Ana sayfa Olağanüstü Nisan Sayısı Güle güle İstanbul!

Güle güle İstanbul!

768
PAYLAŞ

Prof. Dr. Mehmet Sakınç

Muhteşem bir coğrafyada bilimle, tarihle ve mitlerle, destanlarla yoğrulmuş bir şehir düşünün ki dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri yoktur, işte bu İstanbul’dur. İnsanı tarafından darbe üstüne darbe yiyen bu şehir için deprem sinsice zaman kollarken, o muazzam tarihini, doğasını ve hatta coğrafyasını yok etmek için bir başka “ucube” daha sırasını bekliyor: Kanal!

Milyonlarca yıl süren jeolojik süreçlerle biçimlenen bu coğrafya; Dünya gezegeninin en özel oluşumlarının başında yer alan Karadeniz’den başlayarak, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz’i Atlantik Okyanusu’na bağlayan İstanbul ile Çanakkale Boğazı ve de Cebelitarık Boğazı’ndan oluşan denizler ve boğazlar sistemi; doğa tarafından milyonlarca yıl bir dantel gibi işlenerek dünyada eşi benzeri olmayan bir doğa harikası olmuştur.

Bu coğrafyanın tam merkezinde, insanların binlerce yıldan beri yaşadığı bir yer var. Şimdiki ismi İstanbul ama tarihinde çeşitli adlarla çağrılmıştır hep. Yazar Ümit Meriç şöyle demektedir: “Dünyada hiçbir şehrin İstanbul kadar çok ismi olmamıştır. İstanbul’un tespit edilmiş 39 ismi vardır.” İstanbul Avrasya dediğimiz Avrupa, Asya, Afrika kıtalarının kesiştiği noktadadır. Dolayısıyla fiziki olarak Avrasya’nın başkenti olmakla kalmaz, aynı zamanda dünyanın tarih, kültür ve din başkenti olarak da bilinir.

İstanbul, Roma İmparatorluğu’nun egemenliğine girdiğinde imparatorun şehre oğlu Antonina’nın adını verdiğini, kentin Konstantin adını alışı ise 6. yüzyıldaki kilise kayıtlarından bilinmektedir. Grekçede Vizantion; Latincede Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma; Rumcada Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis; Slavcada Çargrad, Konstantingrad; Vikingcede Miklagord; Ermenicede Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli; Arapçada Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma; Selçuklularda Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul ve Osmanlıcada Dersaadet (saadet ve mutluluk kapısı) Deraliyye (Yüce Kapı), Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye (Büyük Tekke), Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergâh-ı Mualla, Südde-i Saadet… Bunlar hep İstanbul’un adlarıdır.

Antik yaşamın, dinlerin, savaşların, imparatorlukların, cumhuriyetin şehri İstanbul.

1453’de Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethedildikten sonra “Konstantiniyye” ismi bir süre daha kullanılır, Cumhuriyetin ilanından sonra 28 Mart 1930 da Türk Posta Hizmet Kanunu ile kentin adı değişir. “Konstantinopolis” ya da “Konstantiniyye” adı yürürlükten kalkar ve Kentin adı “İstanbul” olur.

İstanbul’un Trakya ve Kocaeli yarımadaları üzerinde yayılan o muhteşem tarihine bir göz atalım. Algılayamadığımız, değer vermediğimiz, kıymetini bilmediğimiz bu tarihin süreçleri içinde bazı örneklere dokunarak dolaşalım.

Yarımburgaz mağaraları
Şehir, daha bu isimleri almazdan önce Küçükçekmece Gölü’ne dökülen Sazlıdere Deresi’nin ve Sazlıdere Barajı’nın doğu yakasında yer alan Yarımburgaz mağaraları insanın Paleolitik dönemde yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Bölgede, yağmurla oluşan karbonik asitli H2CO3 yüzey sularının Eosen yaşlı kireçtaşlarının çatlaklarına sızarak zamanla bunları eritmesi sonucunda oluşan bu mağaralarda; başta arkeologlar olmak üzere paleontologlar ve mağara bilimcileri tarafından ve hatta 1980’lerde National Geographic Society tarafından desteklenen sistematik arkeolojik çalışmalar yapılmış, Ursus deningeri, (mağara ayıları) Equus caballus, (atlar) Sus scrofa (yaban domuzu), Dama dama (alageyik), Capreolus capreolus (karaca), geyik, Megaloceros (sığır), Bos (Bison) Gazella (antilop), Capra (keçi), Vulpes (kurt ve köpek), Felis (kediler) ve Crocuta (sırtlanlar) gibi etoburlara ait birçok kalıntı malzeme bulunmuştur. Araştırma sonuçlarına göre buzul döneminin soğuklarından korunmak için önemli bir sığınma mekânı olan mağara olasılıkla Homo erectus ve Homo sapiens tarafından ve de özellikle mağara ayısı ile zaman zaman ortak kullanılmış olmalıdır.

İstanbul’da yaşamın ilk mekânı: Yarımburgaz Mağaraları.

Yarımburgaz mağaralarının Afrika-Anadolu ve Avrupa insan göçlerinin yayılış noktasında olması önemlidir. Bu nedenle Homo erectus’un da bu mağarada kalmış ve yaşamış olması güçlü bir olasılıktır. Çünkü daha önceleri yalnızca Gürcistan’daki Dmanisi mağaralarında saptanan H. erectus fosillerinden anlaşıldığı kadarıyla Afrika’dan çıkan ve kuzeye Kafkaslara yönelen ve 1,8 milyon yıl öncesine tarihlenen erectus’un buradan da Avrupa ve Asya’ya yayıldığı paleoantropolojik araştırmalardan bilinmektedir. 2000’li yılların başında bu sefer Anadolu’nun batısında, Denizli’de bir traverten ocağında atılmaktan son anda kurtarılan ve 1,2 milyon yıla tarihlenen H. erectus kafatası insanın Anadolu üzerinden Avrupa’ya olan yolculuğunun İstanbul coğrafyasında Yarımburgaz mağaralarının bulunduğu yerden geçtiği ve bu mekânları kullanmış olabileceği düşünülebilir. Mağaraların kullanılma yaşının en fazla 800 bin yıl olduğu konusunda görüşler vardır. O zaman H. erectus’un burada ne işi vardır diye bir soru akla gelebilir. Ancak Eosen yaşlı kireçtaşlarında jeolojik süreçler sonrasında bu mağaraların oluşum yaşının çok daha eski olması gerekir ki öyle olması da doğrudur.

