Ana sayfa 207. Sayı O denizler ki ölmeye yattılar…

O denizler ki ölmeye yattılar…

44

Ne zaman yazı başına geçsem kendime aynı şeyi telkinde bulunuyorum: Şikâyet etme Ceren. Söylenme Ceren. Dert dökümüne girişme Ceren. Herkesin sıkıntısı, tasası boyunu aşmış halde, bir de sen sayıp durma Ceren. Sus biraz Ceren. Ayıp.
Olmuyor. Denedim, inanın denedim. Ama olmuyor. Bu ülkede, bu koşullarda mümkün değil. Kusuruma bakmayın lütfen; dertlerin ecesi yine karşınızda.
Müsilaj, deniz salyası. Ne zamandır içim yanıyor bu konuda, ne zamandır iki çift lafım var ama susmaya, bastırmaya çalıştım. Sizler belki bir aydır duyuyorsunuz bu illeti ama biz güzelim sahil kasabamızda aylardır farkındayız; aylardır nedir, ne yapılır, araştırma halindeyiz. Eminim hepiniz bu konuda, Marmara Denizi’nin hali hakkında birçok bilimsel yazı okumuş, benden çok daha yetkin ağızlardan sorunun ne olduğunu, bununla mücadele etmek için neler yapılabileceğini öğrenmişsinizdir.
Ben size gördüğümü anlatayım: Bir deniz ölüyor. Tüm canlılığıyla, tüm verimiyle, tüm renkleriyle ölüyor. Boca ettiğimiz pislikten, aşırı avlanmadan, iklim krizinden; bilimsellikten ve korumacılıktan uzak, günü kurtarmacı uygulamalarımız yüzünden ölüyor. Halının altına süpürdüğümüz pislikten ötürü ölüyor. Ve biz halının altına itelemeye devam ediyoruz çöpümüzü. Şu an hemen herkes Marmara’nın son nefeslerini verdiğinin – belki de ruhunu teslim ettiğinin – farkında ama atıklarımız tam da oraya, zavallı Marmara’ya akmaya devam ediyor. Suyun yüzeyindeki müsilajı topluyorlar – halının altına süpürmek yani. Alınan önlem bu. Bu kadar. Arıtma yolunda bir adım yok. Denizi temizleme yönünde bir adım yok. Ergene’yle ilgili bir adım yok – ah, pardon, olmaz mı: O korkunç pisliğin artık Saros’a basılması düşünülüyormuş, yetmez ama evet, ha! Hâlâ denizin, denizlerimizin canlılığına, kıymetine, kardeşliğine dair bir bilinç yok. Günü kurtaralım: Marmara göze battı, o biraz temizlensin (onu biraz temizler gibi yapalım), o sırada Saros’u öldürürüz. Akıl alır gibi değil.
Üşenmedim, günlerce bu konuda kim ne yazmış, kim ne saçmalamış, okudum. İnanılmaz. Bakınız biri diyor ki: “Kanal İstanbul açılınca o müsilaj Süveyş Kanalı’na akacak, bizim denizimiz temizlenecek.” Bilimsel açıdan 2 + 2 = Armut kıvamında bir açıklama. Kanal İstanbul zaten skandal bir proje, akla bilime uyar yanı yok – her şeyiyle bir rant projesi. Ama haydi, onu da geçtim: Arkadaş tüm denizler bir, gezegenimiz bir. Ölü değil bu sular, ayrı değil, ha birini öldürmüşsün ha diğerini. Sen neden yarattığın pisliğin önünü almak, onu temizlemek yerine kirliliğini başka bir denize kakalamak istiyorsun? Hepsi bizim denizimiz; bu bizim gezegenimiz. Saros da Marmara da Akdeniz de. Kuzey Kutbu da.
Akıl alır gibi değil. Ama tepedeki zihniyet de bu işte. Tam bu.
Müsilaj Marmara’da kalmadı nitekim. Kuzey Ege, Karadeniz ve Saros da aynı dertten hasta şimdi. O güzelim Saros ki zaten Botoş’ın hukuka, doğaya, yaşamın bütün güzelliğine aykırı olarak inşa ettiği, bölge halkının bütün itirazlarına karşın inşa etmeyi sürdürdüğü limanla artık son demlerinde. O Saros ki zaten ölmeye yattı bile.
Akıl alır gibi değil.
Bir hükümet memlekete, doğaya, yaşamın ta kendisine, güzel ve kıymetli olan her şeye nasıl bu kadar düşman olabilir? Nasıl doymadan, yorulmadan böyle hunharca yok edebilir? Nasıl her şeyi, geleceği ve hatta hayalleri betonun içine gömebilir? Nasıl?
Akıl alır gibi değil.

