Ana sayfa 204. Sayı Dersimiz etoloji, öğretmenlerimiz balıklar ve arılar

Dersimiz etoloji, öğretmenlerimiz balıklar ve arılar

98

Vazgeçmeyeceğiz araştırmaktan
Ve tüm araştırmalarımızın sonunda
Başladığımız noktaya varacağız
Ve ilk defa tanıyacağız orayı
(T. S. Eliot, Four Quartets)

 Okuyacağınız yazıyı yazarken bir haber gördüm. Bir kadın, hamile bir kediyi darp ediyordu. İfadesi alınan kadın, “Sonuçta bir insana vurmadım, hayvana vurdum. Bunun suç olduğunu bilmiyordum” demişti. Çoğu yorum böylesi davranışlara sahip kişilerin akli dengesinin yerinde olmadığı yönünde.  Mental sağlık konusunu uzmanlarına bırakarak, sizi, sorunun en temeline doğru bir fikir yolculuğuna çıkarmak istiyorum. Hayvanlara üzerinde hak talep edebileceğimiz nesneler, doğaya tahrip etmekte alabildiğine özgür olduğumuz üç beş ağaç olarak bakmamızın nedeni nedir? Doğa ve bileşeni olan canlılar bizim için ne anlama geliyor? Öğretilerin, sistemsel ezberlerin ve çeşitli dayatmaların peşine takılıp, “kötü ve moda olan bir felsefenin”1 savunucuları mıyız? Yoksa “düşünce tarihi ve onun başarıları ile yakınlık kurmuş teorik düşünceyi”1 ve bilim yoluyla öğrendiğimiz bilgiyi mi savunuyoruz? Üçüncü bir seçenek olarak görüş belirtmemek de mümkün elbette, ne kadar mümkünse…
Doğayı anlamak öylesine titizlik gerektiren bir konudur ki, doğa gerçeği olan evrimi gözler önüne seren Darwin, yaptığı gözlemlerle yetinmemiş, durmadan çalışmış, düşünmüş, denemiş, yanılmış, yeniden denemiş ve Türlerin Kökeni kitabını ilk gözlemlerinden 20 yıl sonra baskıya göndermiştir. Çünkü öncelikle doğaya dair fikirlerimiz bilimsel gerçeklerle örtüşmelidir. Peki, durup bir düşündüğümüzde, küçük yaşlardan beri aldığımız eğitimde doğa nerede duruyor? Kendi deneyimimden yola çıkarak ifade edebilirim ki, hiçbir yerde! Doğa katliamlarına sessiz kalışımızın, yaşam hakkının her bir canlı için geçerli olduğunu fark etmememizin, insanı üstün bir canlı gibi görmemizin temelinde büyük oranda bu durum bulunuyor. Doğa hakkında hiçbir düşünsel üretimi olmayan insanların hazırladığı “evrimsiz” müfredatlarla, kara tahtaya yazılan kapkaranlık cümlelerle, akıllı tahtalara yansıtılan düşünmeye, tartışmaya teşvik etmekten uzak ezberlerle geçiyor eğitim sürecimiz. Doğayı parçası olduğumuz bir bütün olarak görmek şöyle dursun, ne bildiğini –aslında ne bilmediğini- bile bilmeyen “eğitimli” insanlar oluyoruz. Üniversite eğitimimiz, üstelik doğa bilimlerini konu alan bölümlerimizde, tek bir saha araştırması yapmadan, canlıları mekânında gözlemlemeden, sadece bir ders saati bile doğa bilgisi almadan geçiyor. Şanslıysanız, bir iki dönemlik derslerde üç beş ezber cümleden payınıza düşeni de alabilirsiniz. Size ne mutlu!
