Ana sayfa 195. Sayı Ütopya ve distopya sarkacında siyah kuğu

Ütopya ve distopya sarkacında siyah kuğu

3416
PAYLAŞ

Ogan Güner

Siyah Kuğu, Nassim Nicholas Taleb’in aynı isimli kitabıyla popülerleşen bir terim. En basit anlamıyla, hiç ihtimal dahilinde görülmeyen, çok nadiren gerçekleşen ve gerçekleştiğinde derin etkiler yaratan olayları tanımlıyor. Taleb kitabında kendi doğup büyüdüğü Lübnan’da iç savaşın çıkışını bir örnek olarak veriyor. Diyor ki, binlerce yıldır bir arada yaşayan farklı din ve kültüre sahip insan topluluklarının birbirleriyle savaşmaya başlamaları bir gün önceden tahmin edilebilir bir durum değildi. Ama oldu.

Kuğumuz siyahtır abiler
Siyah Kuğu örneklerini çoğaltmak mümkün ama daha önemlisi siyah kuğular ile krizleri birbirinden ayırt etmek. Her kriz bir siyah kuğu değil. Hatta terimin mucidi Taleb’in koronavirüs günlerindeki yorumlarına kulak verirsek içinden geçtiğimiz bu pandemi de bildiğimiz beyaz kuğu. Öngörülebilir, zamanı belli olmasa da olacağı kesin durumlardan biri. 2008 tarihli Siyah Kuğu kitabında da benzeri bir pandeminin neredeyse kesin bir öngörüsü var zaten. O yüzden COVID-19’un “bilimsel” olarak bir beyaz kuğu olduğu tespiti yapılabilir. Yine de toplumlar, devletler ve bireyler başımıza gelenlere öylesine hazırlıksız yakalandı ve öylesine bir şaşkınlık içinde yaşıyor ki COVID-19 pandemisini bir siyah kuğu olarak yorumlayabiliriz.
Öngörülemezlik ve derin etki bırakma dışında siyah kuğunun bir önemli boyutu daha var. Siyah kuğu gerçekleştikten sonra geriye dönüp olaylar arasında bağlantılar kurarak aslında bunun öngörülebilir olduğuna dair analizlerin ortaya çıkması… Taleb buna “geriye dönük önyargı” (hindsight bias) diyor. Her şey geriye dönük olarak açıklanabilir olmalıdır. Bunun olacağını biliyor olmalıydık. İnsan beyninin irrasyonal olanı sonradan rasyonalize ederek boşlukları doldurduğu bir mekanizmanın devreye girdiği retrospektif bir anlamlandırma çabası eşlik eder siyah kuğuya. Taleb’e göre bugünden bakarak geçmişteki noktaları birleştirme çabası lafı güzaftan ibarettir. Siyah kuğu oluvermiştir. Siyah kuğu karşısında hepimiz Şükran Günü hindilerinden ibaretiz.
Şükran Günü hindisi yine Taleb’in kitapta verdiği örneklerden biri. Bir aile Şükran Günü sofrası için 1 ay önceden bir hindi alır ve beslemeye başlar. Hindinin gözünden baktığımızda hayat grafiği sürekli yukarıya doğru yükselmektedir, her şey güllük gülistandır. Büyümekte, semirmekte, iyi bakılmaktadır. Gelecek aydınlıktır onun için, bütün metrikler bunu göstermektedir. Ta ki Şükran Günü’ne kadar… 30 gün boyunca istikrarlı bir şekilde yükselen hayat grafiği bir anda 90 derece çakılarak 0’a iner. Elbette tabaktaki hindinin geriye dönüp başına gelenleri, geçmişteki ipuçlarını analiz ederek tekrar yorumlaması artık mümkün değildir. Siyah kuğunun ziyaretiyle birlikte besine dönüşen hindi ile bizim tek farkımız budur belki. Topyekûn yok olmaya yol açacak bir felaket olmadıkça yaşayanlar geçmişi analiz edip didiklemeye ve buradan yeni bir gelecek öngörüsü yapmaya devam edeceklerdir.

