Ender Helvacıoğlu
En baştan yazayım ki yanlış anlaşılmasın: Türkiye sosyalist hareketini konu alan bu yazıdaki tespitlerin ve eleştirilerin muhataplarından biri de benim. Ben de bu hareketin bir parçasıyım. Dolayısıyla bu yazı bir özeleştiri olarak da okunmalıdır.
Türkiye sosyalistleri uzun yıllardır ülke politika sahnesinin dışında. 12 Eylül sonrasını kapsayacak biçimde yaklaşık yarım asırdır diyebiliriz. Sosyalistler bu zaman zarfında politika sahnesine girecek ve sahneyi dönüştürecek fırsatlar buldular ama hiçbirini değerlendiremediler. 1989 Baharı işçi eylemliliği, Zonguldak madenci yürüyüşü, Cumhuriyet mitingleri, Haziran Direnişi bu fırsatların öne çıkan örnekleriydi. Hiçbirinden siyaset sahnesine giriş hedefli bir politik çıkış örgütlenemedi. Öte yandan bu zaman kesitinde, cumhuriyet tarihinin en derin krizleri ve toplumsal çatışmaları yaşandı. Bu krizler fırsatlara çevrilemedi. Hepimiz korkak, pısırık, cesaretsiz, birikimsiz olamayacağımıza göre bu durumun başka bir nedeni olsa gerektir. Kaldı ki, Türkiye’de, olgun, deneyimli ve militan kadro birikimi açısından Türkiye sosyalist hareketi ile boy ölçüşebilecek başka bir politik odağın da bulunmadığı kanısındayım; CHP, DEM, AKP, MHP dahil… Peki, neden böyle?
Kimileri Türkiye toprağının sosyalist ideolojiyi reddettiğini, sosyalizmin Türkiye toplumuna yabancı kaldığını iddia etmektedirler. Rusya steplerinde, Çin kırlarında, Karayip adalarında, Vietnam ormanlarında yeşerebilen, dünya çapında toplumsal hareketlerinin bayrağı olan ve iktidara gelen bir ideolojinin Anadolu ve Trakya topraklarında kök salamayacağını iddia etmenin hiçbir gerekçesi ve anlamı yok.
Bazıları ise bu durumu İslam dininin etkisiyle açıklama eğilimindedirler. Fakat Hıristiyanlık, Budacılık, Konfüçyüsçülük, İslam’a göre sosyalizme daha fazla yol veren dinler midir? Bu düşüncenin de mantıklı bir gerekçesi yok.
O halde daha içerden ve dönemsel etkilere yoğunlaşmamız gerekiyor.
***
Bugün 60’lı yaşlarını süren bizim kuşağımıza “78 kuşağı” deniyor. Bana kalsa “75 kuşağı” derdim ama 68’e gönderme yapan bu terim artık oturmuş. İlk gençlik yıllarını 70’li yıllarda (12 Mart ile 12 Eylül arasında) yaşamış bir devrimci kuşağıyız biz. Devrimciliğe büyük bir coşku ile başlayan ama 5-6 yıl sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşayan bir kuşağız.
78 kuşağı devrimcileri, 68 kuşağı devrimcilerinin mirası zemininde yeşerdiler. 68’li liderlerin büyük bir bölümü fiziken ortadan kaldırılsa da bu bir direniş mirasıydı. Ruh halimiz şöyleydi: 68’li abi ve ablalarımız cesur bir devrimci çıkış örgütlediler, bunu canlarıyla ödediler, ama biz çok daha kitleselleşerek onların başlattığı çıkışı tamamlayacağız. Coşkumuzun nedeni bu devrimci çıkış mirasıydı. Denizlerin, Mahirlerin, İboların yoldaşıydık biz. Örneğin ben o yıllarda hiçbir biçimde gelecek kaygısı yaşadığımı anımsamıyorum. Tam tersine, çocukça da olsa, müthiş bir gelecek umudu ile donanmıştı ruh halimiz. Nasıl olsa yakında devrim olacaktı; okul, cinsellik gibi şeyler kısa bir süre ertelenebilirdi. Bugünden bakıldığında bu ruh halini safça bulabilirsiniz. Doğrudur, safçadır; ama bize devrimci bir karakter kazandırmıştı bu “saflık”: Her şeyi yapabiliriz, dünyayı değiştirebiliriz… Bu “saflık” 12 Eylül faşist darbesi ile son buldu.
***
12 Eylül faşist darbesine karşı bir direniş örgütlenemedi. İşte bence son 45 yılı belirleyen temel olgu bu. 78 kuşağı, devrimci bir direniş ve çıkış mirası devralmıştı. 80 sonrası kuşaklar böyle bir miras devralamadılar. 12 Eylül faşist darbesine karşı ciddi bir direniş gösterilebilseydi, yenilse bile önemli bir miras bırakabilirdi. Olmadı (bunun nedenleri ayrıca tartışılmalıdır).
