Ana Sayfa Dergi Sayıları 237. Sayı Türkiye İktisat Kongresi

Türkiye İktisat Kongresi

109
0

Ahmet Doğan

Daha çok İzmir İktisat Kongresi adıyla bilinen kongre hakkında değişik kitap ve kaynaklar yayınlandı. Farklı zamanlarda farklı sorulara yanıt aramak üzere Kongre ile ilgili bazı kitap ve makaleleri okudum. Bu bağlamda Serdar Şahinkaya’nın yazdığı İktisat Kongresi kitabı da dikkatimi çekti. Telgrafhane Yayınları’ndan çıkan kongre kitabının tam ismi şöyle: “Cumhuriyet’ten Önceki Son Kurucu Kongre TÜRKİYE İKTİSAT KONGRESİ”.

Açık söyleyeyim Türkiye İktisat Kongresi adını pek duymamıştım ve o nedenle ilk elde aklıma başka bir kongre mi sorusu geldi. Başlığın altındaki (İzmir, 17 Şubat – 4 Mart 1923) soruya yanıt oldu. Bu kez de “Cumhuriyet’ten Önce Son Kurucu Kongre” ön başlığına takıldım. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi… geldi aklıma! Onlar, savaşın ve kurtuluşun kongreleriydi… Az buz şeyler değildi. İktisat kongresini onlarla bağdaştırmak o ana kadar hiç aklıma gelmemişti. Erzurum, Sivas, İzmir kongresi… Önsöz’de Bilsay Kuruç’un da belirttiği gibi bu kongre, İktisat kongresi olmasının ötesindeydi. Daha kapağı açmadan kongre katlanmıştı belleğimde. Anlık bir refleks gibi…

Serdar Şahinkaya’nın giriş bölümünde yazdığı “Takvimler 9 Eylül 1922’yi gösterirken Milli Mücadele, yoksulların zaferiyle sonuçlanmıştı” cümlesi de farklı ve çekiciydi. Milli Mücadele’ye sınıfsal karakter yükleyen bir cümleydi bu. Ki “yoksulların zaferi” deyişini ileriki bölümlerde de sık sık kullanıyor yazar.

Kitabın ilk bölümü dönemin ön tarihini ve devralınan iktisadi mirası, ikinci bölümü İzmir’in iktisadi tarihini ele alıyor ve bağlı olarak da İzmir Yangınını kısaca “kim çıkardı” tartışmalarına yer veriyor. Ajitasyona sapmadan.

İzmir Yolları’ndan: Gelecek Türkiye’ye ve Lozan’a
Kitabın en ilginç bölüm ya da bölümlerden biri başlıkta “İzmir Yollarında” ifadesini kullandığı Mustafa Kemal Paşa’nın Batı Anadolu seyahati. “Çok, önemli, çok kritik ve aynı zamanda pek de nazik olan bu dönem için gerekli ortamı hazırlamak, memleket çapında toplum katmanlarını aydınlatmak, bilgilendirmek ve genel eğilimlerin nabzını tutarak bir strateji saptamak ve giderek derinleşecek olan siyasi mücadelede kendisine olan desteği tahkim etmek ve örgütlenmek ihtiyacı duyan TBMM Reisi Baş Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa 14 Ocak 1923’te Ankara’dan otuz yedi gün sürecek bir seyahat için yola çıkar.” (s.77) Bu sözler seyahatin kongre için bir ön hazırlık çalışması olduğunu ortaya koyuyor. Ama siyasi yönlendirmede Mustafa Kemal’in desteğe ve güce gereksinimi olduğu gerçeğini de vurguluyor.

Aslında bu zaman aralığı devam eden ve kesintiye uğrayan tartışmalı (!) Lozan görüşmeleri dönemi. “… kesin barış için de Lozan görüşmeleri başlamıştı. Başlamasına başlamıştı lakin l. Dünya Savaşı’nın galipleri (!) Milli Mücadele’nin nihai amacı olan tam bağımsız bir Türk devleti kurulması talebini kabul etmeye bir türlü yanaşmıyorlar ve öteden beri dikte ettirmek istedikleri Sevr Antlaşması esaslarından ayrılmıyorlardı. Görüşmelerde iki aydır olumlu hiçbir adım yoktu. Hatta barış çıkmaza giriyor izlenimi egemendi…” (s.81) Bu tavra karşı bu seyahat boyunca Mustafa Kemal; “… Eğer Avrupa devletleri aleyhimizdeki fikirlerini tashih ve bunu fiilen izhar ederlerse (düzeltir ve gösterirlerse) sulhün akdine hiçbir mani kalmaz. Buna rağmen behemehal harbi idame (devam) etmek isterlerse şimdiye kadar olduğundan ziyade kuvvetli bulunduğumuza ve daha esaslı netayiç ihtihsal edeceğimize (sonuçlar alacağımıza) emniyetimiz berkemaldir.” (s.84)