Babil yıkılırken veya Babil’i yeniden inşa ederken
COVID-19 epidemisinin pandemiye evrildiği süreçte medeniyetin başına gelenlerle başına gelecekleri ilk değerlendirenler küresel entelijensiya oldu: Zizek, Harvey, Agamben, Chomsky ve niceleri… Bunları, genelde onlara referans vererek yerel entelijensiya izledi. Kimin ne dediği, ne öngördüğü çok önemli değil ama söylenenlerin tam da yukarıda tarif edildiği şekilde geçmişe dönerek noktaları bağlama çabasının bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Geleceğe dair öngörüler de ütopya ile distopya sarkacında sallanıp duruyor. Demek ki, bir kere daha naçizane insan zihnimiz oldukça keskin algı sınırlarıyla medeniyetin nasıl bir anda çöküverdiğini idrak etmeye ve bu yıkıntı içinden nasıl yeni bir medeniyetin inşa edilebileceğini tahayyül etmeye çalışıyor. Peki, bu tartışmalarda bazı ortak noktalar bulmak mümkün mü? Dolaşımdaki yorum ve fikirleri okurken bazı şeylere şerh koymakta fayda olabilir. Benim görebildiklerim:
Hüsnükuruntu. Tarihsel deneyimle bugünü anlamak mümkün mü? İnsan zihni karşılaştığı durumu geçmişten getirdiği bilgiyle çözmeye çalışır. Bu bilinmedik bir şey değil. Oysa her olgu kendine özgüdür ve geçmişten aldığımız model asla bugünkü olguyu tam olarak anlamamızı sağlayamaz. İster ortaçağdaki veba veya İspanyol gribi salgınına dönelim, ister yakın geçmişteki SARS salgınına, COVID-19 pandemisindeki yıkımın kaynağını ve sonuçlarını bu modellerle anlamak mümkün değil. Bugüne özgü değişken birçok parametreyi çözümlemek beyhude bir çaba gibi gözüküyor. Burada dikkati çeken, her yazarın kendi öngörüsünü veya analizini desteklemek için geçmişi hüsnükuruntu olarak ve üstün körü yeniden yaratması ve yeniden tedavüle sokma çabası. Zizek’in çok tartışılan “komünist tedbirleri” bunun bir örneği sayılabilir. Bir bacağına dokunarak fili tarif etmeye çalışıyoruz.
Günah keçisi. COVID-19 pandemisi için bir suçlu tespit etmek Babil’i yeniden inşa etmek için bir önkoşul mudur? Birkaç ay içinde pek çok günah keçimiz oldu, seçin beğenin: Küresel ısınma, küresel neo-liberalizm, bilimsel düşünceden uzaklaşmak, doğadan kopmak, aşırı kentleşme, laboratuar üretimi… Listeyi uzatmak mümkün. Çözümün kendisi günah keçisinin tespitinde yatıyormuşçasına bir sabah kapımızın önünde buluverdiğimiz siyah kuğunun nereden çıktığını bulmaya çalışıyoruz. Hiçbir günah keçisi, ne kadar tutarlı bir açıklama eşliğinde okusak da bizi tatmin etmiyor oysa.  Entelektüellerin günah keçisi arayışı, sokaktaki insanın “abi 2019 yılında bunun kitabı çıkmış, drone’larla saçmışlar virüsleri” komplo teorisinden daha endamlı durmakla birlikte temelde hepsi başımıza geleni bir neden/sonuç ilişkisine oturtma ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. “Bilimsel düşünceden sapmasaydık bunlar olmazdı” önermesi ancak “Tanrının buyruklarından uzaklaşmasaydık bunlar olmazdı” önermesi kadar ikna edici. Kabul etmemiz lazım ki, bu pandeminin sebebi ne neoliberalizm ne başka bir şey. Belki de öncelikle bu pandeminin, insan zihninin kavrayamayacağı kadar “doğal”, rastgeleliğin de önemli bir aktör olduğu girift bileşenlerin ortak çıktısı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu sefer, medeniyetin niye bir anda çökme aşamasına geldiğini medeni açıklamalara oturtmak mümkün olmuyor.
Küresel fütüroloji. COVID-19’un sebep olduğu yıkımın boyutları ve bu yıkıntıdan yükselecek geleceğin tarifinde ise baş zanlı görülen “küreselciliğin” ilginç bir şekilde yansımasını görüyoruz. COVID-19 tüm yer küreyi, her coğrafyayı aynı şekilde alt üst ediyormuş gibi ve çözüm de coğrafyadan bağımsız şekilde küreselmiş gibi bir zihniyet hakim. Hayır, virüs coğrafyaları eşitlemedi. Tıpkı insanları eşitlemediği gibi. COVID-19’un ABD’yi nasıl kavurduğunu dakika dakika izliyoruz ama Afrika’yı görmeyeceğiz. Gelecek de her coğrafyada aynı yaşanmayacak. Her ülkenin politik, ekonomik ve kültürel topografyası bu felaketten doğacak gelecekleri farklılaştıracak, yekpareliğe direnecek. Küreselciliğe alternatif geliştirirken küresel çözüm önerilerine sığınılması henüz zihnimizin alışkanlıklarını aşamadığımızın bir ifadesi olsa gerek.
Astigmat. Teknolojik öngörülerle ilgili meşhur bir laf vardır: “Gelişmelerle ilgili öngörüler yakın gelecek konusunda fazla radikal, uzak gelecek konusunda ise fazla muhafazakârdır”. Galiba burada da hem yakını hem uzağı tahmin etmek konusunda benzeri bir durum geçerli. Yıkımın getirdiği birikmiş enerjinin kısa vadede büyük değişimlere yol açacağı iyimserliği insan zihnini bir kere daha bulandırıyor olabilir. Bir an önce gelecek tahayyülleri kurmak adına fazla kolay, çekmecede hazır bekleyen senaryolara mı sığınıyoruz sanki.
Ya ütopya ya distopya. Gelecek kurgularımız iki uç arasında salınıp duruyor, arası yok. Tarif edilen ütopyalar ve distopyalar ise hemen hemen her zaman geçmişten ödünç alınmış parçalardan ibaret. Daha önce var olmamış olanı tahayyül etmenin imkansızlığına sıkışmış durumdayız.