80 sonrası kurulmuş veya yeniden inşa edilmiş bütün sosyalist parti ve örgütler yenilgi temelinde kuruldular. Deyim yerindeyse DNA’larında bir direniş ve devrimci çıkış değil yenilgi var. Devrim yapmayı değil, kendilerini bir biçimde var etmeyi esas aldılar. Bu tutum, 90’lı yılların başında sosyalist sistemin çökmesiyle birlikte iyice pekişti. Politika sahnesini zorlamak, politika yapmak değil, örgütsel ve ideolojik olarak kendini korumak ve varlığını bir biçimde sürdürmek asıl mesele haline geldi ve bu bir rutin yarattı.
Bazen koşullar savunma stratejileri uygulamayı, kaleyi korumayı esas almayı gerektirebilir. 12 Eylül dönemi böyle bir zaman kesitidir örneğin. Ama bu strateji süreklilik kazanırsa, bir rutin haline gelirse devrimcilik aşınmaya başlar. Bu rutin öyle kökleşti ki, koşullar değişmesine karşın bir türlü terk edilmedi. Bazı örneklerle açıklamaya çalışalım.
Sürekli savunma pozisyonunda kalındı, kaleyi korumak esastı. Kalenin dışına çıkmak (ki bu, politika sahnesine girme çabası demektir) her zaman riskliydi; bu risk alınamadı. Yukarıda sözünü ettiğimiz büyük toplumsal hareketlerin dışında kalınmasının veya yönlendirmekten kaçınılmasının nedeni buydu.
“Başarı çıtası” ısrarla var olma, varlığını koruma düzeyine çekildi. Oysa politik çıtalar nesneldir, hayat tarafından konulur. Ülkede gerici yönde rejim değişirken veya halk yoksulluk içinde kıvranırken, dahası halk kitleleri kendiliğinden de olsa milyonlar halinde meydanları doldurmuşken devrimci bir örgütün başarı çıtası üye sayısını çoğaltmak, oyunu yüzde 1’e çıkarmak vb. olamaz. Olursa gerçek hayattan, ülke gündeminden kopulur, kimsenin ırgalamadığı küçük dünyalar içinde kalınır. Giderek, ülkede ve toplum içinde ne yaşanırsa yaşansın, bu yaşananlara müdahil olunamasa bile, “kendini başarılı sayma” ve “halinden memnun olma” duygusu hakim hale gelir. Çünkü hayatın koyduğu ile bizim koyduğumuz çıta farklıdır.
İdeolojik ve örgütsel saflığı korumak, kirlenmemek, pür-i pak kalmak her şeyden önemliydi. Ama kitle hareketleri böyle değildir, “kirlidir”, hoşumuza gitmeyen birçok eğilim o hareket içinde uç verir, bizim önderliğimiz her zaman oluşmayabilir (sosyalist tarihten tipik örnek Paris Komünüdür). “Saflığı korumak” esas güdü olduğunda halk hareketlerinin dışında veya kenarında kalındı; böylece bu hareketlerin zaaflarını yok etme ve önderlik etme iddiasından da vazgeçilmiş oldu.
Bırakın halkla birleşmeyi, bu bakış açısıyla sosyalistlerin birliği bile olanaksızlaştı. Çünkü en yakınımızdakiyle bile bir araya gelsek, kendimize göre biraz kirlenmiş olacağız. Hatta en yakımızdaki en “tehlikelisidir”, çünkü bizi en fazla “kirletme” potansiyeline sahip olan onlardır. Birleşme yerine sürekli ayrışmaların yaşanmasının nedeni de buydu. “En pür benim” ayrışmaları… Sosyalistlerin bir türlü birleşememesinin veya birleşme ihtiyacı duymamasının nedeni de budur. Başlangıçta veya daha sonra bir direniş temelinde örgütlenme gerçekleşebilseydi (Kürt hareketi gibi) herkes birleşirdi. Ama yenilgi temelinde ve var olma amaçlı örgütlenildiği için herkes en yakınındakine bile sınır çekerek varlığını koruyabiliyordu.
Rutin bağımlısı olunduğundan “yeni”den hep korkuldu, neredeyse “yeni” sözcüğünden nefret edildi, sürekli “gelenek” vurgulandı. Oysa gerek ülkenin gerekse dünyanın koşulları değişmişti, yeni analizlere ve stratejilere ihtiyaç vardı. Açık denizde yüzme riski alınamadı, sürekli korunaklı kıyılar tercih edildi; geleceğe uzanmak yerine geçmişle övünmekle yetinildi. Sonuçta gerçeklerden kopuldu.
