Ana sayfa 193. Sayı İstanbul’da bir Fransız: Humbaracı Ahmet Paşa

İstanbul’da bir Fransız: Humbaracı Ahmet Paşa

287
PAYLAŞ

Hasan Gören

Giderek kronikleşen sorunları için çıkış yolları üretme yeteneğini kaybeden Osmanlı, Lale Devri’nden başlamak üzere göstermelik uyum çabalarıyla makyajlanmış ithal çözümlere yönelir. Günümüze kadar sürecek olan “batının iyi yönlerinin alınması” yöneliminin ilk örneği de, bir Fransız soylusu olarak başladığı yaşamının son on altı yılını Osmanlı ordusunun hizmetinde geçiren Claude Alexandre Compte de Bonneval ya da bizde daha çok bilinen adıyla Humbaracı Ahmet Paşa’dır.

Rönesans’la birlikte doğa bilimlerindeki gelişimin tekniğe yansıması belki de ilk önce savaş meydanlarındaki dengeleri etkilemiştir. Bir yandan zenginleşen fizik ve kimya bilgisi mekanik düzenekleri yetkinleştirip patlayıcıları daha ölümcül hale getirirken, diğer yandan hafif silahların artan etkisi küçük askeri birliklerin yüksek manevra yetenekleriyle çarpışma stratejilerine çeşitlilik kazandırmaktadır. Bu gelişmeler yeni olanaklara dayalı taktik becerileri geleneksel yöntemlerin önüne çıkarmaya başladığında, söz konusu alanlarda uzmanlaşan insanlar için askerlik mesleği profesyonel bir uğraş haline gelmeye başlar. Leonardo’dan başlamak üzere hizmetini farklı hükümdarların ordularına sunanlar çoğalırken, yolu İstanbul’a düşenlerin belki de en çarpıcı örneği, yazımızın konusu olan Humbaracı Ahmet Paşa olacaktır.

Bir Fransa bir Avusturya hizmetinde
Yetmiş iki yıllık yaşamının son on altı yılını Ahmet olarak geçirecek olan Claude Alexandre Compte de Bonneval 1675’te Fransa’da, ailesiyle aynı adı taşıyan bir kasabada, kendilerine ait bir şatoda doğar. İyi bir askeri eğitim alır ve genç yaşta katıldığı çeşitli deniz ve kara savaşlarında kendisini gösterir. Ancak yaşamı boyunca taşıyacağı soyluluk kibri, Fransız ordusunda parlayan yıldızının çevresine rahatsız edici bir üstünlük halesi sarmaya başladığında, genç Bonneval de uyumsuz bir figüre dönüşmenin işaretlerini verir. Belki de her şeyin en iyisini doğuştan hak ediyor olma düşüncesi, yaşamı boyunca sıkıntısını çekeceği, açıktan açığa bir boşboğazlığa ve gizliden gizliye bir entrikacılığa yol açmaktadır.

Bonneval’in kariyer basamaklarını hırsla tırmanışı, 1700 yılında patlayan İspanyol Veraset Savaşı’nda, Fransız Ordusu içinde, İtalyan Cephesi’nde elde kılıç vuruşurken ilk kez sekteye uğrar. Yalnız cesaretiyle değil stratejik kararlardaki becerisiyle de adını duyurduğu bu günlerde, çevresiyle en önemsiz konularda bile ciddi sorunlar yaşaması muhtemel Bonneval bir düelloda komutanını yaralayınca ordudan atılmakla kalmaz, devlete ihanetten ölüm cezasına da çarptırılır. Parlak geleceğine düşen bu giyotin gölgesi, genç yıldızın önüne yeni, ancak o dönem benzerlerine sıkça rastlanacağı türden bir seçenek getirir. Bonneval ülkesinden kaçıp bir zamanlar karşılarında savaştığı Avusturya ordusuna katılmak isteyecek, başvurusu da kendi geçmişinde aynı rotayı izlemiş olan Avusturya Prensi Eugen tarafından hemen kabul edilecektir.