Mağaraların insan eliyle tahribatı ve şeklinin değiştirilmesi Bizans döneminde üst mağaranın duvarlarına bir mağara kilisesi oyularak ve mağara ağzının dışına bir manastır yapılarak başlar. Mağaranın içindeki bilimsel kazıları ve 1990’lardaki ilgili yayınları takiben popülerlik kazanan mağara, şehir merkezine yakınlığından dolayı piknikçilerin, hazine avcılarının, yasadışı kâşiflerin, amatör mağaracıların hücumuna uğrar. Daha fazla hasarı önlemek için, 1988 ve 1990 arasındaki bilimsel kazılar sırasında mağara demir çubuk kapılarla kapatılır. Ancak, ilgili makamların ihmali nedeniyle, kapılar daha sonraki yıllarda işlevlerini kaybederek uyuşturucu kullanıcılarının uğrak yeri olan bir sığınak haline gelir.

Mağaraların kötü kaderi daha bitmemiştir. Bu sefer film ve televizyon çekimleri için sıkça kullanılmaya başlayan mağaralarda yapılan düzenlemelerin zaman içinde verdiği zarar da büyüktür. Bunun için Kültür ve Turizm Bakanlığına şikâyette bulunulmasına rağmen ne yazık ki mağara koruma altına alınamaz ve kaderine terk edilir.

Bathonea
Burada depremle kaybolan bir kentten söz edeceğiz. Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından İstanbul Tarih Öncesi Araştırmaları projesi çalışmalarında 2007 yılında Küçükçekmece Gölü’nün hemen batı kıyısında son yılların en büyük arkeolojik keşiflerinden biri yapıldı. Araştırıcılar önce Küçükçekmece Gölü kıyılarında Neolotik dönemin izlerini aradılar. Yarımburgaz mağara sisteminin insanlığın çok eski kültürlerini içerdiğini biliyorlardı ama neolitik yaşamın izlerini daha sağlıklı takip edebilmek için yine de ilk çalışmalarına oradan başlamaları iyi olacaktı. Çalışmalar göl içinde devam ederken zamanın önemli keşiflerinden biri gerçekleşti. 2,5 km. uzunluğunda, 1,5 metre yüksekliğindeki surlar, denize uzanan 60 metrelik mendirek ve antik fener, bir liman ve etrafındaki yerleşimin varlığı ortaya çıktı. Araştırıcıların daha önceden yaptıkları çalışmalarda, kaynaklara göre böyle bir kentten söz ediliyordu ama nerde olduğu hakkında pek fazla bilgi yoktu. Çalışmalar ilerlediğinde, keşfedilen kalıntıların ticaretin yoğunlukla yapıldığı MÖ 7. yüzyılda kurulan Byzantion’un bir sayfiye kentinin limanına ait olduğu sonucuna varıldı. Byzantion’un Küçükçekmece Gölü yakınlarında varlığından söz edilen bu kayıp kent “Bathonea” olmalıydı. Bathonea adının Eski Yunancada “derin dere” anlamına gelen “Bathynias”tan geliyor olması şehrin ismini doğruluyordu. Araştırma ekibi başkanı Dr. Şengül Aydıngün’ün verdiği bilgilere göre, ülkemizin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Yarımburgaz Mağarası’nın da içinde bulunduğu Küçükçekmece Gölü Havzası’ndaki yaşam izlerinin geçmişinin yüz binlerce yıl önceye gidiyor olması ve insanın Afrika-Anadolu ve Avrupa yolculuğuna ait en değerli arkeolojik verileri sunması insanlık tarihi için çok önemliydi. Küçükçekmece Gölü çevresi tarih öncesinde adeta bir cennetti. Kuzeyden gelen Eskinoz ve Sazlıdere (Bathynias) Çekmece Gölü’nü temiz sularla beslerken, gölün güney ucu Marmara Denizi’yle birleşmekteydi. Etraf çeşitli endemik türlerin barındığı yemyeşil bitki örtüsüne sahipti. Göl kenarındaki bataklık alanlar kurudukça ve verimli topraklara dönüşüp tarım yapılabilir duruma geldikçe, bölge neolitik dönemin önemli yerleşim alanlarından biri haline gelecekti.

Bizans’ın Küçükçekmece lagünündeki sayfiye kenti ve ticaret limanı, Bathonea kalıntıları.

Liman Geç Roma döneminden sonra önemini kaybetti ve terk edildi. Bu kadar önemli bir limanın neden terk edildiğinin önemli sebeplerinden birinin İstanbul’u her zaman sarsan depremlerden biri olduğu son yıllarda yapılan araştırmalarla anlaşıldı. 6. yüzyılda Bizans İmparatoru Justinianus zamanında yaşanmış çok ciddi depremler var. Bunlardan en önemlisi İstanbul’u hemen hemen yerle bir eden 557 ve 558 depremleri. Ünlü tarihçi Prokopius anlatımlarında depremin Küçükçekmece Gölü çevresindeki bütün yapıları temellerine kadar yıktığını belirtiyor. Bu depremlerin doğaldır ki Bathonea’yı da yerle bir ettiğini söyleyebiliriz. Yapılan son arkeolojik çalışmalarda temellerine kadar yıkılmış 6. yüzyıl yapılarında çöken bir kubbenin altında iki kişinin birbirine sarılmış iskeletlerine rastlanılması yaşanan depremin ne denli güçlü olduğunu açıklıyor. Ayrıca kemiklerin yanında bulunan o döneme ait sikkeler depremin tarihini belirtmesi bakımından da önemli bir kanıt olarak belgelendi.

