Ana sayfa 202. Sayı Belgesel hikâye yazarı olarak Emin Karaca

Belgesel hikâye yazarı olarak Emin Karaca

110

“Araştırmacı yazar” dendiğinde ilk aklıma gelen isimlerden biri Emin Karaca. Bir yazar için erken sayılabilecek yaşta, Covid-19 nedeniyle yaşamını yitireli yaklaşık iki hafta oluyor. Açıkçası salgının bu boyutunu pek hesaba kattığımı söyleyemem. Sürekli vurgulanıyor, tablolarda, grafiklerde sayı veya oran olarak gördüğümüz kayıpların hepsi bir insanın hayatı. Her birinin ayrı hikâyesi, yakınları, dostları, sevenleri var. Fakat bir de Emin Karaca gibi yazdıklarıyla çok uzak hayatlara da temas etmiş, bizi pek çok insanın bilmediğimiz yanlarıyla tanıştırmış olanların kaybı var ki kendi çevresini aştığı için geride bıraktığı boşluk büyük.
Hafızamı yokladığımda Emin Karaca’nın adını ilk kez lise yıllarımda, sevdiğim bir arkadaşımdan duyduğumu hatırlıyorum. Kitap fuarı benzeri bir etkinlikten bahsederken “Emin Karaca da vardı, Nazım’ın Aşkları kitabını aldım,” demişti. Ne yalan söylemeli, isimleri aklımda kalmış olmasına rağmen kitap da yazarı da peşine düşeceğim kadar ilgimi çekmemişti. Birkaç yıl sonra, Attilâ İlhan’ın sık andığı Mustafa Börklüce, Hasan Tanrıkut, Esat Adil Müstecaplıoğlu gibi adların, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde kimi gerçek adıyla, kimi başka adlarla karşıma çıkan hayatların tarihi merakımı uyandırırken yine çok sevdiğim bir başka dostum kısa süre önce okuduğu Eski Tüfeklerin Sonbaharı ile tanıştırmıştı beni. Mihri Belli, Sevim Belli, Vedat Türkali, Rasih Nuri İleri gibi yeni yeni aşina olduğumuz isimlerin bizzat yaşadıklarına, tanıklıklarına dair anlattıkları etkileyiciydi. Onların anlattıklarının yanına Şahap Bakırsan’ın, Şaban Ormanlar’ın, TKP’nin diğer önde gelenlerinin anıları da ekleniyordu. Emin Karaca eski tüfekleri konuşturdukça Mehmet Ali Aybar, Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, Kerim Sadi, Hikmet Kıvılcımlı daha bir ete kemiğe bürünüyordu sanki zihnimizde.
Uğur Mumcu’nun deyimiyle “cadı kazanı” 40’lı yılların karanlık, güvensiz ortamında TKP’nin desantralizasyonu, savaş sonrası legal siyaseti başlatma başlatma ve örgütlenme çabaları, İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin faaliyetleri, Nâzım Hikmet’i kurtarma kampanyası, Çiçek Palas olayı, tevkifatlar, polis takipleri, tasfiyeler, suçlamalar, hepsi vardı anılarda. Emin Karaca’nın doğru isimlere, doğru sorular yönelterek anlattırdıkları etkileyici olmasına rağmen o yarı mistik tarihi efsaneleştirmiyor, deyim yerindeyse insan ölçeğine çekerek anlaşılabilir kılıyordu. Yirmili yaşların heyecanıyla çevremizdeki hemen herkes Deniz Gezmiş’le, Mahir Çayan’la, 68’lilerle ilgili hikâyeler anlatır, onların sözlerinden, yazılarından esinlenir, örnekler verirdi. Bizse Emin Karaca’nın kitabı ve daha birkaç kitabın birlikte açtığı zaman tünelinden geçerek başka bir zamana ışınlanmış gibiydik. 60’ların ortamından uzaklaşıp 50’lerin, 40’ların hatta 20’lerin tartışmalarıyla daha yakından ilgilenir olmuştuk. Kurtuluş Kayalı yeri geldikçe Türkiye’nin tarihine ve toplumsal yapısına dair 60’ların önemli tartışmalarının kökenlerinin 40’lı yıllara uzandığına işaret eder. 40’lı yıllara ve öncesine uzanmak siyasala ilgimizi toplumsala ve tarihsele doğru genişletmişti.