Son on altı yılını Ahmet olarak geçirecek olan Claude Alexandre Compte de Bonneval.

Söz konusu gelişme Fransa Kralı XIV. Louis’in şimşeklerini iyice çekmesine ve kralın bu genç adam için bir kukla hazırlatıp yaktırmasına neden olsa da, ne gam, zaten henüz dünyada yurttaşlık bilincinin esamesi okunmamaktadır. Hal böyle olunca, Bonneval da bir kez daha İspanyol Veraset Savaşı’nın İtalya Cephesi’nde, ama bu kez içinde kendi kardeşi de bulunan Fransızlara karşı Avusturya Ordusu saflarında yerini alır. Mareşal rütbesine kadar yükseleceği Avusturya Ordusu’nda, Fransız, İspanyol ve İtalyanlara ek olarak Osmanlılarla da göğüs göğüse gelir Bonneval. Hatta Avusturya Ordusu’nun sağ kanadına komuta ettiği Petervaradin Muharebesi’nde, bir yeniçeri kılıcıyla karnından ağır yaralanır. İç organları dışarı fırlar, ölümlerden döner. Yaşamı boyunca bu derin yaranın izini taşıyacaktır Bonneval, öyle ki, ölene dek karnındaki kesiği koruyacak metal bir plakayla yaşayacaktır.

Viyana günleri Bonneval için yalnızca askerlik konularıyla dolu değildir. Döneminin ünlü bir ismi olarak, yaşlı Leibnitz’den genç Voltaire’e kadar pek çok parlak zekâyla dostluklar sürdürmekte, sıkça yazışmaktadır. Kırklarına adım attığı günlerde Fransa Kralı XIV. Louis ölünce, kral naibi olarak yönetimi devralan Philippe d’Orleans’la çocukluk arkadaşı olması sonucu affedilir ve yıllar sonra doğduğu topraklara dönme fırsatı bulur. Hemen de, o güne kadar bağlantısının hiç kopmadığı annesi tarafından, bir an önce başı bağlansın da dizlerinin dibinde otursun diye olsa gerek, münasip bir soylu kısmet bulunup evlendirilir. Ancak Bonneval yeni hayatına yalnızca on gün katlanacak ve yeniden Viyana’nın yolunu tutacaktır.

Hayatın hepimiz için geçerli gerçeklerinden biri olsa gerek, Bonneval için de geri dönüş ilk gelişten farklı olur. Kahramanımız bir kez daha dedikoduculuğa varan boşboğazlığı, ama daha önemlisi İspanya sarayındaki bir cinayetin ardında beliren izleri nedeniyle cezalandırılır. Eski dostu yeni düşmanı Prens Eugen tarafından varlıklarına el konup birkaç yıl sürecek kale hapsine mahkûm edilmesi, yaşamının geri kalan kısmını Avusturyalılara karşı bu haksızlıktan kaynaklanan bir kin ile intikam tutkusunun peşinde geçirmesine neden olacaktır.

Son durak Osmanlı Sarayı
Hapisten çıkınca parasız pulsuz olarak Venedik’e yerleşir Bonneval. Geçmişinin kredisini banker veznelerinde rehin bırakarak geçirdiği birkaç yılın ardından, bir gün görüştüğü Arnavutluk Paşası, kendisine çıkış yolları arayan kahramanımızın kulağına kar suyu kaçırır. Osmanlı Sarayı’na başvurup onların hizmetine geçmek esaslı bir kurtuluş olacaktır. Zorlukları apaçık ortada olan bu taşlı yolun uzun muhasebesinin ardından, III. Ahmet’in Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’ya bir mektup gönderir Bonneval. Mektubunda, çocukluğundan beri sürdürdüğü askerlik uğraşı ile bilim alanındaki çalışmalarının uyumuna değinir, geri kalan yaşamını “Zat-ı Şahaneleri Efendileri”nin hizmetine sunma konusundaki arzusunu ifade eder. Ancak taleplerine bakılırsa sanki kendisi bu başvurusuyla Osmanlı’yı onurlandırmaktadır. Örneğin, üç tuğlu bir paşa rütbesi almalıdır, beraberindekiler için de yüklü ödemeler yapılmalıdır. Kendisine verilen yanıtta Bonneval’in taleplerinin çoğu reddedilecek, bir an önce Bosna’ya geçip sarayın talimatını beklemesi istenecektir.

