Ana sayfa Kitapçıl Psikobiyografi: Dinlemenin Bir Boyutu

Psikobiyografi: Dinlemenin Bir Boyutu

1244
PAYLAŞ

Batuhan Saç

I

Metinleri okumaya başlarken, aklımdaki sorular çoğunlukla biyografi türünün ne olduğuyla ilgiliydi. “Biyografi neden ve nasıl yazılır”, “biyografinin yazıyla ve tarihçilikle ilişkisi nedir” gibi sorular. Ama bu soruların Cemal Dindar’ın psikobiyograf kimliğini ıskalama ihtimali var. Kendisiyle yakın zamanda yaptığımız bir söyleşide Zweig’ın bir biyograf olarak kendi eserlerini/çalışmalarını edebiyat ve ruhsallığa dair bilginin arasında bir yere koyduğunu ifade ediyor (Dindar, 2020). Yani bir yandan da biyografinin araçlarına dikkat çekiyor Dindar. Söyleşide, kendi çalışmaları için ayırıcı bir noktadan da bahsediyor: “Eninde sonunda şu da söylenebilir: özellikle psikanalitik bir bakışla iş yapıyorsak hem klinik deneyimimizde hem de teoriye temas anımızda hepimiz az çok psikobiyografi çalışması içindeyiz. Psikoterapilerde dinlemenin bir boyutu da psikobiyografik dinleme.”

Psikobiyografiyi aynı zamanda dinlemenin bir boyutu olarak düşünmek, kendisinin dediği gibi, ruhsallığın bilgisini ana perspektif haline getirmekle ilgili. Ancak burada “ruhsallık bilgisi” derken, tam olarak psikolojiden bahsetmiyoruz. Tanıtmaya çalıştığım iki kitap olan Tarih Öncesi Köpekler Havlıyor – Cemal Süreya’nın Psikobiyografisi ile Bi’at ve öfke: Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi bağlamında söylersek, Cemal Dindar temel psikanalitik metinleri kaynak edinerek hazırlıyor çalışmalarını. Diğer bir deyişle psikanalizin “kök” metinleriyle karşılaşıyoruz onun kitaplarını okurken.

Psikobiyografik bir dinleme, biyografiyi psikoterapiye yakınlaştırıyor. Yakınlaştırmaktan öte, başkenti ruhsallığın bilgisi olan bir biyografi çalışması sunuyor. Önemi ise, ruhsallık alanındaki etik ilkelerini de peşi sıra getiriyor olması. Cemal Dindar biyografilerinin taşıdığı sorumluluğu Terentius’un şu vecizesi ile özetliyor: “İnsana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir.”

Şubat 2020’deki Kitapçıl’da Evelyne Bloch-Dano’nun biyograf kimliğine değinmiştim… Kendisinin şaşırtıcılığına, E. Zola’nın karısı ve Proust’un annesi hakkında hazırladığı biyografiler üzerinden dikkat çekmiştim. Yani yazar E. Zola’nın değil, eşinin hakkında; Proust’un değil, annesinin hakkında çalışmıştı. Bu neden önemli? Bloch-Dano aynı zamanda sebzelerin tarihi üzerine bir kitabın yazarı. Bu iki hattı birleştirerek, onun ana yemeklerin değil, yan yemeklerin biyografı olduğunu belirmiştim. Bu bağlamda Cemal Dindar’ın çalışmalarına bakıldığında, çalışmalarını kültürün “ana yemekleri” hakkında sürdürdüğünü söylemek yerinde olur.

 II

Cemal Dindar ruhsallığın bilgisini temel almak konusundaki önemli örneklerini veriyor: “Cemal Süreya’nın yası, doğumundan önce başlar. O yasta kendinden önceki göçlerin, göç yollarının, terk edilmiş sılanın ve yeni bir yurt edinme özleminin, zulümlerin ve yoklukların, savaşların, açlıkların, kıranların, anne ve babanın yetimliklerinin izleri, üstelik simgelerin herkesin olmadığı anda, –Mavi şaman damarına– akarak şiire ulaşır.”

Kitapta Cemal Süreya’nın kendi şiirine aynı zamanda bu geçmişle ulaştığı ifade ediliyor. Üvercinka hakkında kıymetli bir itiraz da var. Cemal Dindar, Üvercinka’nın bir yas şiiri olduğunu ifade ediyor. Elbette, onu “erotik” olarak tanımlayanların görüşünü reddetmiyor, ancak Süreya’nın şiirini yas yaşantısına “yasladığını” belirtiyor. Cemal Süreya’nın ruhsal tarihiyle şiirinin tarihini eşleştiriyor kitap. Erotik şiir konusundaki itirazını ise bu alıntı üzerine kuruyor: “[…] bizzat Cemal Süreya, bir röportajında ‘Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur’ demiş de olsa ‘sanırım’ çekincesine güvenerek, bir de yas ile yadsımanın bağını bilerek şunu söyleyeceğim: onun şiiri temelde bir yas şiiridir ve bu yas, Cemalettin Seber adlı çocuğun 1931 yılında Erzincan’daki doğumundan çok önce başlamıştır.”