Emin Karaca yıllar sonra başka bir kitabıyla, Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil ile çıktı karşıma. Bir biyografi gibi görünse de söz konusu hayat bir entelektüel, yayıncı ve siyasi liderinki olunca ister istemez kısmen siyasi tarihe, Türkiye’de sosyalizm tarihinden bir kesite de ışık tutuyordu. Esat Adil’in genç bir Kuvayı Milliyeci olarak başlayan siyasal yaşamı sosyalizmin öncülüğüne evriliyor, yayıncılık ve parti liderliğiyle sürüyordu. Eski Tüfeklerin Sonbaharı’nda bahsedilen bazı olaylar ve daha fazlası bu kez Karaca tarafından titiz bir tarihçi dikkatiyle aydınlatılmaya çalışılıyordu. Döneme ve olaylara merakımı uyandıran Attilâ İlhan’ın, arkadaşları Hasan Tanrıkut ve Mustafa Börklüce ile birlikte TSP’nin kapatılması davasında kafa karıştırıcı ifade ve tutumlarıyla karşılaşmak bir başka sürpriz olmuştu. Esat Adil’in kaleme aldığı yazıların bir kısmını da içeren bu kitap az belgeli, az tanıklı bir dönemin üzerindeki sis perdesini aralamaya çalıştığı için Emin Karaca’nın Türkiye sosyalizm tarihine de önemli katkısıdır.
Emin Karaca’nın bambaşka bir konuda iki kitabı daha var kitaplığımda. Tanzimattan 1950’ye, 1950’den 2010’lara kadar Türk Edebiyatında kavgaları ele aldığı bağımsız iki cilt. Bir bardak suda koparılan fırtınaların, birbirinin boğazına sarılmaların, tekme tokat dövüşmelerin yanında son derece ölçülü ve ciddi tartışmalar da titizlikle inceleniyor. Örneğin, Orhan Kemal’in romanları vesilesiyle Mehmet Fuat’ın başlattığı ve Melih Cevdet Anday, Can Yücel, Tarık Buğra’nın katılmasıyla büyüyen “köylü şivesi”nin yazılı dilde kullanımıyla ilgili tartışma dikkat çeken başlıklardan biri. Bir diğeri Kemal Tahir’in Türkiye’de toprak reformu üzerine bir soruşturmaya verdiği yanıtlar üzerine Fethi Naci öncülüğünde dönemin bazı isimleri tarafından Tahir’e karşı başlatılan ve ölümüne dek sürdürülen “savaş”. Dönemin farklı dergilerinde, gazete köşelerinde yıllara yayılan tartışmaların izini sürmek, okurun önüne getirmek iğneyle kuyu kazmak gibi bir iş olsa gerek.
Emin Karaca’yla tanışmak, onun kalemini kullanarak unutulmasına izin vermediği kişilerle, hayatlarla tanışmayı beraberinde getiriyor. “Bütün bu yazdıklarımla yetinmeyip, ‘biz de filan zaman, falanca ile filan meseleden kapışmamış mıydık?’ diye soracak olanlar da üzülmesin. Nasıl olsa birileri de o tartışmaları bulup çıkarır,” diyor Karaca 2019 Kasım’ında kitabını okuruna takdim ederken. Birileri çıkarır çıkarmasına da, Emin Karaca gibi belgeleyip kurgulayabilir mi, orası bilinmez. Ayrıca okurları böyle hikâyeleri ondan dinlemeye alışmıştı.