Küçükçekmece havzası ve dolayısıyla İstanbul insanlığın uygarlık kavramı ile tanıştığı bir coğrafyanın merkezinde yer alıyor. Bathonea antik kenti de bu coğrafyanın gizemli yerleşimlerinden biri. Günümüz uygarlığının şekillendiği bu alan, her gün yanlarından bilmeden geçtiğimiz yerlerden sadece bir tanesi. Burası günümüzde insanın vahşi eliyle göle döndürülmüş eski bir lagün. Bu günlerde gündemden düşmeyen bir ucubenin Marmara Denizi’ne bağlanacak ağzını oluşturacak ve bu tarihi özelliğini kaybederek yok olacak.

Buradan kuş uçumu 16 km daha doğuya doğru gidelim. İstanbul’un yerleşim tarihini kökünden değiştiren bir başka dünyaca ünlü arkeolojik mekâna gidelim. Burası Marmaray’ın yapımını engelleyen “çanak çömleklerin dünyası” yani Yenikapı-Langa.

Boğaziçi’nin kapısı
Marmara Denizi’nden Boğaziçi’ne girmek isterseniz, iki kanatlı devasa bir kapıyı ardına kadar açmanız gerekir. Kanadının biri Avrupa kıtasındadır. İstanbul’un ilk yerleşenlerinin kurduğu küçük bir köydür (Lykos). Burası, “Sarayburnu Tepesi”dir. Diğeri de Asya kıtasının ucundaki Moda Tepesi ve Kuşdili Düzlüğü ile “Kadıköy”dür (Khalkedon). Kendinizi bir an Kral Byzas’ın yerine koyun: Yelkenlisiyle Marmara Denizi’ni (Propontis) geçmiş, karşısına bir deniz girintisi çıkmış, masmavi sular, yemyeşil ormanlar, göz kamaştırıcı bir manzara, bir tepenin kıyılarına yaklaşarak ilerlemiş, küçük bir koy (Haliç) karşısına çıkmış. Bir yarımada… Grubuyla hemen oraya yerleşmeye karar vermiş. Bu,

Boğaziçi’nde muhteşem bir yolculuk sonrası Karadeniz.

Byzantium yani bizim güzel ama ihanete uğramış şehrimiz İstanbul’dur. Her iki kanadın da kendine özgü nitelikleri vardır. Sarayburnu ve Sultanahmet Meydanı Byzantion’un ilk kurulduğu yerdir. Karşısındaki Kadıköy ise Byzantion’dan önce vardır. İşte böyle kabul eder Boğaziçi sizi. Sonra içine çeker, zikzaklarının içinde kaybolursunuz. Tam bitti derken başka bir güzellik, Tarabya, Küçüksu koyları ve diğerleri karşınıza çıkar.

Bu uzun bir yolculuktur. Bittiğinde sizi hırçın dalgalarıyla Karadeniz karşılar.

Yenikapı-Langa
Marmara’nın Boğaz’a açılan kapısı, Sarayburnu kanadının hemen yanı başında Marmara Denizi kıyılarındadır. İstanbul’un tarihi burada başlar. Asya ile Avrupa kıtalarını birbirine Boğaz’ın altından bağlayacak demiryolu projesini hayata geçirmek için 2004 yılında başlayan arkeolojik kazılar, İstanbul’a yerleşim tarihinin değişmesinin de nedeni olacaktır. Hem Üsküdar Meydanı hem de en önemlisi Yenikapı-Langa’da yapılan kazılarla Langa düzlüklerinin altında yatan İstanbul’un o muhteşem tarihinin ortaya çıkartılması, son yüzyılda yapılan en önemli arkeolojik keşiflerden birini oluşturacak ve Kuvaterner (2,8 milyon yıl önce) döneminin son zamanını temsil eden Holosen (10 bin yıl önce) süreçlerinin yaşandığı zaman-stratigrafik açık bir laboratuvar olarak insanın bu coğrafyadaki varlığına ışık tutan bir yer olarak insanlık tarihine adını yazdıracaktır. Bu kazılar çanak-çömlek kazıları diye aşağılanacaktır ama öyle değildir. İstanbul’daki yerleşim tarihini değiştirecek çok daha eskilere götürecektir.

Yenikapı-Langa’da 8500 yıla önceye tarihlenen zamanın öyküsü. Her bir tabaka bir mekân ve zamanı temsil ediyor.

Eskiden bugünkü Vatan Caddesi’nden geçip Yenikapı-Langa’dan Marmara Denizi’ne dökülen Bayrampaşa Deresi ya da Yenibahçe Deresi olarak bilinen, Eski Yunanca da Lykos Deresi denilen bu akarsuyun denize döküldüğü yer, Bizans zamanında Theodosius limanı olarak şehrin en önemli ticaret limanlarından biri olarak bilinmektedir. Zamanla akarsuyun ve denizin getirdiği malzemelerle dolan liman, günümüzde Yenikapı-Langa bostan düzlükleridir. Burada yapılan arkeolojik çalışmalarda jeoloji zaman çizelgesine göre günümüzden 23-10 milyon yıl öncesini temsil eden Miyosen yaşlı çökellerin üstünde uyumsuz olarak yer alan Holosen (10.000 yıl-günümüz) dönemini temsil eden çökellerle tanımlanmıştır. İşte bu çökellerin içinde İstanbul’un 10 bin yıllık tarihi vardır. En önemlisi çökellerde bulunan insan iskeletinde yapılan C14 (Karbon 14) tarihlendirmesine göre iskeletin yaşı 8500 yıl öncesini belirtir. Yani neolitik dönemde bu bölgede bir yaşamın olduğunu kesindir ki, Byzas Yenikapı kıyılarına geldiğinde Yenikapı ve civarında yerleşik ilk İstanbulluların yaşadığını görmüş olmalıdır. İstanbul’a ondan önce gelenler vardır. İstanbul’un kitaplarda yazılan tarihi artık tarih olmuştur. Bu nedenle İstanbul ne Bizans’tır ne de Megara. Onun kendine özgü apayrı bir tarihi vardır artık.