Üniversitede henüz çok yeniyken ve tüm bunlar kafamı kurcalamaktayken bir kitap okumaya başladım. “Fizik okuyorsunuz; içinizde bu suyun debisini ölçen var mı? Bu ders sizi ölçmeye, tartmaya götürmüyorsa niçin okuyorsunuz? Fizik sadece yasaları ezberlemek değildir” yazıyor Unutulmaz Köy Enstitüleri2 kitabında. Fakir Baykurt, doğa bilgisi için de geçerli olabilecek şu cümleyi kullanıyor kitapta: “Bilgili olmak; düşünebilmenin, bilinçlenmenin, soru sormanın, eleştiri yapabilmenin, tartışabilmenin, hak isteyebilmenin, geçmiş yüzyılın örümcekli, afyonlu düşüncelerinden sıyrılabilmenin ilk adımı…”
Bu tekil örneğin ardından doğa bilgisiyle ilgili ikinci önemli etmene değinmek gerek. Bilim, doğa gerçekleriyle örtüşmelidir. Bilim, özellikle günümüzde inanılmaz bir hızda çıktı üretebilen disiplinler bütünüdür. Geçmişine dönüp baktığımızda doğa ile örtüşmeyen savlar ortaya atmış düşünürleri, biliminsanlarını görebiliriz. Bir tür yanlışlama silsilesi içinde parlayan doğa gerçekleri, o karmakarışık yumağın içinden çekilip çıkarılıyor er ya da geç. Elbette düşünürleri, biliminsanlarını ağır eleştirilerimiz altında ezmeden önce bulundukları dönemin bilimsel bilgi birikimini de göz önüne almak gerekiyor. Metis Yayınları’nın Bilim koleksiyonundan çıkan iki kitap, Arıların Bildikleri ve Dünyamızdaki Yaşam İçin Önemleri ile Balıkların Bildikleri: Sualtında Yaşayan Kuzenlerimizin İç Dünyaları, doğa gerçekleri ile örtüşmek zorunda olan ve belki de doğa gerçeklerine en yakın konumdaki bilim alanını, etolojiyi (hayvan davranış bilimi) konu ediyor.
Etolog Jonathan Balcombe, Balıkların Bildikleri kitabında balıkların gördükleri, işittikleri, balıklarda bilinç, balıklarda plan yapma ve sosyal hayat gibi başlıkları işliyor. Ekolojik önemini, yeryüzündeki tarihini, evrimini bilmeden, yazarın ifadesiyle “üzerinde çok düşünmeden ‘balık’ dediğimiz” canlıların çeşitliliği oldukça yüksektir. “Bütün memeli, kuş, sürüngen ve amfibi türlerinin toplamından daha yüksek” bir çeşitliliktir bu. Aslında günümüz balıkları da kendi içinde iki gruba ayrılır: Kemikli balıklar ve kıkırdaklı balıklar. Bu ayrım düşündüğümüzden daha önemlidir: “Kemikli balıklarla kıkırdaklı balıklar arasındaki evrimsel farklar, en az memelilerle kuşlar arasındaki farklar kadar belirgindir. Sözgelimi tonbalığı, aslında, köpekbalığına nazaran insanla daha yakın akrabadır.”
Etoloji, evrimsel biyoloji ile yakın ilişkili olmanın ötesinde, iç içedir. Özellikle de canlı davranışlarının belirli bir süreç içerisindeki değişimi söz konusunda olduğunda açmaya çalıştığımız her kapının anahtarı evrimdir: “Balığa benzeyen ilk canlılar günümüzden 530 milyon yıl kadar önce Kambriyen Dönem’de ortaya çıktı… Balıkların evriminde çığır açan olay, yaklaşık 90 milyon yıl sonra, yani Silüryen Dönem’de çenelerinin oluşmasıydı. Çeneye sahip olmak bu öncü omurgalıların yiyecekleri kavrayıp koparabilmelerini ve kafalarını uzatıp avlarını kuvvetle emerek ağızlarına çekebilmelerini sağladı, ki bu da akşam yemeği menüsünü genişletti.”
