Ana Sayfa 216. Sayı Savaş-devrim diyalektiği bu kez farklı işleyebilir mi?

Savaş-devrim diyalektiği bu kez farklı işleyebilir mi?

413

Hızla büyüyecek, dalga dalga tüm dünyayı kapsayacak ve egemen sistem sahiplerini teslim alarak “savaşa karşı devrim” hedefini gerçekleştirecek bir devrim dalgası gibi “ütopik” veya egemen sistemin toptan çöküşüyle oluşacak küresel kaos gibi “distopik” ihtimaller dışında savaş-devrim diyalektiği (yani savaşların devrimlere yol açması) işleyecek gibi gözüküyor. Ama belki de tarihte ilk kez “varoluşsal bir sorunla” karşı karşıya kalacak olan insanlık bu diyalektiği tersine çevirebilir. Bu sayede belki ilk kez “insanlık” olmayı da becerebilir.  

Kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesi ve güçlü emperyalist odakların oluşmasıyla birlikte, yani son 120 yıldır, devrimler ancak dünya çapında savaşlar sonucunda gerçekleşmeye başladı. Lenin’in vurguladığı gibi devrim artık emperyalist zincirin en zayıf halkasından kırılması meselesiydi. Bu tespit pratikte doğrulandı: Sovyet devrimi ve Türk devrimi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Çin devrimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşebildi. Bir emekçi devriminin oluşabilmesi için gerek şart emperyalist zincirin zayıflamasıydı. Bu da ancak emperyalistler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi ile mümkündü. Elbette yeter şart emperyalist zincirin zayıfladığı noktalarda devrimci güçlerin de kuvvetli olmasıydı. Zaten bu iki koşulun (gerek ve yeter şartlar) ikisinin de oluştuğu (emperyalizmin zayıf, anti-emperyalizmin ve emekçi hareketin güçlü olduğu) coğrafyalarda devrim başarılı olabildi.
Zayıf halka kuramında önemli nokta, halkanın zayıflamasının asıl nedeninin emperyalistler arası çelişmeler olduğudur. Zaten bu nedenle -120 yıllık pratikte- devrimler savaşları önleyemedi ama savaşlar devrimlere yol açabildi. Kabaca söylersek, devrim olabilmesi için (yani zincirin zayıflaması için) -ne yazık ki- savaş veya egemen sistemin içten çöküşü gerekiyor. Devrimler uygun adım yapılamıyor; egemenleri derinden etkileyen bir kriz (kaos) ortamı gerek koşul. Sadece emperyalizm çağında değil tarih boyunca da böyle miydi, bu soruya yanıt vermek için geniş bir araştırma yapmak gerek; ama sanırım böyleydi.