Kadıköy (Khalkedon)
Asya’nın Avrupa’ya bakan ucunda Kadıköy ya da Khalkedon Yunan kolonisi Megaralılar ile başlayıp günümüze kadar gelen yaklaşık 2500 yıllık tarih içinde öyle bir coğrafyada yer almıştır ki, bir tarafında Öküz Geçidi’nin (İstanbul Boğazı/Bosphorus) tam ağzı, tam karşısında Haliç (Golden Horn), diğer tarafı yüksek tepelerle çevrili (Çamlıcalar), Kayışdağı’ndan çıkarak Marmara Denizi’ne akan Kalkedon Nehri, şimdinin Kurbağalıderesi bulunur. Bir zamanların Papazın Çayırı, Kuşdili ve de Söğütlüçeşme, 10.000 yıl öncesinde denizden içlere kadar yayılan şimdiki Çekmece gölleri gibi bir lagündür. Bu lagünün kıyılarında aynı Yenikapı’da olduğu gibi neolitik yaşam vardır. Ucube beton binaların yükseldiği, tarihin katledildiği, betonlara gömüldüğü bu yer Fikirtepe’dir. Nehir buraları binlerce yıldır alüvyonlarıyla tarihi örte örte uğruna şarkıların yazıldığı, pelikanların dolaştığı, fok balıklarının oynaştığı Kalamış Koyu’na kadar gelmiş, geride kalan Kurbağalıdere olmuştur. İşte Kadıköy böyle bir yerdir.

Günümüzde kalıntıları devasa ucube betonların altında yok olan Fikirtepe’de 8000 yıl önceki neolitik yaşam.

21. yüzyılın başlarında ise ne yazık ki, bir kaldırım taşının kenarından çıkan yeşilliği doğa sanan, betonlara teslim olmuş, belediyenin her bahar ektiği hercai menekşelerle, lalelerle avunan bir Kadıköy vardır. Fotoğraflara baktığımızda birçok şeyin hızla değiştiğini görürüz. Artık bir Kuşdili Çayırı yoktur, Kalamış’ın kıyısı yoktur, Kurbağalıdere leş kokulu çamurdur. Ne bir pelikan kalmıştır, ne de denizde, bırakın fokları balık bile yoktur artık. Papazın Çayırı da yoktur. Yerindeki devasa bir beton stat, sanki tüm bu olumsuzlukların simgesi gibidir. Lokantaların köfte kokularının tüttüğü Kalamış Koyu’nu kaplayan yatlar bize denizi göstermez. Ancak fotoğraflara bakarak eski günleri anımsayabilir, neleri kaybettik diye iç geçirebiliriz. Zaman zaman mehtaplı bir gecede Kalamış Koyu’nda sandaldaki küreklerin sudaki ışık oyunlarını görür gibi oluruz. Yahya Kemal’in “Bir tatlı huzur bulmaya geldim Kalamış’ta” isimli şiiri Münir Nurettin’in o muhteşem sesi ile kulaklarımızda çınlar.

Byzantion
Eski bir Dor kenti olan Megara’nın kralı Byzas yeni bir koloni kurma peşindedir. Ülkesinden hareket etmezden önce Delfi’ye giderek Tanrı Apollo’na danışır ve yeni kolonisini nerede kurması gerektiğini sorar. Tanrı “Körlerin Ülkesine” gitmesini söyler. Bunun üzerine Byzas adamları ile yola çıkar. Propontis’i (Marmara) geçip Boğaz girişine geldiklerinde, Khalkedon’da bugünkü Kadıköy’de bir kolonin yerleşmiş olduğunu, bugünkü Haliç civarının ise boş olduğunu görür. Bu manzara karşısında Byzas Tanrı Apollo haklıymış der. Khalkedon’da yaşayanlar her halde kör olmalılar ki bu kadar güzel bir yer dururken böyle bir yere yerleşmişler diye düşünür ve Haliç güneyindeki yarımadaya şehrini kurar. Thrake’nin stratejik önemi olan ve binlerce yıldır bu özelliğini koruyan daha da önemlisi iki kıta arasındaki su geçişini kontrol eden deniz ticaretinin önemli merkezi Byzantion’un yani İstanbul’un tarihteki ilk inşası böylece başlamış olur. MÖ 685, İstanbul coğrafyasında ilk toplu yerleşimin tarihidir. Artık, Byzantion savaşların, entrikaların, doğal afetlerin, zenginliğin, kültürlerin baş şehridir. İstanbul’un hemen yanı başındaki Khrysokeras (Altınboynuz), Bosphorus, karşı kıyıdaki Khalkedon (Kadıköy) ve Marmara Denizi o zamanki adıyla Propontis ve Prens Adaları Byzantion’un göz kamaştırıcı doğasıdır. Bunların gerisinde ise yemyeşil tepeler ve vadiler de bu güzelliğe ayrı renk katar.

Boğazı (Boss-phorus) boynuz darbeleriyle açan Öküz ve Io.

İstanbul yaşamış olduğu doğa tarihinin süreçlerini, örneğin Boğaziçi’nin oluşumunu, buzul dönemlerinde alçalıp yükselen sularla Marmara Denizi’nin jeolojik evrimini, Paleolitik ve neolitik yerleşimleri ve de en önemlisi hemen yanı başındaki Kuzey Anadolu Fayı’nın yarattığı depremleri ve daha niceleri ile Afrika, Asya ve Avrupa kıta coğrafyasının en önemli kenti olarak tarihteki yerini korumaktadır. Bu muhteşem şehrin bir de mitlerle süslendiğini düşünün, o zaman İstanbul’un keyfine doyum olmaz.