Bu alıntı, kitabın daha başında bize kendini “Cemal Süreya’nın yası, doğumundan önce başlar” sözüyle belli ediyor. Altı çizilen nokta mühim, çünkü bir biyografi ancak ruhsallığın bilgisini araç ediniyorsa bunu söyleme imkânını elde ediyor. Özellikle psikanalitik disiplin içerisinde düşünenlerin çoğu, kişinin hikâyesinin kendisiyle başlamadığı konusunda hemfikirdir. Bunun önemli örneklerinden biri de adlandırma ritüellerinde karşımıza çıkabiliyor.

İskender Savaşır “Psikanaliz ve Tarih”e Giriş Konuşması’nda “Psikanalizin içinden veya üzerine düşünmeye başlamak diğer başka bilgi sistemlerini düşünmek için geçerli olan kategorilerimizin bu alanda geçerli olmadığı durumunu kabullenmektir” diyor (Savaşır, 2020). Yani psikanalitik bir zeminde düşündüğümüzde, biyolojinin bize salık verdiği “kategori” ile düşünme durumunu aşıyoruz. Örneğin Cemal Süreya’yı 1931’de doğmuş olmaklıktan çıkarıyorız. Onun doğumunun biyolojik doğumunu anlatmaması, yasının da doğmadan önce başladığını söylememize imkân veriyor. Biyolojinin önerdiği ve kategorilerle tariflenen/tarihlenen biyografilere ise zaten Vikipedi’den ulaşabiliyoruz. Oradaki biyografi örnekleri doğumla başlıyor.

 III

Cemal Dindar’la yaptığımız söyleşide, Recep Tayyip Erdoğan’ın biyografisini de yazmış olmasıyla alakalı şunu merak etmiştim: “Yaşayan biri ile yaşamını yitirmiş birisinin biyografisini yazmak arasında bir fark var mı?” Kendisi bu soruyu farklı bir tarafından tutarak, önemli olanın, “kişinin kendisini ne kadar anlattığı” diyerek yanıt vermişti. Bu sözünün kitaplarda pek çok örneği var; hem Cemal Süreya hem de Recep Tayyip Erdoğan’ın kendini anlattığı materyalleri referans alıyor.

Erdoğan’ın kendisini anlattığı, ama belki şimdi ulaşamadığımız, bazı kaynaklara işaret ediliyor (mesela televizyon konuşmaları). Şu soruyla başlıyor Cemal Dindar: “XIX. Yüzyılda Rize’nin bir köyünde, o dönemdeki adıyla Plihoz, Cumhuriyet sonrası adıyla Dumankaya’da başlayan bir aile öyküsüyle, yine aynı yüzyıl Osmanlı’sında yazılan Tanzimat romanının dertleri arasındaki bağ nedir?” Cevaplıyor da ardından: “En azından, öldürülmüş ya da kötürüm bırakılmış baba’yı diriltme gayretidir…”

Erdoğan’ın biyografisinin adını tekrarlamak gerek belki: “Bi’at ve Öfke”. Metinde Erdoğan’ın bi’at öyküsünün nasıl başladığını da inceliyor Cemal Dindar. Ayrıca Erdoğan ve epilepsi konusu üzerinden yapılan tartışmalara da eleştiri getiriliyor. Denebilir ki, Cemal Dindar, Erdoğan’ın kişisel tarihiyle, AKP’nin tarihini de yan yana okuyor. Kitabın sonuna AKP Sözlüğü de eklendiğini görüyoruz. Burada Erdoğan’ın kullandığı ifadelerin, bazı yerlerin ve kelimelerin AKP’ce anlamları yer alıyor. Belki buradan anlıyoruz ki, biyografi aynı zamanda kişinin sözlüğü anlamını taşıyor. Mesela bir örnek: “Ankara: Ankara, AKP söyleminde, temsil ettikleriyle bir ‘kötü nesne’dir. Bu ülkenin başına gelmiş ve AKP öncesinde yerleşmiş olumsuz ne varsa onu simgeler. Temsil eder.”

Belgesel gibi seyrettiriyor bahsettiği yılları, yazılı ve sözlü haberleri aktarıyor. Erdoğan’ın siyasi tarihini dönemlere ayırıyor. Erdoğan’ın çocukluk anılarıda var kitapta, “oku!” emri veren babası, bıçkın bir Kasımpaşalı denizci – Reis Kaptan… Cemal Dindar soruyor, 31 Ağustos 2005’te Milliyet’teki haberden alıntılayarak, burada konuşan kim, Recep Tayyip mi, Reis Kaptan mı: “Ben ciddi işlerin içindeyim, ama kulağı kesik takımın ciğerinden geldim. Evvela Kasımpaşalı Tayyip Erdoğan’ım. Her âlemi bilirim. En yakın arkadaşlarım hâlâ kahvede pişpirik oynuyor benim. Bakmayın ben ailemden aldığım terbiye ile, okuduğum okulla ayrı bir çizgide yürüdüm. Lakin bu işleri bilirim. Sanmayın softayım. Çoğunuz benim tanıdığım insanları tanımamışsınızdır.”