Bu sözler bir anlamda (kibar ama kararlı) bir meydan okuma. Mustafa Kemal 37 gün süren seyahat boyunca benzer açıklamalar yanında, yeni Türkiye’nin; yönetimi, ekonomisi, bilimi, eğitimi ve irtica karşısındaki tutum… gibi konularda milli ve aydınlanmacı söylemlerle toplumu geleceğe hazırlıyor. Bunlardan bazıları;

“… Fetva ile veyahut şu, bu gibi telkinatla milleti irticaa sevketmek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Katîyetle ve pervasızca söylerim ki, milli hakimiyetimizin her zerresini şu veya bu suretle takyid (her türlü sınırlandırma) etmek isteyenler en koyu mürtecidir. …” (s.101),

“Türkiye Büyük Millet Meclisi halife’nin değildir. Ve olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız milletindir, milletin intihap ettiği vekillerden mürekkeptir. …” (s.84, İzmit),

“Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim ve irfan zaferleri olacaktır. … Muzafferiyatı askeriyemizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve irfan zaferlerine hazırlanalım.” (s.92)

Bu söylemler ve Kongre’de alınan bazı kararlar aynı zamanda sivil yönetime geçişin altyapısını oluşturma çalışmasıdır. Nitekim 9 Eylül 1923’te kurulan ve Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetinin devamı sayılan Halk Fırkasının ilkeleri ve kararları söylediklerimizin kanıtı gibidir.

Hazırlık çalışmaları
Dördüncü bölüm, “İktisat Kongresi: Türkiye mi, İzmir mi?” başlığı taşıyor. Bu bölümde kongreye ilişkin (adı, gerekliliği, önemi…) meclis tartışmaları yer alıyor. Özellikle de iktisat vekili olan Mahmut Esad Bozkurt ile kongre karşıtlarının tartışmaları. Bu tartışmaların önemi; geleceğin ayrışmalarını içinde taşıyor olması. Günümüzde bile tartışılan konulardan biri bu kongrenin yeterince ön hazırlık yapılmadan toplandığına yönelik eleştirilerdir. Beşinci ve altıncı bölümler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Kongrede ele alınacak konuları belirleyen ayrıntılı rapor yayınlanıyor. Ayrıca İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ilk adımı olarak adlandırılabilecek “Nümune Sergisi” önemli bir ön hazırlık çalışması olarak anlatılıyor. Rapor ve Nümune Sergisi ile ilgili planlama kitabın 172-195. sayfaları arasında yayınlanmış.

Katılımcılar ile ilgili ayrıntıyı da dönemin Vakit gazetesi (Ocak 1923), “… Tanzim edilen talimatname mucibince kongreye her kazadan sekiz kişi gönderilecektir. Bunlardan birisi tüccar, birisi sanatkâr, birisi amele, birisi şirket, birisi banka, üçü çiftçi mümessili olacaktır. Mümessillerin intihabında servete bakılmayacaktır. Kongreye müntehip olmayanların da mütalâaları memnuniyetle istima edilecektir.” (s.156) biçiminde açıklıyor.

Çağrılı olanlarla (delege) kongreye katılım sayısı; işçiler 187, Esnaf ve sanayiciler 99, Köylüler ve toprak sahipleri 362, Tüccarlar, Banka ve çeşitli Kuruluş Temsilcileri 286 olmak üzere toplam 934 kişidir. Divan Başkanı Kazım Karabekir’in açıklaması ise şöyledir: “Kongre 1135 aza ile toplanmaya başlamıştır. Gelmesi beklenenler mevcut 375 kazadan sekizer alakalıdan, 3000 kişi idi. (…) Türk Milletinin fertlerinin kendilerine tevdi edilen memleket meselelerindeki hassasiyeti ile onuncu gün akşamı aza sayısı 1600’ü aştı. Kapanışta ise bu rakam mutlaka 2000’i bulmuştur.” (s.157) Aradaki farklılık sanırım çağrılı delege olanlar ile çağrılı olmadığı halde sonradan başvurarak katılımcı olanların farkından kaynaklanıyor.

Kongreye katılan işçilerle ilgili dikkat çekici bir açıklamayı Kongre hazırlıklarında görev alan Ahmet Hamdi Bey yapıyor.