Mitoloji eşliğinde Haliç’e, Boğaziçi’ne…
İstanbul; mitosları, coğrafyası, doğası, tarihi, iklimi, yaşamıyla Avrupa ve Asya kıtalarının birleştiği, kültürlerin, dinlerin kesiştiği bu coğrafyada en az 8500 yıldır var. Kuzeyinde eski bir okyanusun kalıntısı Karadeniz, güneyinde çok daha yeni Marmara Denizi. Batısında Avrupa kıtasının bir parçası Trakya (Thrake), doğusunda Asya toprakları ve Kocaeli Yarımadası eski ismiyle Bithynia, daha da güneyde rüzgârları ile ünlü Çanakkale Boğazı (Helles-Pontos), Gökçeada (Imbros) ve Bozcaada (Tenedos), kısaca Posedion’un fırtınalı, depremli Egesi (Arkhe Pelagos= Adalar Denizi). Bu öyle bir coğrafyadır ki mitoloji ile tarih bu muhteşem doğanın içinde birbirleriyle bir yumaktır. İklimi, savaşları, dinleri, imparatorlukları, depremleri ve arkeolojisi ile ünlüdür. Daha da önemlisi insanın Afrika’dan Anadolu’ya oradan Avrupa’ya geçişinin ilk yeridir İstanbul.

Argo ve gemicileri.

Son buzul döneminde düşen deniz seviyesi akarsuların (Alibeyköy ve Kâğıthane) vadilerini daha derin kazmasına neden olmuş, akarsular da yataklarına doğru geriye çekilmiştir. Bu süreç 10.000 yıl sonra sona erdiğinde kazılan vadilere yükselen deniz suları Marmara’dan ve Karadeniz’den yeniden girerek su seviyesini yükseltmiştir. Denizden akıntılarla, karadan akarsularla Haliç’e taşınan besin maddeleri bölgedeki biyolojik çeşitliliği zenginleştirmiş, sonunda doğa bu muhteşem coğrafyanın altın boynuzu olan Haliç’i oluşturmuştur.

Kaynaklarda çeşitli adları vardır. Yabancılar genelde Golden Horn (Altın Boynuz) der. Eski Yunanca da adı Χρυσόκερας, Chrysókeras’dır. Latincede ise Haliç “Sinus Ceratinus”dur.

Neden Altın Boynuz’dur Haliç? Tanrılar tanrısı Zeus’un sevgilisi bu kez nehir tanrısı Inakhos’un güzel kızı Io’dur. Bir gün Zeus’la Io göklerde gönül eğlendirirken, Zeus’un kıskanç karısı (kızkardeşi) Hera durumdan şüphelenir ve kızgınlığından deliye döner. Zeus ise Hera’nın Io’yu görmesini engellemek için etrafını bulutlarla kaplar. Ancak Hera şüphesinde ısrarlıdır, bulutları üfleyerek dağıtır. Zeus çaresizdir. İlişkisini devam ettirmek için Io’yu öküze dönüştürür. Ancak Hera’nın kıskançlığı durmaz. Io olduğundan şüphelendiği öküzün üzerine belalı sinekler ve böcekleri salar. Io yani öküz o kadar rahatsız olur ki, Ege’den Çanakkale Boğazı’na oradan da Marmara Denizi’ne deliler gibi koşarak ulaşır. Karşısına çıkan ilk kara parçası Haliç’i (Golden-Horn) bir boynuz darbesiyle açar. Orada daha önce Zeus’dan hamile kaldığı bir kız çocuğu dünyaya getirir. Kızın ismi Kerossa’dır. Su perisi Semystra (Günümüzde Eyüp’ün antik ismi) tarafından bakılan Keroessa geliştikten sonra denizler tanrısı Poseidon’dan hamile kalacak ve Byzas’ı dünyaya getirecektir. Yoluna devam eden Io Boğaziçi’nin o muhteşem güzellikteki koylarını (İstinye, Tarabya, Büyükdere, Kanlıca, Paşabahçe gibi) boynuz darbeleriyle birer birer oluşturarak kendisine zikzaklı bir yol, bir geçit, diğer adıyla Boss-phorus yani “öküz geçidini” açarak Karadeniz’e Colchis’e, Kafkas yamaçlarındaki kayalara bağlanmış Prometheus’a doğru koşar.

Argo, Çarpışan Kayalar’dan Karadeniz’e geçerken.

İstanbul’u İstanbul yapan ona her şeyini veren Haliç’tir, Boğaziçi’dir. Boğaz iki kıtayı ayırır, iki denizi birleştirir. Karadeniz’den Marmara’ya akan sanki bir nehir gibidir. Çoğu zaman sislidir. Bazen öyle bir sis basar ki, güçlü akıntılar sizi sürükler, nereye gideceğinizi şaşırırsınız. Ama bir de Güneş çıktığında, hafif meltem estiğinde, sisin o beyaz karanlığı kalktığında Boğaz’ın o muhteşem güzelliğine doyum olmaz.

Önce Boğaz’ın oluşumu ve mitleri
Bilimsel hikâyesi uzundur. Oluşumu anlamak için milyonlarca yıl öncesine gitmek gerekir. Ama kısaca şöyledir. Her şey yine o meşhur kırık hattın yani Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi’ne ulaşıp bu coğrafyayı etkilemesiyle başlar. Boğaz, önceleri kuzeyden güneye doğru Marmara Denizi’ne akan küçük bir akarsudur. Jeolojik süreçlerle ve bu fayın etkisiyle biçimlenip bugünkü zikzaklı şeklini almıştır. Bundan sonrası ise çok daha karışıktır. Jeolojik zamanın günümüze yakın dönemlerinde gezegeni etkileyen buzul ve buzul-arası periyotlarda küresel deniz seviyelerinin bir alçalıp bir yükselmesi ile Marmara Denizi bir göl bir deniz olmuştur. Aynı şey Karadeniz için de geçerlidir. Her iki denizi birbirine bağlayan Boğaz’ın geçirdiği evrimle ulaştığı bilimsel ilginçliği, onu dünyanın eşi benzeri olmayan en önemli coğrafyası yapar. Bu kadar ilginç bir özelliğin, doğaldır ki mitleri de anlamlı ve heyecanlı olacaktır.