***

Bu ay yıllar önce okuduğum bir kitabı ikinci kez elime aldım; Cadıbostanı Cinayeti. Esra Türkekul – yazdıklarıyla satır satır, hep yaşasın anımızda, aklımızda. Türkekul’un samimiyeti, kara mizahı, Berna’yı acımadan ama sevecenlikle harcayışı yine ele geçirdi beni. Polisiye seviyorsanız, tanıdık mekânlarda, tanıdık bir kahramanla – belki komşunuz, belki en yakın arkadaşınız, belli mi olur – yol almak istiyorsanız tereddütsüz önerebileceğim bir kitap Cadıbostanı Cinayeti. Kuşkusuz bu sürükleyici hikâyeye en büyük lezzeti veren Berna’nın bunca gerçek, bunca candan bir karakter olması; Türkekul’un karakter inşasındaki tutarlılığı ve yalın zarafeti. İçtenliği. Yakınlık ve yalınlık anlatıda zor bir araya gelen nitelikler bana sorarsanız. Türkekul ise bunu doğallıkla, sanki kolayca başarmış; bu yazarın içtenliği olsa gerek. Keşke aramızda kalsaydı, keşke onu daha çok okuyabilseydik…

***

Fikirlerine, beğenilerine çok kıymet verdiğim bir dostum önerdi: Don Kişot’un Dönüşü. Ama kitap beni içine almadı. Olmadı. Çeviren Bülent Ayyıldız; Bülent Bey’i yaptığı işlerden duymuşluğum, bilmişliğim var. Çevirisine dil uzatacak değilim; elbet bir bildiği vardır. Eğer yazar eski İngilizce kullanmış ve Bülent Bey de buna uygun olarak Türkçeye çevirmişse bence gerçekten takdir edilesi bir çalışma. Ama ben metni anlayamıyorum. Her sayfada anlamını bilmediğim, daha önce hiç karşılaşmadığım birkaç eski sözcükle burun buruna geliyorum – ve haliyle o cümleler benim için bulanık kalıyor. Bu da metinle aramda bir soğukluk, bir uzaklık yaratıyor. Anlamadığım sözcüklerle karşılaştıkça bana seslenmekten uzaklaşıyor metin; hikâye beni itiyor adeta. Dahası, söylemesi zor ama kötü hissettiriyor –  insanın okuduğunu anlayamadığını anlaması/kabullenmesi acı verici bir deneyim. Denemekten vazgeçmiş değilim ama Don Kişot bana dönmüyor – şimdilik.

***

Hiç gocunmam, itiraf ederim: şu hayatta ne öğrendiysem yarısını kedilerden öğrendim. Durmayı, harekete geçmeyi, sevmeyi, umursamamayı, susmayı ve dillenmeyi. İstemeyi ve sırtımı dönmeyi – tamam, bu kısmını iyi öğrenememiş olabilirim ama bu kedilerin hatası değil. Gözlemci yapısal kusurlar taşıyordu. Kuşların Felsefesi ise yeni alanlara, yeni rol modellerine kanat açmamı sağladı. Evet, şüphesiz kuşlardan öğreneceğimiz çok şey var. Ancak kitap bir açıdan da beni havada (ve kanatsız) bıraktı; kuşların yaşamına, davranışlarına ve bunların – kestirebildiğimiz – nedenlerine ilişkin daha fazla şey okumak isterdim. Kuşlar iyi ama felsefe kısmı bence biraz yüzeysel kalıyor. Tam da bu yüzden kitap beni doyurmaktan çok açlığa sürükledi. Murat Erşen tertemiz çevirmiş, Domingo ekibi yine pırıl pırıl bir iş çıkarmış, ellerine sağlık.

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Cadıbostanı Cinayeti, Esra Türkekul, Mylos Kitap, 2016, 196 s.
Don Kişot’un Dönüşü, Gilbert Keith Chesterton, Çev. Bülent Ayyıldız, Ketebe Yayınları, 2021, 220 s.
Kuşların Felsefesi, Philippe J. Dubois, Elise Rousseau, Çev. Murat Erşen, Domingo Yayınları, 2021, 159 s.