışmalarının, özelde ise yapıların güçlendirilmesi ve yenilenmesi için gerekli finansmanın sağlanması ön koşuldur. Taşınmaz sahipliğine göre belirlenen borçlandırma payları yanı sıra, yönetim kademelerinden katkılar, krediler, ulusal ve uluslararası yardım kampanyaları ile işlerin yürütülmesi beklenir. Göz ardı edilmemesi gereken ise deprem sigortası ile yaratılan kaynaktır. İBB ile DASK sisteminin dayanışmalı çalışmalar yürütmesi için elverişli bir ortaklık ortamı sağlanabilmelidir. Yalnızca afet sonrasına odaklanan DASK, birikimi ile belediyelerin afet öncesi kimi risk azaltma proje ve yatırımlarına yardım eli uzatmalıdır. Yapı stokunda yer alan sigortalı taşınmaz oranlarına uyarlanmış destekler vererek belediyelerle bir işbirliği içine girmeleri, belediyelerin de sigortalı yapı stokunu artıracak özendirmelerde bulunmaları olanaklıdır.

Türkiye’de geliştirilemeyen kurumsal bir davranış biçimi de yazılı ve görsel medyanın afet öncesi risk azaltma konularına yabancı kalmasıdır. Oysa yayın organlarının, toplumun bilgilendirilmesinde ve afetlere ilişkin önlemler almasında, başka organ ve yöntemlerle sağlanamayacak, yadsınamaz etkileri vardır. Yazılı ve görsel medyanın belirli konularda düzenli bir kurgu içinde ve sürdürerek yaptığı yayın programları bulunur. Spor haberleri ya da sayfaları, ekonomi, sağlık, çevre gibi konularda düzenli yayınlar yapılır. Tehlikeler karşısında risk azaltma konularının da sürekli olarak işlendiği, bilgiler verildiği, panellerin düzenlendiği, örneklerin açıklandığı programların ve yazılı medyada ayrılan köşelerin, toplumda risk kültürünün geliştirilmesinde başka bir yöntemle kazandırılamayacak katkıları vardır.

Geçmişteki uygulamalar göz önünde tutularak eklenebilecek bir konu da İstanbul’un deprem risklerine ilişkin tek sesli değil, çok disiplinli bilgilenme ve tartışma ortamlarının sağlanmasıdır. Yalnızca belirli bir disiplinin telkinleri, ya da yurtdışından dayatılan öneriler yerelde çok disiplinli bir uzmanlar grubunca dikkatlice irdelenmelidir. Yabancı önerilerin kaynak sağlama sözü ile yaklaşmaları ise iki kez irdelenmelidir. İstanbul geçmişte bu tür girişimlerden beklenen ölçüde bir şey kazanmış değildir.

Türkiye’de kurumsal görevlerin ve yasal düzenlemelerin, uluslararası politikaya uyumla, afet öncesi risk azaltma hedefine yönelik olarak yeniden yapılandırılmasının kaç afet yaşandıktan sonra yerine getirileceğini kestirmek olanaksız görünüyor. Dileriz bu yönde gelişecek bir bilinç ve buna dayanan uygulamalar İstanbul büyük felaketi yaşanmadan gerçekleşmiş olsun.