“Bizim henüz işçisiyle, tüccarıyla sosyal sınıfları teşekkül etmemiş bir toplum olduğumuz için yapacağımız iş, Türk olarak bu sınıfları yaratmak ve aynı zamanda bunların birbiriyle düşman olmamasına ve elbirliği ederek, iktisat meydan muharebesine kazanmaya çalışmaktı. İşte bu düşünce iledir ki, Türkiye Amele Birliği’ni de Milli Türk Ticaret Birliği’nin olduğu binada kurduk. (…) Amele Birliği hayli kuvvetlendi. İstanbul’un Türk işçisi milli davanın savunucusu olan bu teşkilata, canla başla bağlandı. 1 Mayıs Amele Bayramını kuruluşundan tam beş ay sonra Çırpıcı Çayır’ında 20 bin kişi ile kutladılar.” (s.164)

Kongre’nin Açılışı
Kitapta yedinci bölüm; “Kongre’nin Açılışı, Üç Konuşma – İki Siyaset” başlığını taşıyor. Bölüm, Kongre yeri, yerin seçimi, kongrenin düzeni ve katılımcılarını ele alıyor. Amele, sanayi, çiftçi, tüccar temsilcilerinden oluşan katılımcılar dışında iki önemli davetli misafir de var. Özel trenle Ankara’dan İzmir’e gelmesi sağlanan bu iki konuk, Sovyet Büyükelçisi İvanoviç Aralov ile, Azerbaycan Elçisi İbrahim Abilov’dur.

Mustafa Kemal’in ve Esat Mahmut’un açış konuşmaları Osmanlı’dan kopuşa vurgu yapan devrimci siyasetleri işaret etmektedir. Kongre başkanı seçilen Kazım Karabekir ise Osmanlı politikaları doğrultusu çerçevesinde aslında çok da belirgin olmayan kısa bir konuşma yapmakla yetiniyor.

Mustafa Kemal yeni ülkenin izleyeceği Osmanlı’dan kopuş politikalarını, belki de ilk kez açıklıkla ortaya koymaktadır. Fatih Sultan Mehmet’i, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni’nin fetihçiliğini günümüzde bile yapılamayan açıklıkla eleştiriyor. “… Bu ihtiraslı hedefleri hayata geçirmek için bütün milleti, toplumun unsur-u aslisini uzun süren savaş seferleri ve meydanlarında kullandılar. Millet kendi yurdunda hayatını sürdürebilmek için dahi üretim uzak tutularak, çalışmaktan mahrum kılınarak diyar diyar dolaştırıldı. Bu tacidarlar (taç-taht sahipleri) kendi milleti ile kılıçla fütuhat yaparken, ele geçirdikleri ülke halklarına unsur-u aslisinin hukukundan, iktisadi kaynaklarından birçok şeyi hediye olarak bağışlıyorlardı. Onlar da kendilerine verilen imtiyaz ve muhtariyetler sayesinde sabanlarına yapışıyor ve çalışıyorlardı.” (s.229) Ve bu saptamaların sonucunda Mustafa Kemal’in çokça bilinen, “Kılıç kullanan kol yorulur, fakat saban kullanan kol kuvvetlenir ve her gün daha çok şeye sahip olur” Aslında Gazi konuşması boyunca bu temayı işlemekte yani bağımsızlığın teminatının ekonomik bağımsızlık olduğunu vurgulamaktadır. Buna bağlı olarak da; Misak-ı Milli ruhu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, ülkenin modernleşmesi, yabancı sermayeye ancak milli çıkarlar gözetilerek izin verilmesi, sınıflar meselesi benzeri konulara da açış konuşmasında yer veriyor.

Mustafa Kemal’den sonra kürsüye gelen Mahmut Esat konuşmasına; “Aziz Türkiye’nin öz evlatları, hoş geldiniz, Türkiye’nin ameleleri, san’atkârları, çiftçileri ve tacirleri, hoş geldiniz, hür ve müstakil güzel yurdun yorulmaz cesur emekçileri, hayatını dişleriyle, tırnaklarıyla kazanan ve şimdi hürriyet ve istiklâl yolunda şehit düşen yavrularının nerelerde gömülüp kaldığını bilmeyen, bir kırık mezar taşı başında fatiha okuyabilmek imkânı bile bulamayan çilekeş Türk hanımları hoş geldiniz. Amele hanımlar hoş geldiniz. Gelecek sene adedinizin daha çok olmasını dilerim. …). (s: 261) Ajitatif bir başlangıç olan bu konuşmada Mahmut Esat, Mustafa Kemal’in söylemlerini de pekiştiren biçimde bir milli iktisat politikası çerçevesi çiziyor: “Hulâsa bazı hususatta iktisadiyatımız devletleştirme usulünü takip edecek, bazı hususatta iktisadi teşebbüslerini şahsi teşebbüslere terk edecektir. İktisat siyasetimizde ve mesela gümrüklerde mutlaka himayeci olmalıyız. … biraz evvel Gazi paşamızın dedikleri gibi biz Türkiye’yi, iktisadiyatını bir esirler ülkesi halinde ecnebi sermayesinin eline terk ve tevdi edemeyiz. Fakat memleketimizde meşru bir surette kazanmak ve yaşamak isteyen yabancı sermayesine kanun ve nizamlarımıza tâbi olmak üzere Türkiyelilerden fazla bir imtiyaz, bir hile ardında koşmamak şartıyla memleketimizde her türlü teshilatı, hattâ diğer milletlerin gösterdiği teshilâttan fazla kolaylıkları irae etmeye her zaman hazırız. …” (s.267-268)