Bonneval’ın bir dost bir düşman olduğu Avusturya Prensi Eugen.

Elli altı yaşındayken ve herhalde o günlerde adet olduğu üzere zahmetli bir deniz yolculuğunda gemisinin batıp bir tahta parçasına tutunarak kurtarılmasının ardından -bilen bilir, tarih yazanlara göre Abaza Mehmet Paşa’dan Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin’e kadar pek çok kişi yaşamlarının bir anında, azgın dalgaların parçaladığı yelkenlilerinden suya düşüp, tuzlu suyla yumuşamış bir ıslak tahtaya tutunmak zorunda kalmıştır- Bosna’ya vararak Osmanlı topraklarına ayak basan Bonneval’in gerçek niyetinin Osmanlı ordusu saflarına katılarak Avusturyalılardan öç almak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak Lale Devri’nin son günlerini yaşayan İstanbul’da, böyle savaş mavaş işlerinden haz etmeyen yöneticiler ya Prens Eugen’in önleyici tehditlerine pabuç bırakmakta, ya da başlarını Nedim’in aşk şiirlerinden kaldıramamaktadır. Bonneval’in amacına ulaşabilmek için Bosna’da iki yıl beklemesi, bu süre boyunca Avusturyalıların üç ayrı zehirleme girişiminden kurtulması, Müslümanlığa geçerek Ahmet adını alması, ama daha önemlisi Osmanlı’da iktidarın el değiştirmesi gerekmektedir.

Humbaracı Ocağı
En sonunda kendisini İstanbul’a davet eden, I. Mahmut’un sadrazamı Topal Osman Paşa olur. Bonneval’den, Osmanlı Ordusu’nda patlayıcı üretip kullanan Humbaracı Ocağı’nı düzenleyip geliştirmesi istenmektedir. Babıali’de iltifatlarla karşılanan ve üç olmasa da iki tuğu kapan Bonneval, Pera’da, bugün kendi adıyla anılan Kumbaracı Yokuşu’nda bir ev tutar ve ikinci yaşamına başlar.

Çiçeği burnunda Ahmet Bonneval’e teslim edilen, humbara denilen ve demir ya da tunçtan dökme el bombalarını bir tür havan topu düzeneği içinde kullanmak amacıyla bir süre önce kurulmuş ama giderek işlevsiz kalmış bir ocaktır. Bonneval işe, üç yüzünü Bosna’dan getirttiği yaklaşık altı yüz kişilik maaşlı askerlerden oluşan bir sınıf oluşturarak başlar. Birkaç yıllık hazırlığın ardından 1734’te Üsküdar Topbaşı’ndaki Ayazmasarayı, Hendesehane adıyla kullanılmaya başlanır. Burada verilen eğitimlerde Bonneval’e Fransa’dan getirttiği üç arkadaşı yardım etmektedir; bir humbara imalathanesinin kurulduğu mekânda, ocak üyelerine atış talimleriyle birlikte matematik eğitimi verilir. Yakın geçmişte matematik ve astronomi öğretilen Darülhendese’nin dine aykırılık gerekçesiyle kapatılmış olduğu düşünülürse, Hendesehane’nin Osmanlı’daki ilk modern eğitim kurumu olarak önemi de daha iyi anlaşılacaktır.