“Evrim gelişmişlik düzeyini kaçınılmaz olarak yükseltmediği gibi, bir mükemmelleştirme süreci de değildir.” Balcombe, dikkat çektiği bu noktada, evrim süreci ile ilgili yanlış bir kanıyı da düzeltme gayretinde. Evrimin düşünsel tarihinde bazı bilimciler canlılar arasındaki etkileşimleri göz ardı etmiş, değişmezlik savunusu üzerinden bazı ağaçlar çıkarmış ve insanın canlılardan en mükemmeli olduğunu iddia etmiştir. En temel örneği Aristoteles’in scala naturae’sidir (Büyük Varoluş Zinciri). Evrimsel analizlerle oluşturulan yaşam ağacı ise canlıların mükemmellik düzeyini göstermez, canlılar arasındaki ilişkiyi gözler önüne serer.
Canlılar arasındaki ilişkiler, çevre-canlı etkileşimi (aslında gen-çevre-organizma etkileşimi2) gibi konuları da değerlendiren etoloji temel bir soruyu da gündemine alır: Duyular konusunda ne biliyoruz? Balcombe kitabında bu soruları tek tek kapsamlı başlıklar halinde ele alıyor: “Balıkların görsel becerileri o çağlardan bu yana bizimkinden çok daha fazla evrim geçirdi. Örneğin günümüzde yaşayan kemikli balıklardan çoğu tetrakromatiktir, yani renkleri bizden daha canlı görürler.” “Balıklar renkli görmeyi icat ettikleri gibi muhtemelen işitmeyi de icat etmiştir. Balıkların sessiz olduğuna yönelik yaygın varsayıma rağmen, aslında diğer omurgalı hayvan gruplarına kıyasla daha çok ses üretme yöntemine sahiptirler.” “… balıklar iyi bir koku alma duyusuna sahiptir. Yiyecek ve eş bulmak, tehlikeyi tespit etmek ve evlerine dönmek için kimyasal ipuçlarından faydalanırlar.” Peki, balıkların oynadıkları oyunlar, balıkların duyguları, balıklarda zekâ ve plan yapma, sosyal hayat, işbirliği ve demokrasi gibi konularda neler biliyoruz? “Balık” deyip geçemeyeceğimiz kadar çok şey!
Kitapta belirtildiği gibi tüm omurgalıların yüzde 60’ını balıklar oluşturmaktadır. Peki ya omurgasızlar? Omurgasızların çok büyük bir kısmını böcekler oluşturur. Arıların Bildikleri kitabı, ekolojik önemi yüksek olan bu gerçek sosyal (ösosyal) böceklere, arılara odaklanıyor: “İnsanların yediği her üç lokmadan birini arıların temin ettiği sık sık söylenir, ama varlığımızı borçlu olduğumuz diğer birçok doğa harikası gibi arılara da yeterince dikkat göstermiyoruz.”
Arıların yok oluşu ile ilgili mutlaka bir şeyler duymuşuzdur; sonrasında ne yaptığımız ise arıları ne kadar tanıdığımıza ve arıların bildiklerini ne kadar umursadığımıza bağlı: “Arıcıların ‘Koloni Çöküş Sendromu’nun ilk belirtilerini bildirdikleri 2006’dan bu yana, milyonlarca evcil balarısı yok oldu. Araştırmacılar toplu ölümlerin tarım ilaçlarından parazitlere kadar bir sürü nedeni olduğuna, birçok vahşi türde keskin düşüşler yaşandığına dikkat çekiyor. … konuya ilişkin farkındalık muhtemelen hiç olmadığı kadar yüksek seviyelere ulaştı. Peki ama şöyle bir durup düşündüğümüzde, arılar hakkında gerçekten ne biliyoruz?”