Ukrayna, savaşın cephelerinden biri
Peki, günümüzde durum nedir?
1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra pek çok savaş ve iç savaş yaşandı. Her birinin kendine özgü nitelikleri bulunmakla birlikte, bu savaş ve iç savaşların ortak bir özelliği bulunuyor: ABD önderliğindeki Batı kapitalizminin, dağılan Sovyetler Birliği’nin boşattığı alanları fethetme ve kendi sistemine katma, ayrıca yine Batı kapitalizmine direnç gösteren ulusal devletleri yıkma hedefli savaşlardır bunlar. ABD emperyalizmi 30 küsur yıldır, gerek direkt işgal ve müdahalelerle, gerekse iç savaş kışkırtarak ve turuncu devrimlerle topyekûn bir savaş yürütüyor. Yugoslavya, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri, Kafkaslar, Irak, Afganistan, Suriye, Libya… hepsi bu büyük saldırı savaşının ayrı ayrı cepheleri oldu ve olmaya devam ediyor.
ABD önderliğindeki Batılı emperyalist devletlerin verdiği bu savaş uzun süre çok büyük bir engelle karşılaşmadan devam etti. Yugoslavya bir dizi müdahale ve iç savaşlarla parçalandı, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri turuncu devrimler sonucunda rejimleri değiştirilerek NATO’ya dahil edildi, Afganistan ve Irak işgal edildi, Libya’da müdahaleler sonucunda rejim değiştirildi, Suriye’de iç savaş kışkırtıldı, İran abluka altına alındı, vb.
Fakat son 10 yıldır, Rusya Federasyonu’nun toparlanması ve Çin’in güçlü bir odak olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, ABD’nin bu saldırgan savaşına set çekilmeye başlandı. ABD, Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı, Irak’ta ve Libya’da rejimi değiştirmesine karşın kesin sonuç alamadı, Suriye’de hedefine ulaşamadı, İran’a el atamadı… Yani Batılı emperyalistlerin saldırganlığına dur denmeye, Amerikan hegemonyası kırılmaya başlandı. ABD önderliğindeki Atlantik güçlerine karşı başını Rusya ve Çin’in çektiği bir Avrasya duvarı oluştu.
Bugün bu savaşın öne çıkan son cephesi Ukrayna’dır. ABD 10 yıldır çeşitli müdahalelerle, turuncu darbeyle, asker ve mühimmat yollayarak, neo-Nazi çapulcularını destekleyerek ve sevk ederek Ukrayna’yı NATO’ya almaya ve kendi sistemine dahil etmeye çalıştı. Böylece NATO’yu (yani Amerikan savaş mekanizmasını) Rusya’nın burnunun dibine, Moskova’nın yakınlarına kadar genişletmeyi hedefledi. Rusya ise bu girişimlere, önce Kırım’ı alarak sonra da Ukrayna’ya askeri harekât düzenleyerek sert bir tepki gösterdi.
Bu arka plan, yani ABD’nin 30 yıllık saldırganlığı ve on yıldır Ukrayna’daki girişimleri göz alınmazsa, son bir aydır Ukrayna’da yaşananlar, saldırgan Putin rejiminin zavallı Ukrayna’yı işgal girişimi olarak anlaşılabilir ki, Batı medyası bin bir türlü manipülasyon ve komployla böyle bir tabloyu egemen kılmaya çalışmaktadır.
Oysa yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı değildir. Ukrayna -ne yazık ki- ABD-NATO ile Rusya arasında yaşanan savaşın bir ön cephesi durumundadır. Rusya Ukrayna’yla savaşmıyor; ABD-NATO’nun genişlemesine artık askeri yöntemlerle set çekmeye çalışıyor. Bir kırmızı çizgi çiziyor.
Kısacası dünya çapında Atlantik ve Avrasya güçleri karşı karşıya geliyorlar ve bazı yerel cephelerde (Irak, Suriye, Libya ve son olarak Ukrayna’da) sıcak savaş halindeler. Günümüzde yaşanan budur, saflar bu şekilde belirginleşmektedir.

Sistemi zayıflatmak
Peki, sosyalistler dünya çapındaki bu tabloda ne tavır almalılar? Nasıl bir strateji geliştirmeliler? Hangi tavır ve strateji dünya devrimine katkı sağlayabilir? Lenin’in zayıf halka kuramı bugün geçerli midir, geçerliyse nasıl uygulanmalıdır?
Bu yazıda Rusya’nın ve Çin’in emperyalist olup olmadıkları konusuna girmeyeceğiz. Ama dünya çapında (iç çelişmeleriyle birlikte) kapitalist-emperyalist bir zincir oluştuğunda ve Rusya ile Çin’in de bu zincire (oldukça yeni bir tarihte, son 20-30 yıldır) dahil olduklarında şüphe yok. Yani istisnai birkaç devlet (Kuzey Kore gibi) dışında bütün devletler mevcut egemen sistemin içindedirler. Önemli olan bu devletlerin sistem içindeki konumlarıdır.

Birkaç soruyla devam edelim.
Bu sistemin egemeni kimdir, sistem esas olarak kimin sistemidir? Bu sorunun yanıtı hâlâ ABD ve ortaklarıdır. Son yıllarda Çin ve Rusya’nın çıkışlarıyla hegemonyası gerilemekle birlikte durum değişmemiştir. Zaten bu durumun nitel olarak değişmesinin, ABD’nin hegemonik pozisyonunu terk etmesinin topyekûn savaş dışında bir yolu şimdilik gözükmüyor.
Sistem içi çatışmada saldırgan olan kimdir? Gerek son 75 yıl gerekse son 30 yıl dikkate alındığında saldırgan olanın, hegemonyasını pekiştirme peşinde olanın ABD olduğu görülür. Son 10-15 yıldır ise, Avrasya devletlerinin toparlanmasıyla birlikte, ABD’nin saldırganlığına karşı güçlü bir direniş ve set çekme sürecinin başladığını görüyoruz. Ama bu süreç henüz, Avrasya güçlerinin dünya hegemonyası peşinde koşmaları düzeyinde değil, ABD’nin dünya hegemonyasını sınırlamaya çalışma düzeyindedir. ABD ve ortakları ise hegemonyalarını sürdürme peşindedirler.
Kısacası, egemen sistemin patronu, etkisi giderek aşınmakla birlikte hâlâ ABD ve ortaklarıdır. O halde sistem karşıtlarının baş düşmanı -dünya çapındaki strateji düzleminde- ABD ve ortakları olmalıdır. Sistemi zayıflatmak ve geriletmek, esas olarak ABD ve ortaklarının zayıflaması ve gerilemesi ile mümkündür.