Ve bakan konuşmasını, “… Yeni Türkiye sabanın, çekicin, sây’in, zekâ ve liyakatin hakkını, hürriyet ve istiklalini istiyor ve cidalini, önüne çıkacak haricî ve dâhilî her kuvveti yıkmaya kâdir olabilecek bir surette yapıyor.” (s: 270) sözleriyle tamamlıyor.

Kitabın sonraki bölümlerinde; kongre kararları, kongrenin sona erişi, kimi tartışmalar ve eleştiriler ele alınıyor. Ama bir şeyin altı çiziliyor. Tüm temsilciler bitiş konuşmalarında Kazım Karabekir’e teşekkür ederken bir tek İşçi kadınları temsilcisi Rukiye Hanım Mustafa Kemal’e teşekkür ediyor: “… Bizleri bu kongreye davet eden Büyük Millet Meclisi ve erkânına ve bilhassa Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerine biz kadınla, samimi teşekkürlerimizi takdim ederiz…” (s.352)

Ki işçi temsilcilerinin kongreye seçimi ve temsili dönemin sosyalist örgütlerince eleştirilmektedir. Bu konuda Serdar Şahinkaya Korkut Boratav’dan şu aktarımı yapıyor: “Kongre boyunca ve sonrasında gerçekten amele olsun veya olmasın işçileri temsil edenler, cidden işçi çıkarlarını savunan pozisyonlar alıyorlardı. Kongre boyunca amele gurubu bazı durumlarda diğer gruplarla uzlaşmadan bazı kararlarda sonuna kadar ısrar ederek işçi sınıfının çıkarlarını savunmuşlardır.” (s.324) Boratav’ın bu saptamasını kitapta yayınlanan “İşçi Grubunun İktisat Esasları (Tam Metin)” (s.326-330) başlıklı belgede de görebiliyoruz.

Oldukça İleri haklar ile bezeli bu esasları Şahinkaya “İşçi Grubunun Taleplerinde Öne Çıkan Hususlar” ara başlığı ile şöyle özetlemiş:

“1) Amele adlandırılması yerine bundan böyle ‘işçi’ denilmesi, 2) Başta verem olmak üzere bulaşıcı hastalıklara karşı, sanatoryum, hastane, emzikhane masraflarına devletin katılması, 3) Milletvekili ve belediye seçimlerinde mesleki temsil usulü bağlamında işçilere kontenjan ayrılması, 4) Sendika hakkı, 5) 8 saatlik çalışma kuvveti, 6) 1 Mayıs gününün Türk İşçileri Bayramı olarak kanunen kabulü, 7) Hafta tatili ve genel tatil günlerinde tam gündelik, 8) Bir hafta ücretli evlilik izni, 9) İşçi çocuklarının şehir çocuklarından sonra tercihen parasız yatılı olarak sanat mekteplerine kabulü, 10) Hiçbir çağdaş düşünceye uymayan Esnaf Yönergesinin yürürlükten kaldırılmasıyla örgütlenme hakkının her sınıf halk için kanunla serbest bırakılması, 11) Tütün rejisinin hemen ilgası ve imtiyazlı yabancı müesseselerin devletleştirilmesi…”

Sonuç olarak şunları söylenebilir. Bir konu ile ilgili bir şeyler biliyorsanız, o konu ile ilgili bir araştırma kitabını baştan sona değil, bazı bölümleriyle okursunuz. En azından ben öyle yapıyorum. Ve bunun da emeğe saygısızlık olmadığını düşünüyorum; kafanızda konu ile ilgili sorular vardır ve onlara yanıt olabilecek sorulara yanıtlar bulmaya çalışırsınız.

Sorularım vardı. Onlara yanıt bulmak için kitabı elime aldım ve atlamadan ve çoğunlukla dipnotları da dâhil tümüyle okudum. Çünkü sorularıma yanıt ararken yeni sorular keşfettim ve bu kez onlara yanıt arar oldum.

Yani demem o ki; Serdar Şahinkaya bana bir araştırma kitabını (hem de en uzak olduğum konuda) baştan sona okuttu. Sanırım onun nedeni de iktisat, tarih ve siyasetin tam bir bütünlük içinde ele alınmış olmasıydı. Teşekkürler yazara.