Ana sayfa 195. Sayı Yakın gelecek: Siyaset odaklı bir değerlendirme

Yakın gelecek: Siyaset odaklı bir değerlendirme

883
PAYLAŞ

Metin Çulhaoğlu

Korona sonrası nasıl bir dünya (ve Türkiye)?
Bu soruya verilen yanıtlar yaşadığımız günlerde hayli ilgi çekiyor. İktisatçıların, felsefecilerin, sosyologların ve siyasetçilerin yakın gelecekte bizi nasıl bir dünyanın beklediğine ilişkin söyledikleri, bir yanda fantezi ve spekülasyondan diğer yanda “soğuk” gerçekliklerin sergilenmesine kadar uzanan geniş bir alanda adeta tur atıyor.

Bir tercih meselesi
Bir tür fütürolog değilseniz; hadi o kadar olmasın, bağımsız bir düşünür, bir entelektüel, sofistike bir aydın değil de (ya da bu özellikleri de taşıyarak) siyasetle ilgilenen biriyseniz, böyle bir tablo karşısında bir tercihte bulunmak zorundasınız.Tercih şudur: Sosyolojiyi ve felsefeyi bir süre için askıya almak ve bizi nelerin beklediğini öncelikle ekonomiye ve siyasete bakarak kestirmeye çalışmak…

Tercih şudur: Sosyolojiyi ve felsefeyi bir süre için askıya almak ve bizi nelerin beklediğini öncelikle ekonomiye ve siyasete bakarak kestirmeye çalışmak…

Burada felsefeyi ve sosyolojiyi önemsemiyor değiliz. Ancak arada önemli bir farkın olduğu da herhalde kabul edilecektir. Burada kestirmeden “ekonomi” deyip geçtiğimiz, aslında tarihsel bir üretim tarzıdır. Kendi kuralları, hareket yasaları vardır; üstelik gündelik yaşamımızı doğrudan belirleyen, hepimizi kuşatan, hepimizin içinde olduğu maddi bir gerçektir. Siyaset ise, bu maddi gerçekliğin bir şekilde, insanları toptan isyan noktasına getirmeden sürmesi için yollar arayanlarla aynı maddi gerçekliği değiştirme niyetinde olanların meşgalesidir.
Başka bir deyişle, ekonomi ve siyaset diğer ikisine göre daha maddidir. Bu ikisi ayrıca siyasetle iştigal edenlerin, üzerinde söz söylemenin ötesinde doğrudan eyleme geçebilecekleri, müdahalede bulunabilecekleri yapıya sahiptirler. Öyle değil mi? Örneğin son salgının ardından bir taraf Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) bundan sonraki politikalarının köklü bir değişime tabi tutulması gerektiğini söyleyip bunu talep edebilir; diğer taraf da bunu kabul eder, etmez ya da kısmen benimser.
Ya da bir taraf özellikle sağlık sektöründe geniş ölçekli kamulaştırmalar, sağlık politikalarında, bu sektöre yapılacak yatırımlarda köklü değişiklikler ister. Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. İşin o yanı böyleyken hiçbir taraf önünüzdeki diyelim 10 yılın felsefi yönelimleri için bir program sunamaz ya da kent sosyolojisinin salgın sonrasında nasıl şekilleneceğini belirleyemez.
Bir kez daha tekrarlayalım: Burada “herkes böyle yapmalı” gibisinden katı bir önermede bulunmuyoruz; sadece, bugünden bir şeyler yapmak gerekiyorsa hangi alanların bu yapılacaklara açık, etkilenebilir ve bir yere kadar şekillendirilebilir olduğuna işaret etmeye çalışıyoruz.