Olgulardan hareket etmek yerine sürekli “olması gerekenler” vurgulandı. Kendi hakim olduğumuz korunaklı alanlarda, kale içinde kaldığımız sürece “olması gerekenler” üzerinde tartışıp durabiliriz. Kaleden çıkıldığında ise bize ait olan rutinler bozulacak ve olgular gündeme gelecektir. Bu noktada olması gerekenlerle yetinemeyiz. Kaleden dışarı çıkma riski alınamadı, dolayısıyla gerçek politikadan da uzak kalındı.
Bu durumun tipik özelliklerinden biri, sürekli “ne yapılmaması” gerektiğini söylemek, somut olarak “ne yapılması” gerektiğini ise ertelemektir. İlki bizim alanımızdır, ikincisi ise hayatın alanıdır ve bizi zorlar. Eğer bir yazar, çizer, dergi çevresi değil de bir politik parti isek, dışımızdakilere dair getirdiğimiz eleştiriler ne zaman -yorumdan öte- bir değer kazanır ve toplumda karşılık bulur? Doğrusunu yapıyorsak. Yoksa, “peki, sen ne yapıyorsun” karşı-eleştirisinden kurtulamayız.
12 Eylül faşizminin sosyalist sol üzerindeki en büyük tahribatı “mekân sahipliği” duygusunu yok etmesi, solu mekâna yabancılaştırmasıydı: Şöyle bir ruh hali egemen oldu: “Bu mekân, bizi içeri tıkan, işkence eden, idam eden, yurtdışına kaçmamıza neden olan bir mekândır.”, “Bu halk bunca fedakârlığı karşın bizi anlamamıştır, çünkü cahildir, aptaldır.” vb… Sürekli böyle romanlar yazıldı, şarkılar yapıldı, filmler çekildi. Yenilgi ve ezilme temelli, halka yabancılaşan bir kültürdü bu; beynimize kazındı. Böylece Türkiye sosyalist solu, adım adım mekân sahipliği duygusunu, daha doğrusu iktidar perspektifini yitirdi. Kimimiz emperyalist kurumlara, kimimiz Kürt hareketine, kimimiz CHP’ye, kimimiz devletin şu veya bu kanadına yaslanarak politika yapmaya çalıştı; elbette bağımsız politikalar olamazdı bunlar. Bu tür politika yapmaya yanaşmayanlar ise kendi mekânlarına çekildiler ve kendilerine o küçük mekânlar çerçevesinde başarı ölçütleri koydular; dolayısıyla fiilen ülkenin politika sahnesinden, politikadan koptular. Bu zaaf hâlâ aşılamamıştır.
Daha birçok örnek verilebilir; okurlar farklı örnekler de getirebilirler.
12 Eylül zulmünü yaşamış ve buna karşı toplumsal bir direniş örgütleyememiş kuşakların (yani bizlerin) sözünü ettiğimiz ruh hali içinde bulunmaları doğaldır. Bu bir toplumsal travmadır ve ister istemez sosyalistleri de etkiler. Doğal olmayan ve “zaafa” dönüşen şey, bu travmanın rutinleşmesi, teorize edilmesi, risksiz bir devrimciliğin benimsenmesidir. Kanımca 45 yıllık ölü toprağının ve bir türlü siyaset arenasına girememenin temel nedeni budur.
***
Aslında hepimiz -itiraf etmesek de- bu zaafın farkındayız. Farkında olmamak imkânsız. Ülkenin ve toplumun gerici iktidarlar tarafından ne hale getirildiğini görüp de, bir sosyalist parti olarak halinden memnun olmak, başarılı olduğunu iddia etmek mümkün mü? Bu ancak derin bir “apolitiklik” (daha doğrusu aymazlık) ile mümkün olabilir ki kimseyi böyle yaftalamak istemem.
Bu travmatik (hatta şizofrenik) durumdan kurtulmak zorundayız. Öncelikle alışkanlık haline gelmiş bu zaafı bilince çıkarmak durumundayız. Sosyalistler olarak siyaset sahnesine nasıl gireceğimizin, nasıl bir politik çıkış örgütleyeceğimizin somut bir yolunu bulmak durumundayız. Emin olun, bunu şu andaki hiçbir sosyalist örgüt tek başına başaramaz; başarabilseydi şimdiye kadar çoktan başarmış olurdu ve hepimiz de onun saflarında toplanmış olurduk. Öte yandan bu noktada 12 Eylül travmasını yaşamamış genç kuşakların katkısını almanın da özel bir önemi var. Hatta böyle bir çıkışa, toplumsal direniş hareketlerinin yarattığı genç devrimciler önderlik edecektir, etmelidir.
Yapabiliriz. Yapmalıyız. Çünkü bu mekânı (memleketi) kurtaracak sosyalistlerden başka bir siyasal odak yok.







