Ana Sayfa 212.Sayı Bir retorik olarak ‘sağlıklı beslenme’

Bir retorik olarak ‘sağlıklı beslenme’

169

 “Ele verir talkını kendi yutar salkımı”

Dikkat çekici bir artış var; son günlerde son aylarda son yıllarda. Özellikle pandemi ile birlikte süreç hızlanınca ve “gidişatın” yönü belirginleşir ve saklanamaz oldukça… Artışından bahsettiğimiz unsur “sağlıklı beslenme” hakkındaki yayınlar ve ilgili propaganda. Bu kontrolsüz artış kontrol edilemez bir hal alınca onun doğasında var olan aşağılık halin görünür olması engellenemiyor ve daha kötüsü umursanmaz olabiliyor. Örnek mi; çocuk tacizi karşısındaki tiksindirici tutumuyla böyle bir şeyin de var olduğunu gördüğüm dinci faşist bir yayın organı kuru-bayat -belki de küflü- ekmekle nasıl “iyi beslenilebileceğinin” “nasıl lezzetli yemekler yapılabileceğinin” bilgilerini verirken, yıllar önce armada olarak adlandırılan ancak osuruktan teyyare olduğu yeni yeni anlaşılan bir gazetenin, en büyük övünüsü bu ülkedeki birçok kötülüğün babası olan ahretine intikal etmiş bir şahsın özel doktorluğunu yapmış olması olan başyazar ya da başdoktorunun (o bir bilim insanı!) bir botoks düşkünüyle (o bir manken, sunucu; on parmağında on marifet!) pandeminin ilk aylarında televizyonda yayınlanan söyleşide pandemiye karşı dirençli olabilmek için yaptığı beslenme önerilerinin kişi başı maliyeti günlük 300 TL olabiliyor. (Bilmeyenler ya da görmeme konusunda ısrarlı olabilenler için bir anımsatma: bugün itibariyle ülkemizde toplam maaşlıların % 80’ini 3000 TL ve altında aylıkla geçinmeye çalışanlar -asgari ücretliler, emekliler, merdiven altı çalışanlar, ara işlerde çalışanlar vs.- oluşturmakta.)

***

Konu ile ilgili olmak üzere naçizane tezlerimiz ile devam edelim:

1) Sağlıklı beslenme bir retoriktir.

2) Sağlıklı beslenme aç, yoksul ve yoksun sınıflara burjuvazinin, sömürgen sınıfların kalemşor ve -gerektiğinde- silahşorları aracılığıyla yaptığı küstahça bir telkin, öneri ve dayatmadır.

3) Sağlıklı beslenme retoriği, yoksullara açlara ve yoksunlara hiçbir kıymeti -ve lezzeti- olmayan, besinsel değeri kendi tükettiklerine göre ancak solda sıfır olan, aslında insanal olmayan ve aslında gıda olmayan olamayan “şeylerle” sağlıklı-doğru ve iyi beslenebileceği propagandasından başka bir şey değildir. Bu haliyle sağlıklı beslenme bir yanılsamadır.

4) Sağlıklı beslenme bağlamında bilimin ve bilim insanının rolü burjuvazinin/sömürgenlerin ve onların hizmetkârlarının bu dayatmasını meşru kılacak argümanları geliştirmekten ibarettir. Bilim ve öznesi olan bilim insanı bu süreçte egemenin kullanılabilir ve verimli gibi gözükebilen aparatıdır.

5) Sağlıklı beslenme insanın yeryüzündeki her besin maddesine dilediğince ulaşabilmesi, dilediğince ve yeterince tüketebilmesinden başka bir şey değildir.