Bilimsel yöntemlerle yetkinleşen Humbaracı Ocağı’nın iş disiplini ve verimliliği İranlılarla yapılan savaşlarda etkili sonuçlar alınıp Saray çevrelerinin takdirini kazanmış olmalı ki, Bonneval’e önce üç tuğlu Paşa rütbesi verilir, ardından da Beylerbeyi yapılır. Altmış yaşına gelmiş olan Humbaracı Ahmet artık en başta istediği rütbeye kavuşmuştur. Üstelik geçmiş deneyimi nedeniyle Saray’ın dış işlerinde kendisine de danışılan bir otorite haline gelmiştir. Dönemin etkili isimlerinden İbrahim Müteferrika ve Yirmisekizzade Mehmet Sait Paşa ile çoğu kez birlikte hareket eder. Bununla birlikte, Paşa’nın, savaşın yanında diplomasiyi de öne çıkaran, geleneksel düşmanlıklara değil taktik ittifaklara dayalı politika tarzı, bütün yaşamı boyunca olduğu gibi, dostlarının yanında karşıtlarının sayısını da artırmaktadır. Öyle ki, 1738’de Yeğen Mehmet Paşa’yla birlikte, çıkılmasında ısrarcı olduğu Avusturya seferine katılır ve eski ordusuna karşı savaşma fırsatını da sonunda yakalar. Ancak istenen sonucun alınamadığı seferin dönüşünde, eleştirilen kararların ana sorumlularından biri olarak gözden düşer ve devletin politikasını başka çıkarlara göre yönlendirmeye çalıştığı söylenerek -sanki bu ithamlarda gerçeklik payı oldukça fazladır- Kastamonu’ya sürgün gönderilir.

Humbaracı Kont Bonneval Ahmet Paşa!
Paşa’nın sürgünde altı ay kalıp affedildikten sonra İstanbul’a döndüğü son dönemi, eski rütbeleriyle ama geçmiş etkinliğinin uzağında geçecektir. Pera’daki evinde iki ayrı düzen kuran, birisinde geleneksel giysiler ve sarığıyla Osmanlı Paşası Humbaracı Ahmet, diğerinde ise Avrupa tarzı giysi ve mobilyalar içinde Fransız soylusu Kont Bonneval olarak yaşayan kahramanımız, İstanbul’a gelen ve aralarında Marki Casanova gibi ünlülerin de bulunduğu yabancı elçi ve temsilcilerin sarayla ilişkilerindeki yönlendirici etkisiyle yetinmek durumundadır. Bu dönemde Fransa’daki dostları ve özellikle kız kardeşiyle yazışmaları, günün Osmanlı dünyasını batıya ilk elden tanıtan değerli birer kaynak niteliği taşıyacaktır. Humbaracı Bonneval, son zamanlarında kurduğu Fransa’ya dönme planlarını gerçekleştiremeden 1747 yılında İstanbul’da, yıllardır çektiği gut hastalığından ölür. Galata Mevlevihanesi’ne, kendisinden iki yıl önce ölen yakın dostu İbrahim Müteferrika’nın yakınına bir Müslüman olarak gömülür.

Compte de Bonneval, Humbaracı Ahmet Paşa olduğunda.

Kont Bonneval’in İstanbul yıllarındaki yaşam tarzı ve tercihleri, kişisel hedeflerine ulaştıktan sonra ülkesine dönerek asıl kimliğiyle yaşamayı amaçladığını gösteren ipuçlarıyla doludur. O günlere ilişkin önemli bir kaynak, ziyaretçisi Casanova’nın ileriki yıllarda kaleme aldığı anılarıdır. Marki’ye, Türkleri ve İstanbul’u tanıması ve herhangi bir zarar görmemesi için kol kanat geren Bonneval, konuğuna bilgiler verirken kendi bakış açısının da işaretlerini verir. Söylediğine göre, daha Venedik’teyken kendisine çıkış yolu olarak Yahudi olması önerilse soluğu İstanbul yerine Kudüs’te alması işten değildir. Anlaşılan o ki, uygar bir insan olarak ve kendi deyimiyle “barbarların arasında” yaşamanın yollarını bulmuştur. Evinin alafranga kısmındaki dolaplarda tuttuğu şarapları, İtalyanca bilen Türk konuklarının da yer aldığı yemeklerde ikram edebilmekte, engizisyonun olmadığı topraklarda dinsel bir baskıya uğramadığını söylemektedir. Humbaracı’ya göre Türkler, zaten öbür dünyada fazlasıyla acı çekecek olanlara bir de bu dünyada eziyet etmeye gerek görmemektedir.