Siyaset: Bir sadeleştirme pratiği
Ama burada bitmedi; siyasetse, daha söyleyeceklerimiz var.
Siyaset her zaman ve her yerde bir sadeleştirme ve sadeleştirilene yoğunlaşma eylemidir. Benzetme ne kadar uygun düşecektir ayrı, ama siyaset bir bakıma geleneksel ve sadık kalınacak bir evlilik ya da birliktelik için karar vermeye benzer. Erkeğin ya da kadının karşı cinse ilişkin beğenileri, fiziksel özelliklerden karaktere kadar, tek kişide cisimleşmesi mümkün olmayan bir zenginlik ve çeşitlilik taşıyabilir. Ancak, bilinçli bir tercih sonucu olan evlilik ya da birliktelik, bir sadeleştirmenin ve bunun üzerine verilen kararın sonucudur.
Siyasetin benzer yanı ise şudur: Siyasal özne, tarihsel, ekonomik, felsefi, sosyolojik, kültürel, vb. ciddi bir bilgi yükü taşıyabilir ve bu dallardan her biri kendi içinde çeşitli olasılıklara işaret edebilir; gelgelelim, bu zenginliklerin hepsini birden soğurup pratiğe yansıtacak bir siyaset olamaz. Siyasette de bir sadeleştirmeye gitmek, tercihte bulunup karar vermek gerekir.
O zaman, özetle şunu söylemiş oluyoruz: Örneğin 2030 yılında bizi nasıl bir dünyanın beklediği, başka her şeyden önce, kapitalizmin kendini (yeniden?) nasıl yapılandıracağına, bu süreçteki sınıf mücadelelerine ve onun bir uzantısı olarak da farklı yerlerde duran siyasal öznelerin neyi nasıl yapacağına bağlıdır.
Buraya kadar söylenenlere ek bir açıklık (sadeleştirme) için daha
önce birkaç kez yaptığımız gibi Lenin’e başvuracağız.
Özetle şöyle:
Lenin 1915 yılında Buharin’in “Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi” başlıklı kitapçığına bir önsöz yazar. Önsözün sonlarında Lenin, Kautsky eleştirisi (ultra emperyalizm) bağlamında gerçek siyasete ilişkin önemli ipuçları verir. Der ki geleceğe ilişkin olarak “tasavvur edilebilir”, teorik açıdan “mümkün olduğu” inkâr edilemeyecek durumlar olabilir; ama bunlar hiçbir şekilde, güncel/fiili gelişmelerden hareketle yön çizme zorunluluğunun yerini alamaz…
Başka bir deyişle, evet, “işler sonunda şuraya varacak” diyebilirsiniz ve bunda “teorik olarak” haklı da olabilirsiniz… Gelgelelim süreç o kadar hızlıdır ve koşulları, yalnızca ekonomik değil siyasal, ulusal ve başka açılardan çelişkileri, çatışmaları ve getirdiği altüst oluşları öyledir ki “teorik açıdan mümkün görünen” bir de bakmışsınız gündemden düşüvermiş. (Lenin’in önsözü için bakınız,https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1915/dec/00.htm. Türkçesi için bakınız, N. Buharin, “Dünya Ekonomisi ve Emperyalizm”, Çeviri: Şehsuvar Barlas, Özgün Yayınları 1975, s.20).

Coronavirus Wuhan. US quarantine, 100 dollar banknote with medical mask. The concept of epidemic and protection against coronavrius.

Bu da eşitsiz gelişme
“Ekonomi” dedik ve neyi kastettiğimizi anlatmaya çalıştık.
Hangi güncel eğilimlere ağırlık verirsek verelim; koronavirüsün ötesinde gelecekte bizi ne gibi salgınların beklediğine ilişkin düşüncelerimiz hangi doğrultuda olursa olsun; iklim değişikliği, çevre tahribi, teknolojinin getirecekleri gibi konulardaki saptamalarımız ve kestirimlerimiz neye işaret ederse etsin, bunların hepsini somut bağlamına oturtacak olan tek bir etmen vardır o da kapitalizmdir, kapitalist üretim tarzıdır.
Burada bire bir belirlemeden değil, olguların oturacağı bir bağlamdan, çerçeveden söz ediyoruz. Koronavirüsü kapitalizmin “ürettiğini” elbette söyleyemeyiz; ama salgının insanlığı bu kadar fenersiz yakalaması, mevcut sağlık sistemlerinin aczi, tek tek ülkelerin benciliği, hatta “buradan nasıl bir fırsat yakalayabiliriz” gibisinden düşünceler günümüz kapitalizminin insanlığı getirdiği nokta dışında başka neyle açıklanabilir?
Yeri gelmişken, kapitalizmin özellikle son dönemde sergilediği belirgin bir özelliğe dikkat çekmek gerekiyor.
Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi sadece senkronik (eşzamanlı) değil diyakronik (tarihsel, zamana yayılmış) bir boyut da taşır. Eşitsiz gelişmenin senkronik özelliğinden kastedilen, sistemin bütününde gözlemlenen eşzamanlı eşitsizliklerdir. Ülkeler arasındaki ekonomik yapı-gelişme eşitsizlikleri, sektörler arası eşitsizlikler, yapı-üstyapı uyumsuzlukları gibi…
Eşitsiz gelişmenin diyakronik yanı ise şöyle bir örnekle anlatılabilir: Kapitalizmin belirli bir zaman diliminde yurttaşlık, insan hakları, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, kadın hakları, azınlık hakları gibi alanlarda aldığı (ya da almak zorunda kaldığı) mesafe, gün gelir bu mesafe alındığı sırada rastlanmayan “yeni” tepkilerle karşılaşır… Somut bir örnek vermek gerekirse, bugün kadın hakları ve feminizm gibi konularda yalnızca Türkiye’de değil başka ülkelerde de ortaya çıkan muhafazakâr-gerici tepkiler, bu alandaki hakların geçmişte resmiyet kazandığı dönemlerdekine göre daha keskin, daha uçta ve bağnazdır.
Bir başka örnek: Kısaca “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen 2011 tarihli “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bu Olgulara Karşı Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, 9 yıl sonra bugün gerici çevreler tarafından daha sert tepkilerle karşılanmaktadır. Oysa aradan geçen 9 yıl içinde ne “ananelerimizde” ne de “örf ve adetlerimizde” herhangi bir değişiklik olmuştur. Gerçekte olan, kapitalizmin önünü açtığı, yol verdiği güncel ideolojik, siyasal ve kültürel oluşumların aynı kapitalizmin geçmişte yerleştirdiklerini sindiremeyip bunları kusmaya çalışmasıdır.
Adını “gerilek sarmal” mı koymak gerekir, emin değiliz; ama bundan sonra böyle gireceği kesin gibidir.
Böylece, “senaryolara” gelmiş oluyoruz.