***

Et insan için temel gıda maddelerinin en başında gelir; kırmızı olanından söz ediyorum. Kırmızı et. İnancım odur ki “uygarlık” -niteliği tartışılmaksızın- et olmadan gerçekleşebilecek ya da kendisi üretebilecek ve sürdürebilecek bir “durum” değildir.
Karbonhidtratlara gelince -o sürekli tukaka ilan edilen!-, lezzetini bir kenara bırakalım; üretiminin insanlık tarihi boyunca yoğun bir emek ve örgütlenme gerektirdiğini not edelim.
Tekrarla; “sağlıklı beslenme” denen şey insanın her dilediğini dilediğince ve gereksinim duyduğunda yiyebileceği bir beslenme şeklidir. Ne var ki paradoksal olarak “sağlıklı beslenme” retoriğinin sıkça önümüze getirilmesinin ve insanlara bu bağlamda müdahaleci önerilerde bulunulmasının yoksulluk ve yoksunlukla doğru orantılı gelişen bir söylem biçimi olduğu unutulmamalıdır. Ve yukarıda da değindiğim gibi eğer televizyonlarınızda ya da çeşit çeşit iletişim kanallarında “sağlıklı beslenme” program ve önerilerinde bir artış varsa insanlık karanlık bir yıkım çağında yaşamakta demektir; sömürü derinleşmiş, sefalet artmıştır. Sağlıklı beslenme insanlığa yönelik bir saldırının retoriğidir.
Örnek mi; 12 Eylül’ü anımsayan kaldı mı? Bir yanda faşist katil, “American boys” Evren’le tanımlanan beşli çete diğer yanda neoliberal saldırı/sömürü programının teknisyeni, vahşi kapitalizmi ve onun izinde ülkedeki her türden arsızlığın, yolsuzluğun ve hırsızlığın meşrulaştırıcısı Özal ve şürekâsı. Ve bu faşist kurguya hizmet etmekte kusur etmeyen sağlı sollu tüm bilim insanları… İşte böylesine bir ortamda diktanın uzatmalı bilim insanlarından birisi -ve birçoğu- mercimek ve çökeleği müthiş gıdalar olarak ilan ediverdi(ler). Özsüz bir peynir türü olan çökelek ile eratın deyimiyle “piyade” tabir edilen mercimek -yeşil ve kurtlu olanı!- beslenmek için, sağlıklı beslenmek için yeterli ilan ediliverdi. Faşistlere plaket veya onursal doktora unvanı vermek dışında pek bir işlevi olmayan bilim yuvası akademilerimiz de bu söylemin peşine takılıverdi. Bu yıllarda insanların zaten alamadığı kırmızı et birden en zararlı besin maddesi ilan ediliverdi.
O yıllardan aklımda kalan, belleklere kazınan bir görüntüyü ise adı “mercimekçi teyzeye” çıkmış bilim insanının katıldığı bir devlet partisinde sağlıksızlığına bakmaksızın salkımı yutarken çekilmiş fotoğrafı oluşturmakta.
Kırmızı etin alınamaz, ulaşılamaz olduğu o yıllarda “piyasa” tavuk dayattı ve tavuk kırmızı etin yerini alıverdi. Yumurta ise zehir olarak sunuluyordu o yıllarda; özellikle kolesterol lobisi bu söylemin öncülüğünü yapıyordu! Bilim insanları tarafından neredeyse zehir ilan ediliveren yumurta aynı bilim çevreleri tarafından şimdi can simidi, en önemli protein kaynağı oldu. O dönem anglo-sakson tıbbına hayran bilim insanlarının uysa da uymasa da her reçetesinde yer alan kolesterol ilaçlarının şimdi zararları yan etkileri birden anlaşılıverdi. Bu anlaşılma hali milyonlarca kutu ilaç satıldıktan sonra vuku buldu her nasılsa. Pandemi sürecindeki yalpalamalarında olduğu gibi!
Tekrarlayalım; işin ilginç yanı, aslında hiç de ilginç değil, bunları söyleyenlerin ve onlara bunları söyletenlerin sofralarının adını bildiğimiz ve bilmediğimiz gıda maddeleri ile dolu olduğuna dair fotoğrafların arsızca gündemimize düşmesinden kimsenin rahatsız olmamasıydı.
Ya radyasyon günlerinde neredeyse karanlıkta ışıldayacak kadar yüklü fındıklarında sağlıklı beslenme kategorisinden ülke gençliğine, sağlıksız dünyanın baş aktörü ordu aracılığıyla ikram edildiğini anımsayalım. Zamanın yandaşlarının radyasyonlu fındığın yedirilmesini “sağlıklı beslenme” başlığı altında pazarladıklarını unutmayalım. Dönemin bakanlarından bir mahlukatın elindeki çay bardağını göstererek “bakın radyasyon gözükmüyor” demesini ise hiç unutmayalım. Ve her türden zehri ve atığı içeren içme suyunu temiz diye tutturup da “pastörize su” ile beslenen belediye başkanlarını unutmayalım. (Unutmayalım, unutmayalım da hesabını soramadıktan sonra unutmamak varoluşumuzu nasıl anlamlı kılacak? Bu da ayrı bir soru ve sorun)

***

Et ile devam edelim, kırmızısı ile: artık orta-alt sınıflar dahil diğer tüm alt sınıflar için ulaşılabilir olmaktan çıktı. (Az yiyin! Kırmızı eti kötüleme programları da aldı başını gidiyor!) O zaman girizgâh/girişme paragrafında söz ettiğim medya türünün ağzı ile devam edelim; ulaşmakta sıkıntı yaşayan orta alt sınıf ailelerimizin et tutkusunu giderecek şey köftedir. Katkıları ile çoğalır, lezzeti çocukların damak tadına uygundur ve diğer taraftan psikolojik rahatlamaya da aracılık eder. Köfte hakkında söz ettiğimiz bu gerçeğe vakıf oluncaya kadar en azından çocukların eğer hâlâ aynı okullara gidiyorlarsa et yiyebilen arkadaşlarına imrenmelerinin de önüne kısmen geçilmiş olur. Geleceğin sağlıklı toplumu için uygun bir ideolojik -ve psikolojik- müdahale değil mi!