Dedik ya Boğaziçi’nde mitolojinin sınırı yoktur. İşte bunlardan bir diğeri de MÖ 3. yüzyılda İskenderiye Kütüphanesi’nin yöneticisi Rodoslu Şair Apolonius’un Argonautica’sında anlattıklarıdır. Efsane uzundur ama kısaca şöyledir. Her şey denizler, depremler ve fırtına tanrısı Poseidon’la başlar. O, Trachialı Theophane’ye delice âşıktır. Theophane’yi kimse tanımasın diye onu koyuna çevirdiği gibi, isteyenleri de teker teker koyun yapar. Kendisi de görkemli bir koç kılığına girerek koyun şeklindeki Theophane ile birleşir ve bu ilişkiden meşhur “Altın Postlu Koç” dünyaya gelir. Bu efsanedeki kahramanlarımızdan Boeotia kralı Athamas bulut perisi (Nymph) Nephele ile evlidir. İkizleri Phriksos ve Helle’dir. Athamas Nephele’den bir süre sonra bıkar ve Thebai kralı Fenikeli Kadmos’un güzeller güzeli kızı Ino ile evlenir. Nephale’nin intikamı kötü olur ve sonrasında Athamas’ın ülkesine korkunç bir kuraklık gönderir. Ino fırsatı kaçırmaz. Kuraklığın geçmesi için kâhine Phriksos’un kurban edilmesi gerektiğini söyletir. Kral Athamas ülkesini kurtarmak için oğlunu tanrılara kurban etmeye karar verir. Söylence budur ya, göğe çekilen Nephele olaya karşı çıkar ve oğlu kurban edilecekken Altın Postlu Koç’u yardıma gönderir. Koç Phriksos ve kardeşi Helle’yi sırtına alıp gözden uzaklaşır. Helle şanslı değildir. Koç Çanakkale üzerine geldiğinde Helle dengesini kaybeder, düşer ve boğulur. İşte burası Çanakkale Boğazı, diğer adıyla Hellespont’tur. Phrixos ise Kolhis’e doğru yoluna devam eder. Bu, Iason (Yason ya da Jason) ve elli gemici yiğit arkadaşının altın postu bulmak için Kolhis’e (Gürcistan) yaptıkları serüvenli yolculuğun öyküsüdür. Bu destanın çok büyük bir kısmı Anadolu kıyılarında geçer. Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı ile Karadeniz kıyıları bu serüvenin geçtiği yerlerdir ama biz de hiç bilinmezler.

Sarıyer’deki Çarpışan Kayalar.

Yunanistan da Ialkos (bugünkü Volos) kentinin kurucusudur Kral Kretheus. Oğulları Aison ve Pelias taht kavgasına tutuşur. Hakkı olmasına rağmen Aison savaşı kaybeder ve kardeşi tarafından hapse atılır. Aison’un karısı Iason’a hamiledir. Şu gerçektir ki amcası Pelias çocuğu öldürecektir. Bundan kurtulmak için doğan çocuğu dağa gönderir ve kentaur Kheron’a emanet eder. O da Iason’u savaşçı yapar. Bir süre sonra Iason şehre gelir ve amcası Pelias’ın yanına gider. Krallığı ister. O da krallığı bir şartla vereceğini söyler. Kolhis ülkesine gidip Altın Post’u getirmelidir. Destan bundan sonra başlayacaktır.

Argo Gemicilerinin Destanı Troya Savaşından yıllarca önce “ARGO” adlı tekneyle efsanevi Altın Post’un peşinde Kolkhis’e (Gürcistan) gitmek üzere denize açılan Akhali kahramanlarının nefes kesen şiirsel hikâyesidir. Önderleri Iason’dur. Yanında ise Orpheus, Herakles, Kastor, Hylas, Argos, Peleus, Kanthos ve Tiphys gibi ünlü mitolojik kişiler vardır. Doğaldır ki Olympos tanrıları da her zamanki ki gibi bu serüvende yerlerini alacaktır.

Boğazın zikzaklarını ustalıkla geçen Argo’yu büyük bir sorun beklemektedir. Karadeniz’e çıkışları pek kolay olmayacaktır. Bunun için kör kâhin Phineus’a danışmaları gerekecektir. Kâhin konuşur. “Karşınıza çarpışan kayalar çıkacaktır. Bunlar bir ileri bir geri giderler. Aradan geçmek isteyenleri de ezip paramparça ederler. Kimse bunları geçememiştir. Dinleyin öğüdümü.” der Phineus. “Bir güvercin uçurun önce. Öte yana ulaşırsa asılın küreklere eğer yakalanırsanız yarı yolda, biliniz ki kayalar Argoyu ezecektir.” Argo gemicileri yanlarına bir güvercin alarak yola koyulur. Athena da bulutların üstünde onları izlemektedir. Bir zikzağı daha döndükten sonra kayalar görünür. Sessizce birbirinden ayrılmaktadırlar. Ellerindeki güvercini hemen bırakırlar. Kayalar çarpışır. Tüm sular yükselir gökyüzüne. Bir şelale gibi dökülür üstlerine, büyük bir dalga gelir. Göklere kaldırır Argo’yu. Kıl payı geçmiştir güvercin arkasında tüy parçaları bırakarak kayaların arasından. Kayalar açılmaya başlamıştır ki son bir gayretle küreklere asılırlar. Dalgalar Argo’yu süratle geriye çeker. Kayalar tam kapanırken, işte o sırada Athena devreye girer, kayaları iki eliyle tutar. Son bir hamle ile ileri fırlayan Argo kayaların arasından bir ok hızıyla geçerek Karadeniz’e açılır. Argo, kayaların arasından süratle geçerek misafirperver olmayan bu denize (Axinos) açılır. Argonotları durduramayan bu kayalar nedeniyle de “Pontos Axinos”, bundan böyle “Pontos Euxinos” yani misafirperver deniz diğer adıyla Karadeniz olarak bilinecektir. Çarpışan kayalar da denize kök salar ve bir daha çarpışmaz olur. Burası Sarıyer’deki, Boğaz’ın Karadeniz’e açılan ağzıdır. Kıyıdaki devasa kayalar da bu çarpışan kayalardır.

