Ana Sayfa Dergi Sayıları 232. Sayı Zavallı Oppenheimer!

Zavallı Oppenheimer!

68
0

Ender Helvacıoğlu

1933-1953 arasındaki 20 yıl, yani İtalya’da faşizmin Almanya’da Nazizmin iktidara gelişi, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Soğuk Savaş’ın başlaması gibi olguları içeren süreç, daha birçok şeyin yanı sıra, bilim-politika ilişkisi açısından da çok büyük dersler içerir. Söz konusu dönem bilim ve bilimci trajedileriyle doludur; çünkü İkinci Dünya Savaşı aynı zamanda bir “fizik savaşı”ydı da (özellikle atom fiziği). Aslında hep böyle olmuştur: Özellikle savaş dönemlerinde bilim, politikanın koçbaşı özelliği taşımıştır her zaman.
Bu dönemde ilk büyük trajediyi, Nazilerin iktidarı ele geçiriş sürecinde Alman biliminsanları yaşamıştır. İkinci büyük trajediyi, atom bombası yapılış sürecinde ABD’deki biliminsanları yaşar. O dönemde bilim-politika-savaş ilişkilerinin Fransa, Britanya, İtalya, Sovyetler, Japonya cepheleri de trajedilerle doludur. Genç Türkiye Cumhuriyeti ise olumlu bir biçimde etkilenmiştir bu süreçten. Nazilerden kaçıp Türkiye’ye sığınan Alman-Yahudi biliminsanları birçok alanda Türkiye biliminin kurucu unsurları olmuşlardır.
Christopher Nolan’ın yönettiği “Oppenheimer” adlı sinema filmi de bu sürecin öne çıkmış bir ismini ele alıyor. Oppenheimer sadece bir fizikçi değil, atom bombası yapma hedefli faaliyetin baş yöneticisi. Yani Amerikan devletinin bir görevlisi. Dolayısıyla yıkıcılığı Japonya’nın iki kenti üzerinde kanıtlanmış bir kitle imha silahının yapımı, onun açısından sadece bilim-politika ilişkisi anlamında bir sorgulama değil, doğrudan politik bir sorgulama da gerektirir. Yani iki kat yük altındadır Oppenheimer. Dahası, sadece savaş sırasında bomba yapımı sürecinin değil, savaş sonrasında ABD’nin Sovyetlere karşı başlattığı Soğuk Savaş’ın ve anti-komünizm paranoyasının da ABD Başkanı Truman’ın deyimiyle “sulu göz” bir nesnesi (elbette öznesi değil) olmuş zavallı Oppenheimer.
Fakat filme bu tür sorgulamaların beklentisi içinde gidecek olanlar hayal kırıklığı ile çıkacaktır salondan. Nolan’ın “Oppenheimer”ı tipik bir piyasa filmi. Ama çok da haksızlık etmeyelim, Nolan bu tür sorgulamalara ilişkin -piyasa filmi çerçevesinin dışına çıkmadan- bazı ipuçları sunuyor. Ötesi izleyicilere kalıyor; ya filme gitmeden önce ya da en azından filmi seyrettikten sonra derinlemesine bir okuma yapmalılar, eğer seyir zevkinin ve hoş vakit geçirmenin ötesinde entelektüel bir haz almak istiyorlarsa.