***

Konumuzun özgüllüğünden uzaklaşıp bilim dünyasının sağlıksız beslenme örneği sağlıksız masaların mecburi konuğu karbonhidratların dünyasına “aykırı” bir örnek aracılığıyla dalalım. Anlaşılmıştır, karbonhidratları severim, herkes sever. (Bu arada annemin menülerinin ülkemde faşizmin zavallı maşasından başka bir şey olmayan bilim adamlarının önerilerinden daha iyi olduğuna kalıbımı basarım. Benim gönlüm hep karbonhidratlardan yana oldu. ‘Pişi’ye dayanamam örneğin.)
Hemen her ülkede bulunabilecek bir tarzın yerli versiyonudur pişi. Geleneksel bir yiyecektir ve bir yiyecekten geleneksel yiyecek olarak söz ediliyorsa bilin ki o yoksulun gıdasıdır. Geleneksel yiyecekler bilimin dillendirdiği anlamda “sağlıklı beslenmekten” çok lezzetli bir tokluğun aracısıdır.

***

Yeniden beyaz ete dönelim; kırmızı ete ulaşmamızın imkansız kılındığı şu günlerde anılarımı tazeleyeyim. Pahalı bir ürün iken -şu anda yeniden eski görkemli günlerine dönüp pahalı gıdaya dönüşmüştür- ancak özel günlerde soframızı süslerdi, köy pazarından temin edilir, özenle temizlenir, saatlerce pişirilir ve bu uzun sürecin sonunda bugün tiksindirici bulunan, o günlerde ise iştah açıcı diye tanımlanan bir koku geniş bir çevreyi kaplardı. Bilirdik ki o gün o evde bir davet var. Et böyle değerli olunca onu paylaşmak da bir hiyerarşi gerektirir. En lezzetli kısmı yani butları davetin baş konuklarına verilirdi. Tavuk suyuyla yapılmış bol yağlı pilav ile doyma sürecine katkıda bulunmak da henüz sınıf atlamamış ve bu olasılığı çok az olan sofra düzenleyicilerin başlıca davranış şekliydi. Beyaz göğüs etlerini daha çok sevdiğim için bu paylaşım iç dünyamda bir sıkıntıya neden olmazdı. Zamanla tavuk ucuzladı, ne olduğu belirsiz ve insana zararı bugün bile bilinmeyen yöntemler ve kimyasal müdahalelerle seri üretimine geçildi ve birden bu şekliyle “sağlıklı beslenme” iddiasındaki sofraların temel gıdasına dönüştürüldü. Piyasa, tavuk piyasası güçlendi. Ne var ki bu sofralarda ondan boşalan yeri kırmızı etin alması neredeyse imkânsızdı. Hızla fakirleşen sofra sahipleri sınıf atlamak bir yana var oldukları yere tutunmak için azami çaba gösterir hale gelirken ilk fedakârlıklar sanırım bu tür davetlerden yapılmaya başlandı. Açlık ise kanıksanmış bir felaket olma yolunda hızla ilerliyordu. Yoksulluk katmerlendiği ölçüde tavuk bu kesimlerin başlıca protein kaynağına dönüştü, bu dönüşümün sonucu olarak tavuk lezzetinden oldu; geriye bilimin araştırmaktan özenle kaçındığı -ya da susturulduğu- sorunlar kaldı: önemli olan şu ki tavuk, sağlıklı beslenmenin mi sağlıksız beslenmenin mi öznesi, bir türlü anlaşılamadı.
Ve piyasa tavuk fiyatlarına on yılların ardından yeniden müdahale etti; % 70’lik bir artış söz konusu önceki yıla göre. Bugün yoksul sofralarında daha az yer alıyor; bilin ki böyle bir sofraya davetliyseniz eğer ve tavuk ikram ediliyorsa bu onların bin bir güçlükle ve onur duyarak yaptıkları bir paylaşımın sonucudur bu. Ve paylaşım yalnızca ve yalnızca yoksulluğun erdemidir.
“Paylaşıma” dair anı ile sonlayalım: Yıllar öncesinden eski bir dost nedendir bilinmez, bana varsıllığına dayalı üstünlüğünü kanıtlama anlamında olmasa gerek, bunu zaten her ikimiz de biliyoruz, bir hipermarketten nasıl alışveriş yaptığını anlatma çabası içine girmişti. Tepeleme doldurduğu market arabasına “bir tavuk da onun için atıyorum” diye eklemeyi paylaşım konusundaki hakkaniyetli tavrını göstermek için olsa gerek ihmal etmemişti. “O” dediği, milyonluk özel işyerinde boğaz tokluğuna çalışan sekreteriydi. (Bu arada emekli maaşı ile TL karşılıkları/alım gücünün niteliği hakkında bolca hatam olabilir!)

Önceki İçerikÇevre, Ekoloji, Emek ve Politikalar
Sonraki İçerikYeniçağ insanı: Sinan