Boğaz’da havanın değişkenliği ile bitki çeşitliliği iç içedir. Kuzeyde, yağışlı ve nemli iklimin etli yapraklılarından oluşan bitki topluluğu, güneyde ise Ege Denizi-Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’nin oluşturduğu Akdeniz iklimine benzer sıcak-kurak ve geçici yağışlı maki karakterli Akdeniz bitki topluğu yerleşmiştir.

İstanbul’un tarihi ne denli önemliyse, onun doğasında da bitkilerin önemi o kadar büyüktür. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye esen rüzgârlar ve hava akımlarının sağladığı iklim değişkenliğinin neden olduğu endemik bitki çeşitliliği de İstanbul’u bitkiler âleminde önemli bir yere koyar, İstanbul’un bitkilerini çekici yapar.

İstanbul ve yakın çevresinde ekosistem oluşturabilen önemli doğal alanlar bulunur. Avrupa kesiminde Terkos ve Kasatura arasındaki ormanlık alan ve kıyı şeridi, Ağıl Dere, Ağaçlı ve Kilyos kumulları, İstanbul Boğazı’nın Avrupa kesimindeki tepeler. Büyük ve Küçük Çekmece gölleri, Hadımköy ve Kemerburgaz arasındaki mera ve fundalıklar.

Karadeniz’e yakın bölgeler doğal özelliklerini halen korumaktaysa da, kent insanının deniz kenarında, doğa içinde oturma ve şehrin baskısından uzaklaşma arzusu, bu kıyı şeridinde yapılaşmayı da beraberinde getirmiş ve buradaki doğal özellikler süratle kaybolmaya başlamıştır.

Karadeniz kıyılarında yıllardır faaliyet gösteren kömür ocakları, taş ocakları, kum-çakıl ocakları bölgenin morfolojisini hızla değiştirmiş, tepeler göl, düzlük alanlar ise tepe olmuştur. Son yıllarda kömür rezervinin azalması ve kullanımının kısıtlanması bu sefer doğal kumul alanlarının maddi cazibesini artırmıştır ve bu oluşumların hızla tüketilmeye başlanması bu ortamların karakteristiği olan Ağaçlı ve Kilyos kumulları ve kum ekosistemlerini ve çevresel (ekolojik) dengeyi bir daha yenilenemeyecek şekilde bozacaktır. Doğaya bir bıçak gibi saplanan 3. Boğaz Köprüsü, yolları, son olarak yapılan havaalanı ve onun yarattığı muazzam tahribat Trakya Karadeniz sahil kesimindeki doğal yaşamı ve ekosistemlerini bir daha yenilenmeyecek şekilde yok etmektedir.

Böyle bir coğrafyada bilimle, tarihle ve mitlerle, destanlarla yoğrulmuş bir şehir düşünün ki dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri yoktur, işte bu İstanbul’dur. Biz Türklere Fatih Sultan Mehmet Han’ın mirasıdır. Şimdi Atatürk’ten sonra ülkeyi yönetenlerin bu mirasa nasıl ihanet ettiklerine bir bakalım. Osmanlı’nın son zamanında sosyo-ekonomik güçlükler sonrası büyük şehirlere başlayan göç furyası özellikle de 1950 seçimlerinde sonra iktidara gelen DP zamanında gecekondulaşma ile büyük şehirleri esir alır. Yeşilçam filmlerine bile konu olan bu göç dalgasında, Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı Haydarpaşa’da trenden inen yaşadığı yerde geçinemeyen ihmal edilmiş “yakışıklı Anadolu genci”, gardan dışarı çıkıp, elindeki tahta bavulunu merdivenlere koyup, iki kolunu yana açıp da “Ey İstanbul, seni esir almaya geldim” repliğini söylediğinde, bu kadim kent başına geleceklerden habersizdir. Sanki bu şehirden intikam almak istercesine, eşini, dostunu, anasını babasını, tüm ailesini kültürleriyle birlikte bu şehre taşıdı o yağız Anadolu genci. Kısa zamanda İstanbul’un o naif kültürü dışarıdan gelen arabesk kültürü tarafından yok edildi. Aradan yıllar geçti, İstanbul şehir olmaktan çıktı. Ne olduğu belli olmayan dev bir ucubeye dönüştü. Gecekondulaşma bitmişti. Ama kültürü İstanbul’u mutasyona uğratarak genetiğini değiştirdi. Gecekondu arazilerine yapılan çok katlı binalarda oturanlar bu kültürün bir parçası oldu. Bir süre sonra bu kültürden yetişenler ülkeyi idare etmeye başladı. Cumhuriyet ilkelerinin temel esaslarına karşı olmaktan geri durmadılar. Din, çıkarlar için kullanılan bir meta haline gelmişti. Aklın yerine yoz inanç iş başındaydı. Para ve koltuk hırsından hepsinin gözleri dönmüştü. Bir zamanlar din elden gidiyor diyenler dini kullanarak ve yok ederek amaçlarına ulaştılar. Tüm bu akıl dışı eylemlerle bu tarihi kenti para için katlettiler. Çok doğru bir laf olmuştu “Devlet malı deniz yemeyen domuz” Şimdi ona “hâlâ güzelsin” diyorsak, yaşlanmış, yıpranmış, yaşamın acımasız tokadını yemiş bir kadına benzetiyorsak, İstanbul’umuz ne yazık ki sonlarını yaşıyor demektir. Şehir kendi insanı tarafından ihanete uğramıştır ve ayrıca hemen yanı başındaki deprem canavarı ise insanları tarafından yaşanılmaz getirilen şehrin en zayıf anını kollarcasına bu şehre bir de ben zarar vereyim diye sinsi uykusundadır. Bu sinsi düşman yalnız değildir.