Dumur
Belki de bu yaşadıklarımızı tarif etmek için başka başka kelimeler kullanmak durumundayız. Dumur bunlardan biri olabilir. Bir başkası travma, bir diğeri grogi hali diyebilir. Siyah kuğu ile karşı karşıya gelmenin yarattığı dumur halindeyken bugünü ve geleceği analiz etmek mümkün mü? Belki asıl sormamız gereken bu.
Gerçekten gözlerimiz önünde çöken medeniyet ise, analize girişmeden önce dumur halimizin geçmesini beklememiz gerekmez miydi? COVID-19 bir yandan bize taş üstüne taş koyarak inşa ettiğimiz o eşsiz medeniyetin nasıl kırılgan olduğunu gösterdi, diğer yandan da “ölümü hatırla!” dedi. İnsan algısının siyah değil düpedüz beyaz olan kuğulara karşı bile (mesela İstanbul depremi) ne kadar dirençli olduğunu biliyoruz. Hâl böyleyken bir siyah kuğuyla nasıl başa çıkacağız? Elimizde buna uygun araçlar, düşünme yöntemleri var mı? Hangi kitaba uzanıp da bir çözüm bulmak için sayfalarını karıştıracağız? Bize akıl verecek bir bilen var mı?
Ontolojik veya epistomolojik sorular değil bunlar? Çok daha basit, mesela ekonomik öngörüleri ele alalım. Girdisi çıktısı az çok belli, yakın geleceği az buçuk matematiksel olarak öngörülebilen ekonomi alanında bile V, L, U, ters karekök işareti ve hatta Nike logosu gibi fütürolojist kampların oluştuğu bir ortamda biz siyasi ve kültürel bir gelecek tahayyül etmeye çalışıyoruz. Fazla mı iddialıyız acaba? Yoksa bugünü ve yarını analiz ettiğimizi zannederken, aslında Dekameron’un kırdaki villada öz-karantinaya çekilmiş soyluları gibi vakit geçirmek için hikâyeler mi anlatıyoruz birbirimize? Medeniyetin yıkılmakta olduğunu söylerken, ütopik veya distopik bir cesur yeni dünyanın onun yerini alacağına inanmaktan ziyade medeniyetin sadece paralize olduğuna inanmak istiyoruz sanki. Her şeyin geçici olduğuna, üstesinden gelebileceğimizi söylüyoruz kendimize. Bir müdahaleyle medeniyeti düştüğü çamurdan kaldırmak için zaman yitirmeden harekete geçiyoruz. Yorumluyoruz, yorumluyoruz… SARS-COV-2 kod adlı bir düşmanın pencere pervazımızda dolandığını görüyoruz. Korkuya kapılmamak için endişe istasyonunda kıpırdamadan bekliyoruz. İnsan türünden ve muhtemelen herhangi bir canlılık alametinden önce de burada olan bir RNA tarafından nasıl olup da teslim alındığımıza inanmak istemiyoruz belki de. Bu yüzden başkaldırıyor ve etrafımızdaki dünyayı yeniden kurgulamaya çalışıyoruz. Daha iyi bir dünya kurabilir veya kötülerin hükmettiği bir Mad Max dünyasına düşebiliriz ama her durumda soyumuzun sürecek ve “dünyayı yorumlama” gücümüz yaşamaya devam edecek diye haykırmak istiyoruz. Sözün, matematiğin, bilimin ve bilumum rasyonel düşünce biçiminin kifayetsiz kaldığını kabul edemiyoruz. Dumura uğradığımızı inkâr ediyoruz. Siyah kuğuyla bakışmaya devam ediyoruz henüz ve “yeni normalimizi” kurmaya ve kurarken de ona alışmaya çalışıyoruz.