Senaryolar: Kötüleri hazır da, ya iyisi?
Kapitalizmin korona salgınını önceleyen ve ondan bağımsız krizini, salgın sırasında ortaya çıkan durum ve bu durumun gelecek için işaret ettikleriyle birlikte ele alırsak önümüzdeki yakın dönem için olumlu bir senaryo yazmak kesinlikle mümkün görünmemektedir.
Düşünelim: Korona salgını neyin, nasıl bir dünyanın üzerine gelmiştir?
Korona salgını, yıllardır kriz yaşayan ve bunu bir türlü aşamayan bir kapitalist sistemin üzerine gelmiştir ve geçtiğinde insanlığa işsiz sayıları katlanmış, ekonomileri küçülmüş, iflasların ve yoksullaşmanın yaygınlaşıp derinleştiği ülkelerden oluşan bir dünya sistemi armağan edecektir.
Korona salgını, yıllardır kaotik süreçlerle yürüyen, el yordamıyla yol bulmaya çalışan, az çok kalıcı bir istikrardan kendisi de umut kestiği için ulaşılan her evreyi pişkince “yeni normal” diye tanımlayan bir kapitalist sistemin üzerine gelmiştir. İlerisi ise, “yeni” pek çok durumun geçekten ortaya çıkacağı, ama bunlara artık kimsenin “normal” diyemeyeceği bir dönemin belirsizlikleriyle doludur.
Korona salgını, “karşılıklı bağımlılığın” kendi içinden karşılıklı kuyu kazmayı ürettiği, kurtlar sofrasına dönüşmeye başlayan bir kapitalist sistemin üzerine gelmiştir. Bundan sonrası ise açıkla ilan edilmese bile sosyal Darwinizmin uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkilere belirleyici damgasını vuracağı bir dünyadır.
Korona salgını, “gelişkin”, “demokrasinin beşiği” sayılan ülkelerde bile giderek otoriterleşen rejimlerin yer bulduğu bir sistemin üzerine gelmiştir. Bundan sonrasına gelince: Yukarıdan otoriterleşmenin aşağıdan, toplum katında, insanları içe kapanık ve yalıtık, çeşitli korkuların pençesinde, her tür sosyalleşmeden uzak duran varlıklar haline getiren bir “toplumsallıkla” (!) pekiştirme yönündeki politikalar hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Çok mu karamsar?
Yukarıdakileri özellikle karamsar olsun diye sıralamadık. İşaret etmeye çalıştığımız nokta şu: “Kötü senaryolar” ortadadır, masanın hemen üzerindedir, “taslak” olarak işlenmeye ve geliştirilmeye, ardından “uygulanmaya” hazırdır; buna karşılık ortada, en üst soyutlama düzeyindeki beklentiler ve birtakım temenniler dışında “iyi” senaryo yoktur. Esasen, korona ortamının en bariz gerçeklerinden biri de budur: Kötü senaryolar hazırken iyilerinin yazılması ancak toplumsal bir eylemlilikle mümkün olabilecektir.

Korona ortamının en bariz gerçeklerinden biri budur: Kötü senaryolar hazırken iyilerinin yazılması ancak toplumsal bir eylemlilikle mümkün olabilecektir.