Günümüz dünya siyaset sahnesinin farkı
Günümüzde sosyalistler, devletler düzleminde temsil edilmiyorlar; yani dünya siyaset sahnesini etkileyebilecek bir emekçi devleti bulunmuyor. 20. yüzyılda Soğuk Savaş’ın bir tarafı olarak Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı, başına yine sosyalist devletlerin çektiği (ÇHC ve Yugoslavya) “Bağlantısızlar Hareketi” bulunuyordu. Sosyalistler, dünya devletler arası siyaset sahnesinde güçlü olarak temsil ediliyorlardı. O dönemde devletler arası başlıca çelişmeler, bir yönüyle de ideolojik çelişmelerdi. Bugün böyle bir durum yok. Bu açıdan durum Birinci Dünya Savaşı öncesine benziyor. Fakat o dönemden de belirleyici bir fark var. 20. yüzyılın başında, kapitalist-emperyalist sistem günümüzdeki kadar güçlü değildi ve dünyanın geniş alanlarına bu kadar sirayet etmiş değildi. Kapitalist ilişkilerin derinleşmediği geniş coğrafyalar ve toplumlar bulunuyordu. Bu durum, başını sosyalistlerin çektiği anti-emperyalist ve anti-feodal hareketlere geniş bir hareket alanı sağlıyordu ki, gerek Sovyet gerekse Çin devrimleri bu koşullardan yararlanarak başarıya ulaşabildi. Günümüzde böyle “bakir” alanlar bulunmuyor. Dolayısıyla dünya sahnesi Birinci Dünya Savaşı öncesinden de çok farklı ve o dönemin devrimci stratejileri de artık geçerli değil. Yani -örneğin- Rus veya Çin devletinin zayıflamasından faydalanarak sosyalist devrim yapma olanağı -şimdilik- yok denecek kadar az. Çünkü örneklerini 1990’larda gördüğümüz gibi bu devletlerin zayıflamasından doğacak politik boşlukları Batı kapitalizminin doldurma olasılığı çok yüksek. Sovyetler Birliği’nin, Doğu Avrupa iktidarlarının ve Yugoslav devletinin yıkılmasından sonra neler yaşandığını biliyoruz; ÇHC ise deyim yerindeyse direkten döndü.
Peki, bu çok karamsar bir tablo mu? Dünyada sosyalist devrim yapılabilecek bir coğrafya kalmadı mı? Böyle olduğunu düşünmüyorum; ama devrim stratejilerinde radikal değişiklikler yapmak zorunlu gibi gözüküyor (çünkü koşullar çok farklılaştı).

Devrimin odağı nereye kaydı?
Spekülasyona sapmayı göze alarak tartışalım, yani zihin jimnastiği yapalım.
Başta Rusya ve ÇHC olmak üzere Avrasya devletlerinin zayıflamasından doğacak boşlukları, sosyalistlerin değil Batı kapitalizminin doldurma olasılığının yüksek olduğunu söylemiştik; peki, Batılı kapitalist-emperyalist devletlerin zayıflamasından doğacak boşlukların sosyalistlere ve emekçilere fırsatlar yaratma olasılığı yok mudur? Bu tür boşlukları Avrasya güçlerinin doldurma olasılığı mı daha güçlüdür, yoksa sistem karşıtlarının mı? En azından, sistem karşıtlarının ciddi bir şansı bulunduğunu söyleyebiliriz.
Öte yandan Batı emperyalizminin zayıflaması, bu emperyalistlerin egemen oldukları alanlarda (örneğin Türkiye, Latin Amerika, Arap dünyası, Afrika, hatta Avrupa’da) da devrim olanağını artırır. Yeni “bakir” alanları ortaya çıkarır. Böyle bir durumda bu coğrafyalarda emekçi devrimlerinin gelişme olasılığı Avrasyacılığın gelişmesinden çok daha fazladır.
Rusya ve Çin zayıfladığı zaman ABD ve Batı emperyalizmi dünyaya egemen olabilir; ama ABD ve Batı emperyalizmi zayıfladığı zaman Avrasya güçleri dünyaya egemen olamaz. Böyle bir durumda dünya devriminin şansı yükselecektir.
Bu -kimilerine spekülatif gelebilecek- analizden çıkan sonuç şudur:

– Dünya devriminin çıkarı klasik Batı kapitalizminin zayıflamasından yanadır. Dünya emekçilerinin baş düşmanı başını ABD’nin çektiği Batı emperyalizmi ve işbirlikçileridir.