Biyopolitik karantina
Hamlet’in felaketi harekete geçmeye tereddüt etmesiydi. Bizim halet-i ruhiyemiz ise Hamlet’in aksine, başımıza gelen felaketten zihnimizi bir an önce harekete geçirerek sıyrılabileceğimize dair olan inancımız.
Dumur halimizi daha da şiddetlendiren şey bizim bizden talep ettiklerimiz: 1) Dolaşma, 2) Dokunma. Şu anda dolaşımda olan gelecek kurgularının birçoğunda bu iki emirin kabullenilmişliği seziliyor. “Yeni normal” dilimize giriyor, kimi zaman ütopya kimi zaman da distopya olarak yeni bir hijyen çağı inşa ediyoruz. Bu hijyen çağını şimdiden kabullenmiş görünüyoruz. Güvenlik için kirliliğimizden vazgeçmeye hazırız ama özgürlüğümüzden asla! Her koro aynı şeyi söylüyor sanki: Bir yanda küreselliğin sonu ile birlikte küresel neoliberalizmin sonunun da geleceğini düşünenler, diğer yanda aklın ve bilimin iktidara doğru yürüdüğüne inananlar. Karşı köşede ise, 1984’ün kapılarının açıldığını haykıranlar. Kime kulak kabartsak ki?
Tüm bu tartışma ortamının içinde belki de en az tartıştığımız şey kendimize uyguladığımız biyopolitik karantinanın iki mutlak emiri. SARS-COV-2 adlı bu düşmana karşı kendi güvenliğimiz için “geçici” bir süreliğine dolaşma ve dokunma yasağı uyguluyoruz. Kendi kendimize kendimizi yasaklamayı, kapanmayı emrediyoruz. İroniye bakın ki devletten sokağa çıkma yasağı talep ediyoruz. Bu geçicilik sona erdiğinde, bu parantez kapandığında silkineceğiz ve dumur halimizden kurtulacağız diye umut ediyoruz. Normale döneceğiz. Bu normal yeni bir normal olacak ve biz buna hazır olacağız. Kendimize böyle fısıldıyoruz: Dolaşma! Dokunma!
Öyleyse gelin, kendimize verdiğimiz emirlere dair sorular sormakla başlayalım önce:
Dolaşma. Afrika’dan çıktı çıkalı 200 bin yıldır yürüyen bir canlı türüne “artık dolaşma!” demek ne demektir?
Dokunma. Güven ilişkisini birbirini tımar ederek kuran bir canlı türüne “artık dokunma!” demek ne demektir?
İmkânsız emirler uygulanabilir mi?