Ana sayfa Kitapçıl Gökkuşağı için Yağmuru Beklemek

Gökkuşağı için Yağmuru Beklemek

69

Dönem dönem karanlık günler hiç aydınlanmayacakmış gibi hissederiz. Benim böyle zamanlarda hiç kimseyle bir çift laf edesim gelmez, kimseyi görmek istemem, gürültüden ürkmüş bir kaplumbağa gibi kabuğuma çekilirim. Bu dönemlerde her zamankinden daha çok okurum. Kitaplar hemen hemen her zaman içinde bulunduğumla ilgisi olmayan yepyeni dünyalara götürür beni. Bir süre sonra bu yolculuklarda iyileşir ve gerçek dünyaya, mücadeleye geri dönerim. Kendime dair hatırladığım ilk sıkıntılardan beri böyledir bu. Bu dönem ise yepyeni bir “karanlık günler” getirdi hayatımıza. Önce uzaktan izleyip, neler oluyor diye merak ederken birden kendimizi ortasında bulduğumuz belirsizlik ve endişe günleri. Kendimizi toplumsal hayattan izole etmemizin ardından büyük bir isteksizlik çöktü üstüme. Bu karanlık zamanlarda her zamanki sığınağıma kaçamıyordum. Elim kolum bağlıydı sanki. Birkaç gün geçince yeni dünyalara açılmak yerine tanıdığım ve sevdiğim, güvendiğim eski dünyalara sığınmanın beni ferahlatacağını fark ettim. Uzun yıllardır, okunacak çok kitap olduğu için ikinciye okumalara ara vermiştim ama bir geri dönüş günü olacaksa, o gün işte tam bugünlerden biriydi! Böylece Mustafa Çiftci’nin üçüncü kitabını seçtim, diğer iki kitabı gibi bu da çok nahif, çok duygulu. Aradan çok uzun zaman geçmediğinden belki, kitaba dair hislerim bir önceki sefere benzer. Belki daha fazla detayın farkına vardım… Sanırım her on yılda bir klasikleri tekrar okuyun demeleri boşa değil. Zaman insana önceden fark etmediklerini öğretiyor.