“İçinde kendi türümüzün de evrildiği doğal dünyanın şekillenmesine arılar yardım etmiştir; hikâyemiz sık sık onların hikâyesi ile kesişir… Arıların hikâyesi biyoloji ile başlar, ama bize kendimiz hakkında bir şeyler de söyler.” Arıların hikâyesi yeryüzündeki neredeyse tüm canlıların hikâyesi ile kesişir. Bu minik canlıların ilk formlarının dönemi, henüz çiçeklerin olmadığı, sadece çayırlarla kaplı bir yeryüzünün bulunduğu dönemdi. Dolayısıyla arıların ataları ilk etapta ölü hayvan parçalarıyla beslendiler. Arıların tarihine beslenme açısından bakıldığında, hayvan parçalarından polenlere doğru bir geçiş görülür. Arıların “vejetaryenliğe geçiş” süreci hakkında fazlaca bilgiye sahip değiliz, bilgi düzeyimizin yükselmesi için daha fazla fosil kalıntısına ihtiyaç var.
Arı görüşü çok farklıdır, arılar ultraviyole ışığı algılayabilir: “Arının dünya görüşünü, yaşamak için ihtiyaç duyduğu çiçeklere yönelik hiç bitmeyen bir arayış şekillendirir.” Arıların ultraviyole ışık ile alakaları sadece görüş konusunda değildir. Arı bedenlerinde bulunan ve genellikle uyarı sinyali olan renkler ultraviyole tonlardadır. Bu renkler türleri ve eşleri tanımak için de önemlidir. Arıların ekolojik önemi, görüş yetisi vb. özelliklerinin yanında öne çıkan ve bildikleriyle bize ders vermelerini sağlayan çok önemli kabiliyetleri var: Grup yaşamı, işbölümü ve özgecilik (fedakârlık). Koloni kurma sosyallikle bağlantılıdır, aynı zamanda grup yaşamı içindeki canlılar koloninin savunulması, dolayısıyla hayatta kalma ile ilişkili bir avantaja sahiptir. Bu noktada grup halinde yaşayan canlıların avcı türler tarafından kolaylıkla fark edileceği söylenebilir, ancak grup yaşamının sağladığı avantaj -özellikle de tür devamlılığı açısından- daha fazladır. Arıların çiçeklerle, diğer canlılarla, insanla olan ilişkisi ve arıların geleceği konusunda bilgi edinmek isteyenlerin başvurabileceği kıymetli bir kaynak konumunda Arıların Bildikleri.
Son olarak bu iki kitabın isimleriyle bile reddettiği insanmerkezciliğe değinmek gerek. İnsanmerkezcilik, etolojinin barındıramayacağı bir düşünce biçimidir. Çünkü bilim öznel fikirler ve çıkarımlarla değil, gerçeklerle ilerlemektedir. Bir canlı davranışının temelindeki nokta ise “en zeki”, “en iyi”, “en mükemmel” olmak değil, ihtiyaçlardır. Finali, okuduğum günden beri kitaplığımdaki yerine bırakamadığım, neredeyse benimle bütünleşen bir kitap ile yapmak istiyorum. Yine Metis Yayınları’ndan çıkan bu kitap, yazıda işlediğimiz iki kitabın tamamlayıcısı gibi. Tüm bunların sonucunda bir kere daha durup düşünelim: “Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki Miyiz?” Yazara göre hem evet, hem de koskocaman bir HAYIR!

– Balıkların Bildikleri: Sualtında Yaşayan Kuzenlerimizin İç Dünyaları, Jonathan Balcombe, Metis Yayınları, çev. Elvin Vural, Şubat 2021, s. 303
 – Arıların Bildikleri ve Dünyamızdaki Yaşam İçin Önemleri, Thor Hanson, Metis Yayınları, çev. Kemal Güleç, Kasım 2020, s. 292.

KAYNAKLAR
1) Doğanın Diyalektiği, Friedrich Engels, Sol Yayınları, s. 415.
2) Unutulmaz Köy Enstitüleri, Fakir Baykurt, Literatür Yayınları, s. 173.
3) Üçlü Sarmal: Gen, Organizma, Çevre, Richard Lewontin, çev. Ergi Deniz Özsoy, Say Yayınları, 2013, s.180.