***

Oppenheimer’a “zavallı” dedik ama aynı nitelemeyi Max Planck için de, Einstein için de, Szilard, Fermi, Bohr, Heisenberg vb. için de yapabiliriz. Anlı şanlı bilimcilerin zavallılaştığı, daha doğrusu zavallı olduklarının bilincine vardıkları (aslında egemen sistem altında bilim faaliyetinin ne olduğunu çarpıcı bir biçimde anladıkları) dönemlerdir bunlar. Dönem biliminin tartışmasız otoritesi, “kuantumun babası” Max Planck’ın, Nazilerin iktidara yürüyüşünü “olsun, iktidara geldiklerinde aşırı fikirleri törpülenir” diye seyredişini, Nazi iktidarı sonrası Yahudi bilimcilerin tasfiyesi sırasında “bari Einstein’a dokunmayın” dediğinde Hitler tarafından (tıpkı Truman’ın Oppenheimer’ı aşağıladığı gibi) nasıl aşağılanıp azarlandığını biliyoruz. Einstein ve Szilard’ın dönemin ABD Başkanı Roosevelt’e atom bombasının yapılması talebiyle mektup yazdıklarını, Hiroşima ve Nagazaki katliamlarından sonra ise çareyi “bilgeleşmekte” bulduklarını da biliyoruz. Bunalıma giren Szilard, fiziği bırakmış biyoloji çalışmaya başlamıştır örneğin; kendince “ölüm bilimi”nden yaşam bilimi”ne geçmiştir. Ne çare! “Kuantum belirsizlik ilkesi”nin kâşifi Heisenberg’in, mecburen Nazi bilim mekanizmasının içinde (hatta başında) bulunmasının getirdiği “iç belirsizlikler” de karşı tarafın trajedileridir.
Kısacası, politika nasıl bilime çalım atamazsa bilim de politikaya çalım atamıyor. “Ben bilimime bakarım, atomu parçalarım, içindeki enerjiyi tanımlarım, ötesine karışmam” deyip sıyrılamayacağınız dönemlerdir bunlar. Çünkü o parçalanma ve ortaya çıkan enerji bir anda on binlerce masum insanın ölümüne yol açmıştır.
Birbirine değmeden yapamayan iki insanlık etkinliğidir politika ve bilim. Çünkü aynı sürecin çocukları olarak doğmuşlardır: Uygarlık sürecinin. Uygarlık, yani sınıflar ve sınıf mücadelesi devam ettikçe bu iki alan sürekli kesişecek ve çatışacaktır. Hele savaş dönemlerinde…
Kim ki bilim ile politikayı birbirinden ayırmaya çalışır, ya halkı kandırmaya çalışmaktadır ya da kendini kandırmaktadır. Genellikle, politikacılar halkı, bilimciler ise kendi kendilerini kandırırlar.

***

Peki, ne yapacaktır bilimci? Bilimci olarak kalındığı sürece bir çıkış yok. Belki aynı dönemin Fransa cephesinde bulunan ünlü fizikçi Frederic Joliot-Curie’nin tutumu bir çıkış yolu sunabilir.
Frederic Joliot-Curie, Pierre ve Marie Curie’nin kızları Irene Curie ile evli. Frederic ve Irene Joliot-Curie çifti yapay radyoaktifliğin keşfi dolayısıyla 1935 Nobel Kimya Ödülünü almışlardır. Frederic Joliot-Curie’nin asıl ünü bilimdeki üstün başarılarından değil, 1940’lı yılların başında Nazi işgali altındaki Fransa’da verdiği yiğit anti-faşist mücadeleden gelir. Joliot, Fransa Ulusal Direniş Cephesi’nin Başkanıdır. Direnişe önderlik eden Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) üyesidir. Savaştan sonra da Dünya Bilim İşçileri Federasyonu’nun ve Dünya Barış Konseyi’nin kurucusu ve Genel Başkanı olacaktır.
Frederic Joliot-Curie, arkadaşlarının ülkeyi terk ederek daha güvenli bir yere geçme önerilerini reddeder. College de France’daki laboratuvarını direnişçiler için el bombası, dinamit, molotof kokteyli ve telsiz aygıtları imal eden bir fabrikaya, bir cephaneliğe dönüştürür. Zamanla Paris Üniversitesi’nde böyle 18 tane daha “bomba imalathanesi” kurulur. Joliot’nun evi ise tam bir silah deposu haline gelmiştir. Ağustos 1944’de Ulusal Cephe Komitesi Paris’in Nazilerden kurtarılmasına karar verir. Joliot ayaklanma hazırlıklarında doğrudan görev alır. Joliot’nun laboratuvarlarında yapılan bombalar tek tek Nazi hedeflerini vurur.
Evet, görüldüğü gibi Oppenheimer da bomba yapmış Frederic Joliot-Curie de. Seçin bombanızı!