Kanal!
İnsanı tarafından darbe üstüne darbe yiyen bu şehir için, deprem sinsice zaman kollarken, Fatih’ten miras kalan İstanbul’u ve o muhteşem tarihini, doğasını ve hatta coğrafyasını yok etmek için bir başka “ucube” daha sırasını beklemektedir. İstanbul’un batısında Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birleştirecek, İstanbul Boğazı’nın deniz trafiğinin yükünü alarak, deniz taşımacılığına sözde kolaylık sağlayacak bir kanalın açılması için hazırlanan ve yıllardan beri çılgın proje diye pişirilip halkın önüne konulan, insanları çıldırtan bu proje İstanbul’a tarihini yok etmek, son darbeyi indirmek için bir hançer gibi havada asılı beklemektedir. Gerçekleşirse bu tarihin başına neler gelecektir bir bakalım:

İstanbul’un o muhteşem coğrafyasına ve de bize verilen mirasına ihanet ederek yok edecek kanal ve oluşturacağı ada.

1) Kanal yapıldığında, önce İstanbul ve Boğaz’ın tarihi bir anda çöpe gidecektir. Onun hakkında yazılanlar bir anda yok olacaktır. Kaderine terk edilmiş bir suyolu olarak bir kenara atılacak, kanal denilen çakma suyolu onun yerine geçecektir.

2) Doğanın mirası ihanete uğrayacaktır. Çünkü tarihi Yarımada’nın coğrafyası ilk kez insan eliyle yok edilecektir.

3) Hani o çok önemli bir gerçek vardır ya övünür dururuz, “İstanbul, içinden deniz geçen şehirdir” diye. Artık böyle bir şey söylenmeyecek çünkü iki suyolu bu şehri bölecektir.

4) İstanbul artık iki kıtayı birleştiren şehir olmayacaktır. Asya vardır ama Avrupa nerededir?

5) Avrupa kıtasının Trakya’daki ucuna Karadeniz’le Marmara Denizi’ni birleştirecek bir kanal Avrupa’yı İstanbul’dan ayıracak ve İstanbul bir ada şehri haline gelecektir.

6) Oluşan bu ada yaklaşık 1000 km2’lik bir alana sahiptir. Burası tam bir getirim yeridir. İnşaatlarla, dev yapılarla, yollar ve köprüler ile örülen bu beton ucube İstanbul’un o muhteşem tarihini yok edecektir.

7) Asya’dan artık Avrupa’ya geçiş olmayacaktır. Geçeceğiniz yer bir adadır ve bir kıtaya da ait değildir. Ne Asya’dır ne de Avrupa. Tarihin, mitolojinin, dinlerin, imparatorlukların, kültürlerin tüm izleri bu kanalla silinecektir.

8) Dahası var: Artık Avrasya Maratonu düzenlenemez. Köprülerden iki kıta arasındaki övünülen geçişler yapılamaz. Boğaz köprüleri artık iki kıtayı bağlayamayacaktır. Bunlar kanal yapıldığında diğerleriyle birlikte yok olan değerler olacaktır.

9) Bunları yapanlar Fatih Sultan Mehmet’in insanlık için bize bıraktığı bu mirası geleceğe nasıl taşıyacaklar? Ona ihanet ederek mi?

Doğa öyle bir coğrafya sunmuş ki bize, dünyada eşi benzeri yok. İstanbul yapılacak kötülükleri, sanki kadermiş gibi boynunu büküp bekliyor. Dayanıyor, acı içinde kıvranıyor, ama nereye kadar… Gözlerini hırs, intikam ve para bürümüşler, toprağa, ağaca, suya, denize, havaya, tarihe, coğrafyaya son darbeyi indirmek ve İstanbul’u tarihinden tümüyle silmek için, ellerini ovuşturarak sıraya girmiş bekliyorlar.

Geriye tek bir söz kalır: “Güle Güle İstanbul”.

KAYNAKLAR

– Afetlerin Jeolojik İzleri (İstanbul-Türkiye), MTA Dergisi, 141, 73-95.

– Arsebük, G., F.C. Howell, S.L. Kuhn, W.R. Farrand, M. Özbaşaran, M.C. Stiner, 2010, The caves of Yarımburgaz: Geological context and history of investigation. In (Howell et al., Eds.) Culture and Biology at a Crossroads: The Middle Pleistocene Record of Yarimburgaz Cave (Thrace, Turkey). Zero Books/Ege Publications, Istanbul, pp. 1-27.

– Aydıngün Ş, Bilgili A. E., İstanbul Tarih Öncesi Arkeolojik Yüzey Araştırmaları Ve Küçükçekmece Göl Havzası (Bathonea) Kazılarının İstanbul’a Katkıları, İBB, Büyük İstanbul Tarihi Cilt 1, 374-389.

– Bilgin Adalı, Argo Gemicilerinin Destanı, 2300 yıl önce yazılmış şiirsel destanı Türkçeye çeviren kişi. YKY, 2008

– https://arkeofili.com/karsilastirmali-marmaray-kazisi-ve-roma-metro-kazisi/

– https://cityofconstantine.com/links

– https://cityofconstantine.com/static/images/maps/rocio_espin_pinar_2017.jpg

– https://pixels.com/featured/juno-jupiter-and-io-gerbrand-van-den-eeckhout.html

– Kütükçü, T., 2019. Kadıköy’ün Kitabı, Ötüken Neşriyat AŞ, 316 s.

– Perinçek, D., 2010, Yenikapı Kazı Alanının Son 8000 Yıllık Jeoarkeolojisi ve Doğal

– Sakınç, M., 2015, İstanbul St. Joseph Lisesi Tarihi Bitki Koleksiyonu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Cilt.