Ana sayfa 195. Sayı Çehov’u nasıl bilirsiniz?

Çehov’u nasıl bilirsiniz?

165
PAYLAŞ

Özer Or

Adını ilk kez ne zaman duyduğumdan emin değilim. Gözüm sık sık misafiri olduğum teyzemin kitaplığından aşinaydı. Sosyal Yayınlar’ın bastığı kırmızı, şık ciltli Rus klasikleri setinin oldukça hacimli birkaçını oluşturuyordu öyküleri. Kapağında Toplu Eserleri yazan, I, II, III, IV… diye devam eden kalın ciltler 14 yaşımdaki okurluğuma cazip görünmemiş olacak ki romanlardan başlamıştım okumaya. Oradan buradan kulağıma çalınan büyük yazarların, en bilinen romanlarından: Suç ve Ceza, Paris Düşerken, Uyandırılmış Toprak, Oblomov ve diğerleri. Çehov’a sıra ancak birkaç yıl sonra gelebildi. Üniversite sınavına hazırlanmam gereken dönemde romanların ayartıcı etkisinden uzak kalabilmek için bir süreliğine perhiz yapmaya, yalnızca öykü okumaya karar vermiştim. O kış birkaç ay boyunca ağır aksak ilerleyerek Çehov’un öykülerinin çoğunu okuduğumu sanıyorum. Edebiyatta Aziz Nesin’in, Rıfat Ilgaz’ın, Muzaffer İzgü’nün abartılı güldürülerinden başka mizah pek bilmediğimden Çehov’un öyküleri çok farklı gelmişti başlarda. Okudukça fark ettim hepsinin mizah da sayılamayacağını. Sonraları daha sık karşılaştık. Oyunlarını okuduğum az yazar vardır. Biri Çehov. Daha ilk karşılaşmada bir jestten, bir sözden karşısındakinin en özel yanını yakalayan insanlardan biri olduğunu düşünürüm hep. Onlardan saklanamazsınız ama bu sizi ürkütmez, tedirgin etmez. Benim gözümde “insan sarrafı” Çehov’un ta kendisidir. Okurunu bile tanır sanki. Çehov okurken, seyrederken hep böyle hissettim. Ben onun anlattığı dünyaya bakarken o da beni izliyor, neyi, nasıl, ne kadar anladığımı tahmin etmeye çalışıyor sanki.
Yazarı bu kadar yakınımda hissettiğim zaman ben de onun hayatına yakından bakmak isterim. Biyografisine, anılarına, hakkında yazılanlara da yaklaşmaya çalışırım. Şimdi elimde bir kitap var. Bir “Çehov kitabı”. Tam adını vermek gerekirse Çağdaşlarının Anılarıyla Anton Pavloviç Çehov. Yılın başında İletişim Yayınları’ndan Mehmet Özgül çevirisiyle yayımlandı. Tomris Uyar “dünya edebiyatından geçen bir kuyruklu yıldızdır” diyordu onun için. Öykünün ne olduğu üzerine de çok kalem oynatmış bir öykü yazarının böyle andığı Çehov’un kendi toprağında bıraktığı izleri merak etmemek mümkün mü? Konu Çehov olduğu için merak uyandırması bir yana, çok güzel yazılmış anılar bir arada bu derlemede. Daha küçük yaşlarda çok kalabalık bir ailenin oğlu olarak yaptığı muzipliklerden, tıp öğrenciliğine, ilk öykülerinin yayımlandığı, oyun yazarı olarak ün kazandığı yıllardan, ölümcül hastalığıyla boğuştuğu son günlerine kadar yaşamının çeşitli kesitleri o dönemde kendisine en yakın olanlar tarafından anlatılıyor. Anlatıcılar arasında küçük kardeşi Mihail Pavloviç Çehov da var, yönetmen Stanislavski de, Gorki de. Ayrıca Türkçede adına daha az aşina olduğumuz başka Rus yazarlar, sanat ve edebiyat çevresinden dostları, tıp fakültesinden arkadaşları.
Aynı kişiden bahsetseler de tabii olarak herkes kendi Çehov’unu anlatıyor. Kimi çok kişisel yakınlıklarını, özel hayatını konu edinirken, örneğin Gorki Rusya’nın ve Rus toplumunun büyük meseleleri üzerine tartışmalarından da bahsediyor. Güzel anılara kısa değiniler derlemesi değil bu kitap. 50 sayfa boyunca süren uzun kayıtlar, değerlendirmeler var. Kendisiyle kurulan yakınlığa göre anlatılan Çehov’un yüzü de değişiyor. Esprili kişiliğinin yanında taviz vermediği hassasiyetleri, çok yerde göze çarpan dost canlılığı ve nezaketine rağmen gösterişçiliğe, ciddiyetsizliğe, ahmaklığa karşı tahammülsüz yaklaşımı.
Görebildiğim kadarıyla Çehov, eseri için yaşayan çoğu sanatçıya benzer özelliklerinin yanında, yakınlarına, dostlarına bağlı, sohbet etmekten özel bir keyif alan, aynı zamanda iyi bir hekim olmaya çalışan, sanatının zirvesindeyken dahi mesleğine dair ilgisini, merakını da hiç kaybetmemiş, tutkulu bir insanmış gündelik hayatında. Toplamı 450 sayfaya yaklaşan bu anıların arasına bazen dedikodular, ufak tefek karalamalar da karışıyor ister istemez. Belki ifade etmeye cesaret edemediği kendi düşüncelerini Çehov’a söyletenler bile vardır. Ona sokulmaya niyeti olan için önemi yok bunların. İnsan en yakın dostunu olduğu gibi anlayabiliyor mu ki başkalarına çarpıtmadan anlatabilsin?