Cemal Dindar Erdoğan’ın hikâyesini Türkiye’nin fotoğrafıyla yan yana okuyor. Erdoğan’ın kişisel hikâyesiyle iç içe girmiş Türkiye’nin hikayesini bir mozaik olarak görüyor. Galiba kitabın içerisindeki şu cümle de özeti: “Tayyip Erdoğan değilim ben, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım.”

 IV

İskender Savaşır’la Aile Tarihi ve Yatılı Okulda Okumak adlı söyleşiyi yaptığımda, girişi şöyle yazmış ve aklımın bir köşesinde kendisinin biyografisini yazacağım fikrini taşıdığımı ifade etmiştim (Savaşır, Aile Tarihi ve Yatılı Okulda Okumak, 2018): “birisi İskender Savaşır biyografisi hazırlayacak olursa şu an içinde bulunduğu yılları ‘yazıya mesafeli’ olarak adlandırması olasıdır.”

Dolayısıyla tanıtmaya çalıştığım biyografilerin benim için böyle bir arka planı da var; onları aynı zamanda bir yol yordam öğrenmek için okuduğumu söyleyebilirim. Bu konuda fazlasıyla bereketli bir toprağa sahipler. İskender Savaşır’ın annesi Sumer Atak’la halen sürdürdüğümüz ve otuz beş haftadır da bilfiil süren bu çalışmanın adının “biyografi” olması için pek çok araç edinme imkânı buldum.

Ama bir biyografi neden yazılır? Galiba bu sorunun olası birkaç cevabından biri Ölümsüz Atatürk’ün içerisinden gelen bir Freud (1910, sf. 130) alıntısıyla açıklanabilir (Volkan & Itzkowıtz, 2013, s. 9): “Pek çok durumda, biyografi yazarları -kendi duygusal yaşamlarından kaynaklanan nedenlerden ötürü- daha başlangıçtan itibaren kendisine karşı özel bir yakınlık duydukları için kendi kahramanlarını yaptıkları çalışmalara konu olarak seçerler. Bundan sonra, enerjisini, o görkemli adamı kendi çocukluk dönemlerine ait modeller sınıfına dâhil etmeyi amaçlayan bir ülküleştirme görevine adarlar -belki de, bir çocuğun kendi babasına ilişkin sahip olduğu imgeyi, kahramanında yeniden canlandırırlar. Bu yüzden, biyografi yazarları bize, kendisine karşı kendimizi mesafeli bir biçimde ilişkilendirilmiş hissedeceğimiz bir insan yerine; soğuk, garip, ülküleştirilmiş bir kişilik sunarlar. “Biyografi yazarları böylece gerçeği bir düşe feda ettiği ve kendi çocukluk fantezileri hatırına insan doğasının en şaşırtıcı gizlerini keşfetme fırsatına sırtlarını döndükleri için, bu durum üzüntü vericidir.”

Kitapta bu alıntıya bir de ek yapılıyor. Freud’un kahramanın ülküleştirilmesi ve kahraman hakkında yazı yazma konusundaki heyecanın aynı zamanda insanın kendi çocukluk dönemine ait önemli bir kişiyi değersiz kılma arzusunun da bir kahraman hakkında yazı yazma edinimine zemin hazırlayacağını belirtiyor. Elbette bu cevaplar ancak kişisel zeminde değerlendirilebilir, aksi halde  bir Wild Analysis üretmek durumunda kalırız. Bu noktada biyografın da “kendini söylemesi” gerekir, ona kulak vermek gerekir.

Son
Cemal Dindar çalışmalarıyla psikobiyografi türünün Türkçe’deki güncel ve yetkin iki örneğini veriyor. Diğer biyografileri hakkında bilgi edinmek için Batuhan Demir’le hazırladığımız söyleşi okunabilir. Burada, iki önemli örneği sunmaya çalıştım; çalışmaların müthiş bir özenle ve hassasiyetle yazıldığını okur hızlıca fark edecek. Elbette Telos Yayınları’nın diğer yayınlarına göz atmayı da unutmadan.

Tarih Öncesi Köpekler Havlıyor, Cemal Dindar, Telos Yayıncılık, 2015, 112 s.

Bi’at ve Öfke
-Recep Tayyip Erdoğan’ınPsikobiyografisi, Telos Yayıncılık, 2014, 395 s.

Kaynaklar
-Dindar, C. (2020, Nisan 08). Cemal Dindar ile Söyleşi: Psikobiyografi ve Güncel İklimin Terapi Odasına Etkisi. (B. Demir, & -B. Saç, Röportajı Yapanlar) http://psikomitoloji.com/wordpress/category/roportaj/ adresinden alındı
Savaşır, İ. (2018, Ekim Kasım). Aile Tarihi ve Yatılı Okulda Okumak. (B. Saç, Röportaj Yapan) iskendersavasir.com.
-Savaşır, İ. (2020, Nisan 15). iskendersavasir.com.
-Volkan, V., & Itzkowıtz, N. (2013). Ölümsüz Atatürk. İstanbul: Bağlam Yayınları.