İki film: Hangisi daha olası?
“Nükleer savaş sonucu yok olan dünyada arta kalan ve yaşam mücadelesi veren bir avuç insan” gibi henüz uç sayılabilecek örneklere gitmeden ve elbette “böyle olacak” diye değil “görece hangisine daha çok benzeyecek” yaklaşımıyla iki “piyasa filminden” örnek vermek istiyoruz.
Bu filmlerden ilki, George A. Romero’nun 2005 yapımı “Ölüler Ülkesi”dir. Hayli belirgin sınıfsal göndermeler de içeren bu “dehşet filminde” düzen, kendisini duvarlarla korunan ve dış çevreden yalıtılmış bir refah kentine hapsetmiştir. Bu kenti çevreleyen geniş alan ise yaşayan ölülerle (zombi), yani düzenin düşmanlarıyla doludur.
İkincisi ise John Carpenter’ın “New York’tan Kaçış”ıdır (1981). Burada durum, ilkinin tersidir. Bu kez düzen, kendi düşmanlarına, ipten kazıktan kurtulmuş kişilere, çıkışı olmamak üzere dar bir alanı (Manhattan) tahsis etmiştir. Manhattan dışında kalan koskoca bir coğrafyada ise “huzur ve sükûn” hüküm sürmektedir.
Tekrar ediyoruz: Konumuz, bunlardan hangisinin olacağı değil, hangisinin geleceğin dünyasını yansıtma açısından görece daha fazla ipucu verdiğidir.
Soru bu olunca, tercihimiz ilkinden, yani Romero’nun filminden yanadır.
Karşı hareket, muhalefet, sınıf mücadelesi ve halk “iyi” senaryoyu ayaklarıyla yazmadığı sürece kapitalizm, yaşamakta olduğu kriz ve özellikle pandemi sonrası düzenlemelerle toplumun eskisine göre daha geniş bir kesimini, Marx’ın terimiyle “göreli artık nüfus” durumuna getirecektir. Genç işsizleriyle, “prekaryasıyla”, ancak gelip geçici işlerde çalışabilenleriyle, “esnek istihdam” modellerine tabi olanlarıyla, otomasyon sonucu işlerini yitirenleriyle, göçmenleriyle, mültecileriyle, sığınmacılarıyla…
Böylesi niceliğe sahip bir “insanlığın”, Carpenter’ın filminde olduğu gibi yalıtık bir adaya tıkıştırılması mümkün değildir; buna karşılık Romero’nun görece daha yakın görünen olasılığı da, kapitalizmin, vazgeçilmezlerinden biri olarak mekâna egemenliğinden ödün vermesi ve çok boyutlu, kaotik özellikler taşıyan toplumsal patlamalar anlamına gelecektir.

Toparlama
Söyleyeceklerimizi tamamlamadan bir noktayı vurgulayalım: Bu yazıda çizilen karamsar yakın gelecek tablosuna iki türlü itiraz yöneltilebilir: Birincisinde, “iyi senaryo” olasılığını es geçtiğimiz, bugün giderek birikmekte olan anti-kapitalist, köklü değişimden yana tepkilerin, toplumsal muhalefet potansiyelinin başka şeylere işaret ettiği söylenebilir. Böyle bir eleştiriye kabule, peşin hükümsüz tartışmaya hazırız.
İkincisinde ise, kapitalizmin her şeye rağmen bir aklı olduğu, kendi içine dönük düzenlemeler, hatta topyekûn bir yeniden yapılanmayla işlerin geri dönülmez noktalara gitmesine izin vermeyeceği ileri sürülebilir. İşte bu itirazı ya da eleştiriyi kabul etmeye hiç de hazır olmadığımızı açıkça söyleyelim.
Bir üretim tarzı olarak kapitalizmin toplumun nasıl yönetileceğine, krizlerin nasıl aşılacağına, istikrarın nasıl sağlanacağına ilişkin “aklı” yoktur. Akıl, olsa olsa kapitalizmin ekonomistlerine, siyasetçilerine, toplumbilimcilerine, ideologlarına vb. atfedilebilir. Gelgelelim, bu kesimin aklının işaret ettiklerinin yapılabilirliği ise, kapitalizmin kendi yapısı ya da doğası tarafından sınırlandırılmıştır.
“Akıl” diyelim ki küreselleşmeden geri basılmasını, kamu kesiminin ağırlığının artırılmasını, refah devleti modelinin yeniden canlandırılmasını, vergi politikalarının değiştirilmesini vb. öngörüyor…
Kapitalizmin yaklaşık son 40-50 yılına damga vuran yeniden yapılanmanın bunları bünyesine alması mümkün değildir.