Ben de küçük bir kasabada büyüdüm ama bizim orada böyle hikâyeler var mıydı, hiç bilmiyorum. Belki ben çok farkında değildim bazı şeylerin, belki de bizim oraların hikâyeleri biraz daha başkaydı ya da çocuk aklımla fark edemeyeceğim uzaklıktaydılar. Bugünse biliyorum ki, bu hikâyelerin hepsi gerçektiler, hepsi yaşanmış olabilirdi ya da hâlâ yaşanıyorlar. Altı öyküden oluşan kitabın her öyküsü insanın içinde ince bir sızı yaratıyor. Kimileri için tecrübe ettiklerinin sızısı, kimileri içinse bazı şeyleri geç fark etmenin sızısı… İlk öykü Ah Mercimeğim bir sevda öyküsü. Öyle bir sevda öyküsü ki, çocukluk aşkından hicran acısına savruluyor. Ama bu savruluş bir ağacın dalından kopan yaprağın toprağa kavuşması gibi usulca oluyor. Bu kadarı ancak romanlarda, filmlerde olur dediğimiz türden değil, hayatta hep olageldiği doğallıkla… “İnsanın içinde bir ses varmış, öğrendim. O ses hiç susmazmış, öğrendim. O ses kadar zalim, o ses kadar hain bir şey yokmuş, öğrendim.” diyor kahramanımız. Gerçekten gün geliyor insan kendi iç sesiyle tanışıyor. İşte o zaman hayattaki en zorlu yoldaşın o iç ses olduğunu öğreniyor. Bu öyküyle bize kendi kendine doldurup boşaltmaların hesabını yaptırıyor Çiftci. İkinci öykü Baba Nerdesin? sevimli bir çocukluk öyküsü gibi başlıyor ama azmin, yokluğun ve yoksulluğun her köşesinden yayıldığı bir metin olarak devam ediyor. Yine de gülümsetiyor. Mutlu ediyor. “Bacanaklar” isimli üçüncü öykü, belki daha çok erkek çocuklarının paylaştığı bir kafadarlığı anlatıyor. Bir kat elbise hikâyesiyle, eksilmiş ailelerin boynu bükük çocuklarını, kıt gelirli ama koca yürekli insanları, çocukluğumuzda mahallemizden hatırladığımız bizleri salçalı ekmeksiz sokağa bırakmayan komşu teyzeleri hatırlatıyor. Bahar Eyyamında Bülbül Sesinde isimli dördüncü öykü hep çabalayan, ama doğru zamanda doğru işlere el atamayıp hep kaybeden tarafta kalan, gönlü temiz ama bir yandan da “erkekliğin şanından” hovarda bir erkeğin hayatından bahsediyor. Yer yer aklı başında ölçüp tartan ama evlat sevgisinden eğrisini doğrusunu bellemeyi karıştıran bir saz aşığının hikâyesiyle… Köfte Ekmek beşinci hikâye Hırslı bir kadının peşinde ekmek kapısını dağıtan bir esnafın hikâyesiyle kapitalist düzenin restoran zincirleri ile pek çoğu dünde kalan esnaf lokantaları arasında bir sorgulamayı da getiriyor önümüze. Aklımda 90’larda izlediğimiz Türk filmleri, o filmlerin ailesini mahva sürükleyen hırslı kadınları, bir yandan da öğrencilikte üç kuruşa karın doyurma peşinde girip çıktığımız lokantalar, gülümsemekten alıkoyamıyorum yine kendimi. Son hikâye Uykucu Duman ve Ben belki de en hüzünlü metin kitapta. Bazı zamanlar girdiğimiz yolların sonunu bilemeyiz hani, çok da önemli değil gibidir o an için. İşte bu öyküde bir yolun sonunda bekleyenlerin bütün hayatımızı düşündüğümüzden bambaşka bir yere çıkardığı zamanları hatırlatıyor yazar. Bazen hiç farkına varmadan yaptığımız bir tercihin bizi ne dönülmez yollara soktuğunu, ne onulmaz dertler açtığını; bu dertleri göğüslerken de ne güzel insanlarla karşılaşıp hayatımızı geri dönülmez şekilde değiştirdiğimizi hepi topu 10 sayfada gözler önüne seriyor.

Kitabın genelinde, iç Anadolu havası hâkim. Belki yazarın ilk kitabı Bozkırda Altmış Altı’ndan ötürü belki de benim gözlem penceremin uzak noktası olduğundan böyle hissettiriyor. Ama kesin olan, küçük yerlerin yerleşik halkını, onların kendisine çeki taşı, ellere hikâye olan dertlerini anlatıyor olması. Çoğu zaman türlü dert ya da düşünceyle, ya da sadece böylesi daha kolay olduğu için etrafımızda yaşanan hayatları görmeden, bilmeden geçen bizlere sanki bir deniz feneri çeviriyor. “Etrafını görüyor musun, gör” diyerek… Bu kitabın özelinde ikinci bir dikkat çekici detayı hemen her öyküde, geride de kalsa olayların akışına yön verenlerin kadınlar oluşu. Her ne kadar edilgen gibi görünseler de hanenin ayakta kalmasını, düzenin sürüp gitmesini ya da değişmesini, direnmeyi ince detaylarla kadınlar üzerinden anlatan metinler yazarın gözlem yeteneğine işaret ediyor. Sokakta yanından geçtiğimiz insanların, perde aralığından içi görünen evlerin yaşamını merak etmeye böyle kuvvetli gözlemlerle yazılmış hikâyeler sürüklüyor bence insanı. Kurgunun içinde barındırdığı gerçeklik hissi hayal gücünü hayata bağlıyor. Böylelikle Çiftci, bizi kaleminde hayat bulan insanları, unutulmaya yüz tutmuş yakın geçmişimizin gündelik hayat hikâyelerini, yan komşumuzun çocukluğunda aramanın peşine düşürüyor.

Ah Mercimeğim, Mustafa Çiftci, İletişim Yayınları, 2017, 107 s.