Ana sayfa 202. Sayı Sadeliğin Sokulganlığı

Sadeliğin Sokulganlığı

93

2020’nin bitişiyle insanlık için küçük, bizim hane için büyük bir gelişmenin de farkına vardık: Küçük sahil kasabasında bir yılı devirdik. Cümbür cemaat. Üç kedi, bir köpek, iki insan; harala gürele.
Büyükşehirde yaşayan çoğu yaşıtımız gibi biz de uzun zamandır küçük bir yere yerleşme, bizi daha mutlu edecek yeni bir düzene kavuşma hayalleri kuruyorduk. Ancak bunlar günü şenlendiren, düşüncesiyle heyecanlandığımız ancak harekete geçmek konusunda hep büyük bir tereddüt yaşadığımız hayallerdi. Bağlar, alışkanlıklar, iş koşulları, büyük kentin kendine has cazibesi. Açıkçası ben on yıllar boyu bunun bir hayal olarak demlenmesiyle yetinip İstanbul’da yaşamaya devam edeceğimizi öngörüyordum.
Ama birden, son derece plansız bir şekilde topladık her şeyi, attık kendimizi kasabaya. Kaçar gibi. Sanırım gerçekten kaçıyorduk. İçimize çöken mutsuzluktan, kentin üstümüze attığı o ağır battaniyeden, hiçbir şeyi değiştirememenin yaşamın toprağını çamurlaştırmasından.
Ve bir yılın ardından, bunun aldığımız en iyi kararlardan biri olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. İnsan içindeyken pek fark edemiyor. Büyükşehrin ağırlığı, kasveti, yüreğe çöken kalabalığı… Ne kadar yoruyormuş bizi. Ne kadar kısıtlıyormuş hareketlerimizi, zamanımızı. O ağırlık üstümüzden kalkınca zaman esnekleşti, adeta genişledi. Korktuğumuzun aksine, yaşamın olanakları, ödülleri arttı – sadeliğin sokulganlığıyla sarmalandık adeta.
Evet, elbette eşe dosta özlem arttı. Ancak özlem benim sevdiğim bir duygudur; sağlam bağların varlığına işaret eder. Korkulacak olan özlem duyamamaktır benim için. Özlemle yaşanabilir ama özlenecek biri yoksa insanın hayatında… İşte, o ıssızlıktır.
Yüreğe ıssızlık salmayan küçük sahil kasabamızdan sevgilerle…

***

Ocak ayının bana en güzel hediyelerinden biri kuşkusuz Enstitü oldu.
Stephan King’le geçmişimiz ta çocukluğuma uzanır. Bizim eve popüler kitap pek girmezdi, genel olarak popüler kültür hanede hoş karşılanmazdı. Ama her nasılsa Stephan King bu engeli aşmıştı; bizimkiler, söz konusu King olunca kuralları esnetmişti. Katı otoritenin onayından geçtiği için mi King’i bu kadar sevdiğimi sık sık düşünürüm. Belki sırf bu onaydı beni onun kitaplarını özel bulmaya iten, kim bilir. Ama hâlâ Stephan King kitaplarının, uyarlamalarının yeri benim için özeldir. Çabucak kaptırırım kendimi sözcüklerine, kurgunun beşiği beni kendine çağırır durur. Oburca okurum, bir elmanın kütür kütür tadını alırım sayfalarca. Ve tuhaftır, King hikâyeleri içimi yumuşatır hep. Kırılgan bir şeyi, paslanmış bir saflığı uyandırır yeniden ve yeniden. Çocukluğumdan bu yana. Yazdıklarının gerilimine karşın bende asıl beslediği çok alışık olmadığım türde bir sevecenliktir.
Ne mutlu ki Enstitü de hayal kırıklığına uğratmadı. Çocukluğumun efsanesi bitmemiş. Beni, kitabı elimden bırakamayacak kadar esir alırken içimde yine o sevecenliği, acımayı uyandırdı. Gözümü kapatınca karakterler canlandı, konuştu benimle.
Eh, sadeliğin sokulganlığı…
Doğanay Banu Pinter’in çevirisi gayet akıcı ve titiz; gözüme birkaç düzeltme çarpsa da bu kadar hacimli bir kitapta gayet anlaşılabilir.

***

Ama elbette hayal kırıklıkları da yaşıyor insan… Bu kaçınılmaz. Mesela Kitapları Kurtaran Kedi… Bilemiyorum, bana içinde kedi olan her şey illaki güzel olacak gibi gelir. Hele bir kedi kitapları kurtarıyorsa elbette benim damak tadıma göredir. Böyle düşünmüştüm. Yanılmışım.
Öncelikle söylemeliyim: Kitapları Kurtaran Kedi okunmayacak bir kitap değil, kendince bir zarafeti ve sözü var. Ama… ama didaktik bir yanı da var ki bu fantastik türde bence en çok kaçınılması gereken şey. Kitaplar kıymetli, evet, aksini düşünsem bunca söz niye? Ama bunu kör gözüm parmağına ortaya dökmenin hayal gücüyle pek ilgisi yok.
H. Can Erkin’in çevirisi gerçekten güzel, dili çok zarif ama editörel çalışma aceleye gelmiş gibi; hemen her sayfada kılçıklı bir ya da iki cümle karşıma çıktı. Belki daha özenli bir işçilikle, daha akıcı ve çekici hale gelebilirdi.
Kitabı bitiremeden kedilerime bıraktım, umarım onlar kurtarılması gerekeni kurtarır. En azından şimdilik, ben kitabı yeniden elime alana dek…

***

 Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler’i okuyorum bir süredir. Yudum yudum. O bağı hissetmeye çalışarak. Her satırını sindirerek. Dokunarak, duyumsayarak. Bülent Şık insanlığın içine olduğu büyük krizi hem toplumsal hem ekolojik yanıyla ele alarak çok bütünsel bir şekilde ortaya koyuyor. Dili, böyle trajik sorunları ele alırken bile davetkâr. Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler, yarattığımız krizi bilimsel açıdan serimlemesinden öte yeryüzüyle, tüm dirimle olan bağımızı vurgulaması açısından da çok önemli. Bu kaybettiğimiz, kaybettikçe zedelediğimiz bir bağ. Bütünün parçası olduğumuzu görmedikçe ne toplumsal krize bir dur diyebiliriz ne gezegenin ölümcül yaralar almasına.
“İnsanın insana yönelik kıyıcılığıyla doğaya yönelik kıyıcılığı birbirinden besleniyor.”

***

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
Sadeliğin sokulganlığı içinizden eksilmesin.

Enstitü, Stephan King, Çev. Doğanay Banu Pinter, Altın Kitaplar, Ocak 2021, 615 s.
Kitapları Kurtaran Kedi, Sosuke Natsukawa, Çev. H. Can Erkin, Turkuvaz Kitap, Ekim 2020, 207 s.
Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler, Bülent Şık, Doğan Kitap, Eylül 2020, 304 s.