– Devrimin odağı Batı’ya, daha doğrusu Batı kapitalizminin egemen olduğu alanlara kaymıştır. Zayıf halka veya zayıflatılması daha olası olan halka bu coğrafyalardır.

– Kaldı ki, modernite birikiminin ve anti-kapitalist birikimin yüksek olduğu coğrafyalar da buralarıdır.

Ya halkların ‘varoluşsal sorunları’?
Bu noktada yazımızın başındaki sorunsala geliyoruz. Sözünü ettiğimiz bütün bu olası reel-politik değişimler bir savaşlar dizisi (hatta bir dünya savaşı) yaşanmadan olanaklı mı? Şu veya bu tarafın zayıflaması veya toptan sistemin zayıflaması gibi süreçler, büyük çatışmalar çıkmadan ilerleyebilir mi? Pek olası gözükmüyor. Çünkü bu süreçler, her an büyümeye eğilimli irili ufaklı savaşlarla birlikte ilerliyor zaten.
Hızla büyüyecek, dalga dalga tüm dünyayı kapsayacak ve egemen sistem sahiplerini teslim alarak “savaşa karşı devrim” hedefini gerçekleştirecek bir devrim dalgası gibi “ütopik” veya egemen sistemin toptan çöküşüyle oluşacak küresel kaos gibi “distopik” ihtimaller dışında savaş-devrim diyalektiği (yani savaşların devrimlere yol açması) işleyecek gibi gözüküyor. Devrimlerin gündeme girebilmesi için savaşlar gerekiyor. Günümüzde hakim eğilim böyle. Öte yandan devrimin kendisi de bir tür savaş zaten…
Fakat tarihte -yerel ya da bölgesel çapta da olsa- “ütopik” veya “distopik” görülen bazı olaylar ve süreçler de hiç yaşanmamış değil. Devletler dışında kalan halkların ve toplulukların da, zaman zaman, bilinçli veya bilinçsizce kullandıkları çok farklı yöntem ve araçlarla siyaset sahnelerine egemen olabildikleri veya bu sahneyi darmadağın ettikleri görülmüş. Belki günümüzde de böyle bir gelişme insanlığın çıkışı olabilir.
Nükleer silahlara sahip devletlerin bu silahları birbirlerine karşı kullanamayacakları, çünkü böyle bir girişimin iki tarafın da (elbette insanlığın da) sonu olacağı söyleniyor. Doğru gibi gözükse de bu tespit, kesin değil. Ama kesin olan bir şey var: Nükleer silah sahibi devletler kendi halklarına karşı bu silahları kullanamazlar. Devrimler veya büyük toplumsal kargaşalar “konvansiyonel” olacaktır. Karşılıklı sahip olunan nükleer silahlar devletler için caydırıcı olabilir; ama halklar için bir caydırıcılıkları yok. Dünya çapında olup da nükleer olmayacak bir savaş, olsa olsa “dünya devrimi” olurdu.
ABD de Rusya da “varoluşsal bir sorunla” karşılaştıklarında nükleer silahlara başvurabilirler. En azından hiç yabana atılmayacak böyle bir olasılık var. Tarih, “benden sonra tufan” diyen iktidarlarla dolu.
Peki, dünya halkları, genel anlamda insanlık, “varoluşsal bir sorunla” karşılaşırsa ve bunu iliklerinde hissederse ne yapar?
Büyük bir “günah” işledik, sınıflara bölündük, doğayı ve emeğimizi metalaştırdık ve en az 6000 yıldır bu günahımızın bedelini ödüyoruz, birbirimizin boğazını sıkarak… İnsanlar olarak çok yol aldık ama hâlâ “insanlık” olmayı beceremedik.
Savaşlar da devrimler de “varoluşsal sorunlarla” karşı karşıya kalındığında gerçekleşir. Belki de tarihte ilk kez halkların “varoluşsal sorunları” devletlerin “varoluşsal sorunları”nın önüne geçebilir. Ve insanlar, varlıklarını devam ettirebilmek için, insanlık olmayı becerebilirler. Bundan daha büyük bir dönüşüm mü olur?

Bu ata oynamaktan başka çaremiz var mı?

Önceki İçerikLiberal anlatının sefaleti ve mutlak savaşın geri dönüşü
Sonraki İçerikKaranlık madde üzerine güncel yaklaşımlar ve araştırmalar