Göründüğü kadarıyla, Saray hizmetine girebilmek için göstermelik bir biçimde din değiştirmesi, yaşam biçiminde herhangi bir farklılığa yol açmamıştır. Casanova’ya Müslüman olurken sünnet edilmek istemediğini ve yaşından dolayı bunun kabul gördüğünü anlatır. Yıllar boyu içinde yaşadığı Osmanlı toplumunun dilini öğrenme konusunda ise önceleri hiçbir çaba göstermez. Yalnızca Kastamonu’daki sürgün döneminde Türkçe öğrenmeye çalışması söz konusu olur ki o da belki arkasından iş çevirenlerin sözlerini anlayabilmek içindir. Yeni kimliğiyle evlenip çocuk sahibi olma girişiminde de bulunmaz. Yine Casanova’nın aktardığına göre, Bonneval kadınlardan ömrünü azaltacakları gerekçesiyle artık uzak durmaktadır. Bir tek evlatlığı vardır.

Osmanlı ordusundaki humbaracılar.

Humbaracı Ahmet Paşa, ilginç yaşamı ve renkli karakterinin ötesinde, Osmanlı yönetim kademelerindeki çözülmeyi göz önüne seren etkililiğiyle de önemli bir figür olarak değerlendirilebilir. Saray’ın dış politikasına müdahale etmeye çalıştığı noktalarda, kimi zaman Fransız çıkarlarını gözetmesi, kimi zamansa Avusturya’yla olan kişisel hesaplaşması ön plana çıkar. Üstelik Bonneval, dönemin devlet politikasını yönlendirmeye çalışan tek yabancı değildir. Daha o yıllarda Saray, Fransızlar, Avusturyalılar, Ruslar ve İsveçlilere dönük hamleleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek isteyen prensler, temsilciler ve ajanlar için bir tür at koşturma alanı haline gelmeye başlamıştır. Geniş kabule dayalı belirgin bir devlet politikasının olmadığı bir ortamda, iktidar çevrelerinde etkili olmak isteyen farklı unsurlar için rüşvet dağıtma ve entrikacılığın kullanışlı hale gelmesi normaldir. Dolayısıyla, böyle bir düzensizlik içinde askeri kurumlardan başlamak üzere girişilen yenileşme ve iyileşme arayışlarının, sağlam bir temele oturmadığı sürece kalıcı ve yararlı olması da olanaklı değildir.

Yabancıların bilgi ve yöntemlerinden bu şekilde yararlanma girişimleri sonraki yıllarda Baron de Tott, Moltke, Liman von Sanders gibi başka uzmanları çağırarak de yinelenecek, ancak tüm bu adımlar en iyi olasılıkla ulusal futbol takımına pasaport verilmiş yabancı oyuncular getirmekten farklı olmayacak, imparatorluğun son günlerinde ise ciddi yıkımlara yol açacaktır. Kurumsal tıkanıklıkları aşmak için neredeyse ilk tercih haline gelen bu ithal çözüm denemelerinin günümüzde de pek çok alanda örneği vardır, ancak kalıcılık söz konusu olduğunda bu tür girişimlerden geriye genellikle bir enkaz kalır. Bu durumda, Bonneval’in bir bilimsel eğitim kurumu olarak açılışına ön ayak olduğu Hendesehane’nin de sonraki yıllarda ilk önce tımarhaneye ardından da mahpushaneye dönüştürülmüş olması kimseyi şaşırtmamalıdır.